“Mehmet Barış’ı Seviyor”: Düşlerimizin Sınırlarını Yıkmak

Söyleşiyi yapan: Emre Özkapı

Bu söyleşi metni daha önce İstanbul Bağımsız Basın Merkezi internet sitesinde, 21.10.2008 tarihinde yayınlanmıştır. Siteye yönelik saldırıdan ötürü röportaj artık bu sitede yer almamaktadır.

Çıplak Ayaklar Kumpanyası 2006’da, Mehmet Tarhan’ın T.C.kurumlarının saldırılarına karşı bireysel direnişinden etkilenerek, kendi deyimleriyle; “her tarafımızı sarmış olan militarizm, şiddet, izlenme, fişlenme ve bu coğrafyadaki savaşlarda hayatını kaybetme, “ne için kim için ölmek?”, “kimi ne için öldürmek” sorularını hatırlatmak için” hazırladıkları “Mehmet Barışı Seviyor” oyununu 3 yıl boyunca pek çok farklı coğrafya da sergiledi. Avangart çağdaş dans topluluğu Çıplak Ayaklar Kumpanyası (ÇAK) www.ciplakayaklar.com ekibinden Mihran Tomasyan ile çağdaş dansı hayatla bağladıkları “büyülü nokta” olan oyunlarına, kolektif varoluş nedenlerine; Çağdaş Dans’a katmak istediklerine ve “kendi dertleri” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Oyuna dair konuşmaya başlamadan önce; Çıplak Ayaklar Kumpanyası (ÇAK) ne zaman kuruldu ve kolektif üyelerinin kolektif olma noktasındaki tekil nedenleri nelerdi?

Çıplak Ayaklar Kumpanyası, 13 Haziran 2003’de Boğaziçi Üniversitesi Murat Dikmen Salonu’nda “Why, İncu, Çima, Neden…” gösterisi ile serüvenine başladı. Daha öncesinde benim ve Maral’ın [Ceranoğlu] Ermenistan’da Gümrü Bienali’ne katılmamız ve oradaki gösterimiz sonrası sanırım biraz da şekillendi. Kısa sürede birçok eser ürettik. Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nda birçok dost çalıştı diyebiliriz. Çok fazla insan bu ekip için ter döktü. Çekirdek kadro kumpanya içerisinden aldığı destek ve güçle, kendi bünyeleri dışında da sayısız işte çalıştı. Ekip olmanın yanında tekil duruşlarıyla hep dikkat çektiler. Örneğin, Maral bir yandan ÇAK ile çalışırken bir yandan dostlarıyla Oyun Deposu’nu kurdu, Candaş [Baş] birçok oyunun koreografisini yapıyor sezon içinde, nerdeyse hepimiz ÇAK dışında ama ÇAK’dan aldığımız güç ve deneyimle bireysel işlerimizi de yapmaya çaba sarf ediyoruz.

Şu ana kadar hangi oyunları sergilediniz ve bu oyunlardaki ortak noktalar neydi? Kısaca ÇAK’ın temsillerindeki genel karaktere dair bilgi verebilir misiniz?

Şu ana kadar “Kelimeler”, “Mirror”, “Davet”, “Kalon Kakon”, “Mehmet Barış’ı Seviyor”, “Dzzzt Dzzzt”, “Şehirde” ve “Engin-Ar” adlı oyunlarımızı sergiledik. Ayrıca “Fail-i Meçhul” adlı bir performans/enstalasyonumuz var. Ekip içinde hepimiz bir şekilde koreografik denemeler yapıyoruz, bu sebeple eserlerimizde farklılıklar olabiliyor ve bu da bize büyük keyif veriyor. Aşktan da askerden de bahsedebiliyoruz sahnede. Sanırım hepsinin buluştuğu ortak noktayı ben samimiyet olarak adlandırabilirim. Seyirciyle kurduğumuz ilişkide en başta daha eseri çalışırken olabildiğince kişisel meseleleri çok samimi bir ortamda çalışıyoruz ve sanırım aramızdaki bu samimi ilişkiyi seyirciye hissettirebiliyoruz.

Ekip üyeleri kısaca kendilerini tanıtmak isterlerse nasıl anlatırlar kişisel olarak kendi tarihlerini; “çağdaş dans”a dair kendi değerlendirmelerini; projelerini ve hayatta durdukları tekil konumlarını?

Bunu tek tek ekip elemanlarına sormak lazım. Ama şöyle diyebilirim ki ekip, çevre, insan ve hayvan hakları, kişisel ilişkiler konusunda dertleri olan ve bu dertleri tartışmak ve çözümler üretebilmek konusunda düşünen ve sorgulayan insanlar, hayatta durdukları tekil konumları da bu alanda. Hepimiz “çağdaş dans”ın sınırlarının uçsuz bucaksız olduğuna inanıyoruz. Bizim için “çağdaş” bir etiket, aslolan hareket/dans/tiyatro alanında kullanabileceğimiz her şeyi kullanmak. Sadece “çağdaş dans” ile sınırlandırmak istemiyoruz kendimizi.

“Mehmet Barış’ı Seviyor!” oyununun doğumu nasıl oldu? Neden başka bir konu değil de, genelde marjinal olarak tanımlanan eşcinsel, Kürt bir bireye dair sistemin uygulamaya çalıştığı standardizasyon sürecine parmak basmak istediniz?

O dönem vicdani ret konusunu takip ediyorduk ve Mehmet Tarhan gözaltına alınmıştı. “Saçmalamayın Mehmet’i Bırakın” sürecini yakından takip ediyorduk, basın açıklamalarına katılıyorduk vs. “Mehmet Barış’ı Seviyor”u daha büyük kitlelere ulaştırmak için ne yapabiliriz diye düşündük ve bizim en iyi ifade biçimiz olarak bir gösteri hazırlamayı uygun bulduk. Çünkü zaten bu dertten muzdariptik ve aramızda bunları konuşuyorduk. En başta da dediğim gibi aramızda konuştuğumuz dert ettiğimiz bir durumdu ve bu sürece destek vermek istedik.

Düşünsel olarak ve hareketin estetikle birlikte bütünleştirildiği bir oyun nasıl şekillendi? Kendi içinizdeki tartışmaların biçimsel, düşünsel ve diğer boyutları nelerdi?

Aslında oyun son günlerine kadar bir kısır döngü içine girmişti. “Dans” daha minimalleştirilmişti, daha fazla durum ve an üzerine performans odaklı çalışmalar yapılıyordu. Fakat Tahtakale’de o dönem moda olan Çin’den gelme “yaylalar” şarkısı söyleyen bebek askerleri bulduk ve oyunu bu askerler üzerinden kurduk. Mehmet’in röportajları ve gizli kamera görüntüleri ile de koreografiyi destekledik. Bebekler tek başlarına zaten çok kuvvetli olduklarından bir nevi eserin büyük bir çoğunluğunu görsel olarak sırtlamışlardı.

Dans, hareket, söz ve müziğe ek olarak gerçek zamanlı videoyu harmanlama noktasındaki yaratıcı fikrin oyundaki hedeflenen etkisi neydi? Gözlemleyebildiğiniz kadarıyla tepkiler ve sizin öznel deneyimleriniz neler?

Gerçek zamanlı video bu oyunun olmazsa olmazı bir etken. Çünkü eser anti-militarizm odaklı olsa da aynı zamanda izlenme, kontrol altında tutulma ve cinsel ayrımcılık konularına da giriyor. Gerçek zamanlı video hem bize izlenme rahatsızlığını veriyor, hem görüntünün gidip gelmesiyle daha fazla bir savaş hissiyatı çıkıyor hem de görsel zenginlik katıyor. Seyirci sahnede genel bir görüntü izlerken bir yandan da arkadaki ekranda o görüntünün detaylarını izleyebiliyor.

Şu ana kadar oyunu nerelerde izleyicilerle paylaştınız ve size gelen tepkiler nasıldı?

Çok fazla sahneleyebildiğimiz söylenemez. İstanbul’da birçok defa sahnelendi. Onun dışında Ankara, İzmir ve Diyarbakır’da sahnelendi. Almanya’da Bonn Bienalinde gösterim imkanı bulduk. Şimdi İstanbul’da Talimhane Tiyatrosu’nda ve Ankara’da sahnelenecek, Eskişehir’deki dostlarla bir şekilde buluşturacağız umarım. Aynı zamanda “Mehmet Barış’ı Seviyor” ile Basel ve Berlin’de önümüzdeki günlerde festivallere katılacağız tekrar. Genelde tepkilerden memnunuz, seyircinin kafasında soru işaretleri uyandırdığımızı ve gösteri sonrası mevzu üstüne kafa yordurttuğunu biliyoruz en azından.

Oyuna dair herhangi bir biçimde sergilediğiniz mecralarda, oyun öncesinde dolaylı ya da doğrudan olarak sansürle karşılaştınız mı?

Pek sayılmaz. Diyarbakır’da biraz zorluk çektik, dağıttığımız gösteri bilgileri muhtemelen sakıncalı görüldü ki, bu bildirileri kim dağıttı diye, tam sahneye çıkmadan polisle muhatap olmak durumunda kaldık. Nüfus cüzdanlarımız alındı vs. Gösteriyi biraz stresli yaptığımızı hatırlıyorum. Fakat bence ana sorun oto sansür, bu oyunu her yerde istediğimiz gibi oynayamıyoruz. Her sene Çanakkale’de gösteri yapan bir topluluğuz mesela ama “Mehmet Barış’ı Seviyor”u orada sahneleyemiyoruz.

ÇAK’ın gelecekteki projelerine dair; şimdiden üzerine düşündüğü ya da tartıştığı konu/konular mevcut mu?

İspanya’dan sevdiğimiz bir ismi davet ettik, Jordi Gali. Her sene yurtdışından bir koreograf ya da ekip ile çalışmaya özen gösteriyoruz. Böylece kan dolaşımımızı zenginleştiriyoruz. Bugüne kadar Charles Cre-Ange, Diane Elshou/Frank Handeler, CdansC topluluğuyla çalışmalar yaptık ve bu gibi çalışmalar mutlaka ileriki senelerde de devam edecek. Şu anda en azından bu sezon için elimizdeki oyunları olabildiğince çok oynamak istiyoruz. Türkiye’de bağımsız dansçıların kolaylıkla gelemediği bir durumdayız bu 5 senenin sonunda. Yani şu anda 5 farklı repertuarı oynayabiliyoruz, bu sebeple de yeni oyun eklemektense hali hazırda duran ve güncelliğini koruyan oyunlarımızı seyirciyle daha fazla buluşturmak istiyoruz. Anadolu’da şehir şehir dolaşmak hepimizin hayali. Bunun için bütçeler bulmak ya da fırsatları olabildiğince iyi değerlendirmeye çalışıyoruz. Koreografik çalışma olarak bu sene Aslı’nın [Öztürk] ve Maral’ın çalışmaları olacak fakat belli bir tarih koyup kısıtlamak istemedik, daha açık provalar şeklinde gidecek.

Şimdiden geriye baktığınızda, kuruluşundan bu yana kendi yaptığınız eserleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Keşke yapmasaydık ya da keşke bunu da yapabilseydik dediğiniz şeyler var mı?

Sanırım her yaptığımız eser, çalışma, getirttiğimiz koreograflar bize farklı bir deneyim kazandırdı ve biz bu deneyimlerle büyüdük. Eminim hala yanlışlar yapıyoruzdur fakat bunları yanlış olarak görmeyip deneyimleniyoruz. Yukarıda dediğim gibi keşke Anadolu’da çok daha fazla gösteri yapabilsek Ankara’nın ötesine daha fazla geçebilsek bunlar bizim en büyük arzularımız. Bir mekan düşümüz vardı onu gerçekleştirdik fakat alt yapı sorunları bizi oldukça zorluyor. Sanırım her geçen sene bu mekanı da güzelleştireceğiz. Her bir eserimiz, yapıldığı zamana göre bizim için çok değerli hareket ve tavır. Daha iyilerini yapabileceğimizi bildiğimiz işlerimiz var, bunların da farkındayız ve her yeni bir işe başladığımızda bir öncekinin deneyimlerinden hep yararlanıyoruz.

Öğrenme süreci için okulları mı öneriyorsunuz? Yoksa hepimizin alıştırılmaya çalışıldığı öğrenimin hiyerarşik biçiminin dışında da özgürlükçü, bağımsız aynı zamanda da “uzmanların iktidarının olmadığı” bir kolektif öğrenme süreci yaratılabilir mi sizce?

Bu tamamen benim kişisel görüşüm, elbette böyle bir süreç yaratılabilir. Herkes hareket edebilir ve bu tekniği bedenine geçirebilir. Çünkü bizde özellikle belli bir teknik öğrenilir fakat klasik bale gibi kalıplara sokulmaz, her dansçının o teknik öğretiyle kendi hareket dilini yaratması beklenir. Bu anlamda her insanın kendine özgü bir hareket dili vardır ve bu öğrenim süreci bunu dışarıya çıkarmayı amaçlar zaten. Okullar bir araçtır. Benim için öğrenci değil bir dansçı vardır fakat Türkiye’deki eğitim sistemi, her alan da olduğu gibi dans eğitiminde de, “his” olarak öğrenci üstünde bu baskısını yoğun olarak hissettirir. Türkiye’de üniversite toplulukları, örneğin Çağdaş Dans Topluluğu, kendi kulüp çatısı altında bu bahsettiğin “uzmanların iktidarının olmadığı” bir sistem oluşturmuşlardır diyebilirim. Aynı zamanda bir zamanlar Tiyatro Araştırma Laboratuarı (TAL) ya da şu anda ÇATI da bu anlamda tamamen bildiğini gelenlerle paylaşma yönünde çalışmaktadırlar.

ÇAK’ın daha önceki performanslarında ve özellikle “Mehmet Barış’ı Seviyor” ile birlikte, –yapay sınırların aldatıcılığına takılmadan da- varolan hayatın bilinen bütününe dair itirazlarının olduğu noktalar hissediliyor. Düşlediğiniz bir “ütopya”, başka türlü bir yaşam var mı? İçinizdeki yıkıcı arzuyu neler hareketlendirir?

ÇAK başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanan bir topluluk. Zaten bu yüzden sahneye çıkıyor. Çevremizdeki her şey bizi hareket ettirebilir. Bu devasa bir ağaç ya da bir koltuk olabilir, “Mehmet Barış’ı Seviyor”daki gibi bir oyuncak olabilir, kaybedilen ve öldürülen hayatlar olabilir. Yeter ki birebir ilgilendiğimiz merak ettiğimiz ve heyecanlandığımız bir şey olsun. Bu yüzden “bağımsız” köşesinde durmayı seçiyoruz çünkü o zaman istemeseniz de başkalarının düşüncelerine hizmet etmek zorundasınız. Biz burada sadece kendi düşlerimizi yorumlamakla meşgulüz.

Söylemek ve/veya eklemek istedikleriniz…

Teşekkürler.

Yorum


işlemi tamamlayınız: