Almanya’da Göçmen Kökenli Tiyatro “Öteki Olmak”tan Nasıl Kurtulacak?

Zehra İpşiroğlu

Öteki olmak

Almanya’ya iş göçünün başlamasından bu yana geçen yarım yüzyıl içinde göçmenler kendi edebiyatlarını, tiyatrolarını, filmlerini yarattılar. İlk yıllar yaşadıkları düş kırıklığını, sıkıntıları ve yabancılaşmayı dile getiriyorlardı yapıtlarında. Zaman içinde giderek gelişen göçmen edebiyatı, tiyatrosu ve sineması öyle bir noktaya geldi ki, artık göçmen kavramı anlamını yitirmeye başladı. Bugün hala bu kavram üzerinde durulmasının nedeni belki de göçmen kökenlilerin ürettikleri edebiyatın, tiyatronun ve sinemanın kültürlerarası etkileşime ya da kültürleraşırılığa aşırı derecede önem vermesiyle açıklanabilir. Edebiyatta bunu Alman diliyle yazan yazarların yapıtlarında bile gözlemleyebiliyoruz. Sözgelimi Emine Sevgi Özdamar Almanca yazdığına göre Alman yazar sayılır, ama yapıtlarında, kullandığı dilde ya da yarattığı imgelerde Türkiyeli olmanın izlerini taşıyor. Göçmen kökenli sanatçılar içinde edebiyatta Emine Sevgi Özdamar, Feridun Zaimoğlu, Zafer Şenocak tiyatroda Şinasi Dikmen, Muhsin Omurca gibi tek tük adlar sivrilirken, sinemada da son yıllarda Fatih Akın aldığı ödüllerle ön plana çıkıyor. Bu sanatçıların adlarını duyurmalarının temel nedeni hem Almancayı ana dilleri olarak benimsemeleri, hem de yaşadıkları toplumun sorunlarına eğilmeleri olmuştu.

Öte yandan göçmen kökenli bir sürü yazar ve tiyatrocunun hedef grubu sadece Türkiyelilerdi. Böyle olduğu için de Alman toplumunun içinde ister istemez “öteki” olma konumunu sürdürüyorlardı. Bunu özellikle tiyatro alanında gözlemleyebiliyoruz. Almanya’nın çeşitli bölgelerinde göçmenlerin ürettikleri çeşit çeşit tiyatro grupları var, bunlar yaşamlarını iyi kötü sürdürebilseler de Almanya’da kendilerini yeterince kabul ettirebilmiş değiller.

Aslında“öteki olma” olgusu sadece dil sorununa bağlı değil. Çünkü tiyatro isterse alt yazı ya da çeviriyle pekala başka dillerin izleyicisine de kolaylıkla ulaşılabiliyor. Farklı ülkelerin ve toplumların oyunlarının sergilendiği uluslararası tiyatro festivalleri buna güzel bir örnek veriyor. Bence temel sorun göçmen tiyatrosunun sadece yerel sorunların içinde kısıtlanıp kalması, kısaca ne içerik ne de sahne yorumu açısından evrensel bir düzeye ulaşamaması. Genellikle televizyondan alışık olduğumuz komedi türü skeçler yeğ tutuluyor ya da folklorik öğelerden yararlanılarak, kendi kültürümüzü tanıtma adına pek yenilik getirmeyen bir tiyatro anlayışıyla bir şeyler üretiliyor ya da güncel konular çok bildik biçimlerde ele alınıyor ve işleniyor. Bu da tiyatronun ulaşmak istediği hedef grupla ilgili bir sorun olarak gündeme getiriliyor. Yeterince eğitim görmemiş bir işçi kesimini tiyatroya kazandırmak birincil hedefi oluşturunca tiyatro da ister istemez kendini kısıtlıyor. Kuşkusuz kültürlerarası ve ötesi etkileşim çerçevesinde yeni arayışlar içinde olan tiyatrolar da var. Frankfurt Güneş Tiyatrosu buna bir örnek veriyor. Klasik oyunlara yeni yorumlar getirmesi, oyunlarını Almanca, Fransızca, Türkçe olarak üç dilli olarak sergilemesi, farklı kültürlerden gelen bir oyuncu kadrosu olması bu tiyatroyu ayrıcalıklı kılıyor. Bunun dışında göçmen kökenlilerin yaşamlarından yola çıkarak doğrudan kültürlerarası ve ötesi konulara yer veren başka örnekler de dile getirilebilir. Örneğin Berlin’de Şermin Langhoff’un Hebbel Tiyatrosu’nda geliştirdiği ve Ballhaus Tiyatrosu’nda sürdürdüğü “Beyond Belonging” projesi ya da Essen Schauspielhaus’un bir projesi olarak gelişen Essen Katerberg’deki göçmenleri yaşamlarını sergileyen bir oyun, benim göçmen kökenli gençlerin yaşamını kaleme aldığım “Özgürlük Yolları” kitabımdan yola çıkarak Essen Üniversitesi ile Theater an der Ruhr işbirliğiyle gelişen “Özgürlük Yolları” projesi (yönetmen: Bernhard Deutsch) ya da Münih Kammerspiel Düsseldorf Freies Theater çerçevesinde geliştirilen tiyatro gösterileri gibi. Bu örneklerin ortak özelliğini, belgesel tiyatrodan deneysel oyunculuğa, gücünü doğaçlamadan alan bir tiyatro anlayışından gerçeküstü öğelere yer veren bir tiyatroya değin farklı deneysel çalışmaların ve arayışların oluşturduğu söylenebilir. Bunlara benzer kültürlerarası konulara yer veren başka örnekler de getirilebilir ama Almanya’daki göçmen kökenli tiyatrosunu bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, yapılanların gene de yeterli olduğunu söyleyemeyiz.

 

Sorunlar, engeller

Yetmişli yıllarda Berlin’de yüksek öğrenimimi sürdürürken, işçi çocuklarına Almanca dersi vererek geçimimi sağlamaya çalışıyordum. O dönemin çok renkli ve canlı tiyatro ortamı içinde bir yandan kendimi geliştirmeye çalışırken, çocuklarla tiyatro çalışmaları yapıyor, bir yandan da işçi kesimine nasıl tiyatroyu sevdirebiliriz diye düşünüyordum. O yıllara ilişkin hiç unutmadığım bir anı: Muhsin Ertuğrul’a Berlin’deki izlenimlerimi anlattığımda, kendisi büyük bir heyecanla nitelikli bir tiyatro anlayışıyla işçileri tiyatroya kazandırmanın öneminden söz etmeye başladı. İşçiler mutlaka klasiklerle, sözgelimi Ibsen’le, Goethe’yle tanışmalıydılar. O dönemde gençliğin yarattığı bir kendini kanıtlama ve karşı çıkma havası içinde Muhsin Bey’in bu sözleri bana çok komik, daha somut bir deyişle elitist gelmişti. Doğru dürüst okuması yazması bile olmayan bir adama “Faust” mu gösterecektik? Şimdi düşünüyorum da Muhsin Bey bu sözleriyle büyük olasılıkla sadece nitelikli bir tiyatro anlayışının yerleştirilmesinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak istemişti. Bu açıdan hiç de haksız değildi. Aradan kırk yıl geçti ama evrensel düzeyi yakalayan bir tiyatro anlayışı ne yazık ki bir türlü yerleştirilemedi. Tersine televizyonun da etkisiyle sadece suya sabuna dokunmayan güldürülerle sınırlı kalındı.

Bunun nedenlerini incelerken soruna iki açıdan bakmamız gerekiyor. Türkiye’de yapılan tiyatro ve bunun göçmen tiyatrosuna yansıması açısından ve Almanya’da yapılan tiyatronun bu tiyatroya etkileri açısından. Türkiye’den sık sık tiyatrolar Almanya’ya turneye geliyor, kimi kez Alman izleyicisine de ulaşmaya çalışan festivaller düzenleniyor. Örneğin 2008’de Frankfurt’ta Güneş Tiyatrosu’nun düzenlediği büyük festival, Türkiye’den nitelikli oyunların çağrılması, aynı şekilde Berlin’de Diyalog’un Türk tiyatrosunu tanıtma adına yıllardır sürdürdüğü büyük organizasyonlar, Türkiye’den çağırılan yönetmenlerin oyunlar sahnelemeleri göz ardı edilmeyecek derecede önemli girişimler. Öte yandan göçmenler Türkiye’deki sanatçılara oranla çok daha ayrıcalıklı bir konumdalar çünkü Avrupa’nın göbeğinde yaşıyorlar. Yani kültür ve sanat yaşamının içindeler. Acaba kendilerini besleyebilecek olan bütün bu olanaklardan yararlanabiliyorlar mı, yararlanabiliyorlarsa ne kadar ve nasıl? Ve bütün bu birikim yaptıkları tiyatroya nasıl yansıyor? Onlardan günümüz Türk ve Alman tiyatrosunu olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirmeleri istense, acaba ne tür sonuçlara varılırdı?

27 Mart 2010 Dünya Tiyatrolar gününde Köln’de Sinan Bengier, Ali Sürmeli gibi Türkiye’den gelen tiyatrocuların yanı sıra Denge Tiyatrosu, Gecekondu Tiyatrosu, Güneş Tiyatrosu, Sahne Objektif gibi çeşitli tiyatroların sözcüleriyle gerçekleştirilen açık oturumdaki tartışmada bu sorunlar gündeme bile gelmedi. Sadece Almanya’da yaşayan ya da Türkiye’den gelen tiyatro oyuncularının hemen hepsi oyunculuğun bir tanrı vergisi olduğu, kendilerinin alaylı oldukları ve yaşamın içinde piştikleri, akademik eğitim ve konservatuarların onları engellemekten başka bir işe yaramadığı, bu nedenle kitap okumayı da kendilerini geliştirmeyi de çok anlamsız bulduklarını görüşünde birleştiler. Bunu böylesine rahatlıkla dile getirmeleri şaşırtıcı olmasına şaşırtıcıydı, ama aslında kendi açılarından hiç de haksız değildilerler. Çünkü akademik eğitimden anladıkları belli oyunculuk kalıplarını içselleştirme, kitap okumadan anladıkları ansiklopedi okuma, öğrenmeden anladıkları ise ezberlemeyle sınırlandırılmıştı. Tiyatro eğitimi nedir, okuma, bir şeyin üzerinde düşünce üretme, tartışma ne anlama geliyor, insan kendisini bir oyuncu olarak nasıl geliştirebilir, öğrenme ne anlama geliyor, öğrenmenin oyunculuğa katkısı ne olabilir, bütün bu soruların hiç dile getirilmemesi bizdeki tiyatro eğitiminin yetersizliğini gündeme getirdiği gibi Almanya’nın çok zengin kültür ve eğitim olanaklarından da yeterince yararlanılamadığını gözler önüne seriyordu.

 

Çözüm arayışları

Soruna Almanya’da yaşayan tiyatrocular açısından baktığımızda iki dilli ve iki kültürlü olmanın ayrıcalıklarından yeterince yararlanılmadığını düşünüyorum. Öncelikle tiyatrocuların kendilerini yetiştirmekten, yenilemekten ve dünyaya açık olmaktan korkmamaları gerekiyor ki, bu da yepyeni bir duruşu koşulluyor. Türkiye’de özellikle bir kültür metropolüne dönüşen İstanbul’da Uluslararası Tiyatro Festivalinin etkileri özellikle genç tiyatrocuların üzerinde çok büyük. Pina Bausch’dan Robert Wilson’a, Suzuki’den Peter Brook’a kadar çok farklı sahneleme ve oyunculuk anlayışıyla karşılaşan, ustaların yaptıkları atölye çalışmalarına katılan genç tiyatrocular dünyada olup biten gelişmelerin içindeler. Bu farkındalık ister istemez onların arayışlarına da yansıyor. Göçmenlerin ürettiği tiyatroda, Avrupa’nın göbeğinde yaşadıkları halde bu tür etkileşimlerden söz etmekte zorlanıyoruz.

Göçmen kökenli tiyatrocular ancak kendi duvarlarını kırabilirler, kendilerini aşabilirlerse hem Türkiyeli tiyatrocularla hem de Almanya’dakilerle verimli bir diyaloga girebilirler. Oysa Türklerle diyalog sadece belli tiyatro gruplarının Almanya’ya çağırılması ve bizim izleyicilerimize sunulması anlamına geliyor. Genco Erkal gibi dünya çapında bir tiyatrocu bile Almanya’ya geldiğinde Alman izleyicisine ulaşamıyor. Sözgelimi Türkiye’de iki yüzü aşan gösteriyle bir tiyatro olayına dönüşen “Sivas 93” gibi evrensel düzeyde bir oyun Almanya, Hollanda gibi ülkelere yaptığı turneye rağmen, acaba kaç Avrupalı izleyiciye ulaşabildi? “Sivas 93” Almanca alt yazıyla sadece Bochum’da oynandı. Almanlarla diyalog ise sadece Türklerin Almanya’da düzenledikleri festivallere onları da etkin katılımcı ya da dinleyici olarak çağırma anlamına geliyor. Ama genellikle yüzde on gibi bir Alman izleyicisinin bile olmadığı bir ortamda bir Alman tiyatro bilimcinin tiyatroda kültürlerarası etkileşim üstüne konuşmalar yapması ya da iyi niyetli bir Alman tiyatrocunun Brecht ve Nazım Hikmet’ten şiirler okuması ya da Karagöz gösterisi sunması, kültürlerarası diyaloga büyük bir katkıda bulunmuyor.

Kültürlerarası diyalog bağlamında kuşkusuz basını da sorgulamamız gerekiyor. Almanya’daki Türk okuyucularına seslenen dergiler, gazeteler, radyo ve TV programları bu ülkedeki kültür, sanat tiyatro olaylarına neden yeterince yer vermiyorlar? Sanatçılar arasında neden bu alanda verimli bir tartışma ortamı açmıyorlar? Bir dönem Cumhuriyet ve Evrensel gazetelerinin Almanya sayılarında Duisburg-Essen Üniversitesi Turkistik Bölümü’nde yetişen gençlerin inceleme, eleştiri, tanıtım, röportaj yazıları çıkmaya başlamıştı. Bu bir ilki başlattığından çok sevindirici bir gelişmeydi. Ne yazık ki bu gazeteler Almanya’da yaşamlarını sürdüremediler. Sanırım Hürriyet gibi çok okunan bir gazetenin ya da Türklere yönelik hazırlanan radyo ve televizyon programlarının bu tür konulara ciddi bir biçimde önem vermelerinin ve yer ayırmalarının zamanı artık çoktan geldi de geçti.

Kuşkusuz Almanların da iletişime çok açık bir toplum olduğunu söyleyemeyiz. Almanya’da göçmen kökenli olmak hiç de kolay değil. Ama bir an kendimizi Almanların yerine koyalım ve bir Alman tiyatrocu olduğumuzu düşünelim. Türkler kendi aralarında bir takım etkinlikler düzenleyip kendi aralarında eğleniyorlar, bizi de davet ediyorlar. Ne yapardık, nasıl davranırdık? Sanırım önemli olan tiyatrocuların yaşadıkları sorunların nedenlerini alışılageldiği gibi dış koşullarda değil, kendi içlerinde aramaları gerekiyor. Yarım yüzyılı aşan bir beraberliğin sonucunda bugün göçmen kökenli tiyatronun bambaşka bir konumda ve saygınlıkta olması gerekirdi. Şimdiye değin göçmenlerin ürettiği oyunların içinden uluslararası tiyatro festivallerine çağırılan ve büyük beğeniyle karşılanan kaç oyun vardır? Kendimizi yeterince kabul ettiremememizi sadece Almanların ayrımcılık politikasıyla açıklayabilir miyiz? Sosyal alanda her ne kadar pozitif ayrımcılık önemliyse de sanat ve tiyatro alanında bu çok sorunlu. Değerlendirme ölçütü insanların kökenleri değil, yaptıkları iş olmalı. Bugün Almanya’daki ödenekli tiyatroların da büyük bir kısmı kapılarını göçmenlere ve onların sorunlarına açmış durumdalar. Ama tiyatroların oyun planlarına baktığımızda bu açılım politikasının Feridun Zaimoğlu’nun oyunlarını oynamanın ötesine geçemediğini görüyoruz. Bu gelişimi sadece kültür endüstrisinin ve medya politikasının yarattığı Almanya’daki Türk imgesiyle açıklamamız yeterli mi? Sonuçta bu imgeyi de yaratan gene bizler değil miyiz? Üzerinde düşünmemiz gereken öyle çok sorun var ki! Son olarak bir şey daha eklemek isterim: Bu yazımdan Almanya’daki tiyatronun harika olduğu gibi bir sonuç çıkartılması çok ters olurdu, çünkü sorunlar orada da diz boyu. Ama bunları görüp değerlendirebilmemiz hem kendi tiyatromuzun eksikliklerinin ayırdında olmamız, hem de Alman kültür yaşamının içinde olmamıza bağlı*. İkisinin de olmadığı bir boş alanda, tiyatro üzerine yapılan tartışmalar da karşılıklı önyargıları pekiştirmenin ötesine geçemeyecektir.

* Almanya’daki tiyatrolarla ilgili değerlendirmelerimi son yıllarda “Tiyatroda Kültürlerarası Etkileşim” [Mitos 2009] ve “Tiyatroda Alımlama” [Papirüs 2002] kitaplarımda yayınladım.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Okuyucu Yorumları

“Almanya’da Göçmen Kökenli Tiyatro “Öteki Olmak”tan Nasıl Kurtulacak?” yazısına3 birden fazla yorum var.

  1. Meral Ercın dedi ki:

    Sevgili Zehra Hanım
    Öncelikler Almanya`da bulunan göçmenlerin kendi çapında yapmış olukları tiyatro faliyetleri hakkında yaptığınız yoruma teşekkür etmek istiyorum. Fakat hemen ardından kendimce dikkat ettiğim çelişkili yorumları ve bu yorumlardan duyduğum rahatsızlığı paylaşma gereksinimi duydum. Kuşkusuz tiyatro derinlerine indiğimizde dipsiz buçaksız bir kuyu ve sürekli kendini geliştirmek, eğitmek zorumluluğu olan bir sanat dalı.
    Uzun zamandır bende tiyatro alanında bir göçmen olarak emek harçıyorum. Davulun sesi uzaktan hoş gelir deyiminden yola çıkarak, kimi zaman Almanyada ben ve benim gibi kendi imkanlarınca tiyatroyu ayakta tutmaya çalışan arkadaşlarımın, ne şartlarda emek harçamış olduklarını bilmeden eleştirilmek, doğal olarak cevap hakkınıda getiriyor.
    Birinci sorum acaba Tiyatro bir sanat dalımıdır yoksa, kültürlerarası diyalog anlayışımı? Sanatın dili evrenseldir sözünden yola çıkarsak, burda kendini geliştirmek isteyen göcmen tiyatrocular neden almanca oyun sahnlemedikleri takdirde gerekli imkanlardan faydalanamıyor? Veya kendi ekibimle bir oyun sahnelmek adına çektiğim eziyetten örnekleyeçek olursam, Avukat bürolarında çalışılıp, gerekli dekor, kostüm ıhtiyaçlarını temin etmek için başka işlerde çalışarak, sahnelenen bir oyunun ne kadar başarılı olması beklenir. Peki imkansızlıklar içinde imkanlar yaratarak bir oyun sergilemek kavgası verilirken nasıl olacakta kendi kabuğumuzu yırtaçağız. Okumak, araştırmak, geliştirmek çabası, şimdiye kadar beni emek verdiğim tiyatro alanında bilinçlendirirken bir oyın sahneleme aşamasında hiç bir işime yaramadı!
    Realist bir pencereden baktığımda gördüğüm, harikalar yaratmak için harika imkanlar gerekiyor. Eleştirmek güzel fakat, geliştirmek adına ne veriliyor bizlere???
    Göçmen kökenli amatör tiyatrocuların kendini geliştirmesi adına, ne denli yol gösterici olundu ve bu alanda kim, ne gibi girişimlerde bulundu.
    Kültürlerarası diyalogu geliştirmek için kendimizi Almanyadakilere kabullendirmek adına, Kaya Yanar örneğinde olunduğu gibi, kendi coğrafya insanımızın hep olumsuz yanlarını kullanmakmı gerek. Bu örneğin tiyatroyla alakası yok belki ama bu tür kendi haklını alay konusu ederek popiler olanlar nedense eleştirilmiyor.
    Ayrıca 1960`lı yıllardan bu yana, vasıfsız işçi olarak gelen insanlarımız artık dördüncü kuşağa geldi, Hala burda yaşayan insanlarımıza işçi sınıfı demek ne kadar mantıklı olur.Bu yüzden, işçi sınıfı tanımlaması beni rahatsız ediyor. Her meslekte artık çok başarılı insanlarımız mevcut.
    O halde burda kendi imkanlarınca tiyatro yapmak isteyen tiyatroculara bilinçsiz demek çok acımasız olur. Tiyatro adına ortaya çıkan çalışmalar, bizlerin bilinçsizliğinden değil belkide bildiklerimizi pratiğe geçirememekten kaynaklıdır.
    Ben inanıyorum ki benim düşüncemde olan bir çok arkadaşım var bu konuda.
    Tiyatro, toplum kültürünün aynasıdır.
    Meral Erçin

  2. Zehra İpşiroğlu dedi ki:

    Sevgili Meral Ercin

    Almanya’daki tiyatrocu arkadaşlarımın ne kadar güçlükler içinde çalıştıklarını çok iyi biliyorum. Ayrıca bir sanatçı olarak kendimizi yabancı bir ülkede kabul ettirmemizin ne kadar güç olduğunu da biliyorum. Kolaylıkla çekmecelere yerleştirildiğimiz bir ortamda her gün ön yargılarla yeniden savaşmak zorundayız. Ne var ki gerçek yaratıcılık sınırların zorlanmasıyla başlıyor. Bu zorlanmanın tiyatro alanında yeterince gerçekleştirildiğini söyleyebilir miyiz?
    Şu bir gerçek ki, bizler yaptığımızla yetindiğimiz sürece pek bir şey de kolay kolay değişmeyecek. Oysa yapıcı eleştiri, özellikle de özeleştiri içimizdeki yaratıcı gizilgücün yeşermesini sağlayabilir ve bizlere yepyeni yollar açabilir. Bu açıdan da eleştiriden korkmamamız gerekiyor.
    Tiyatroda kültürlerarası etkileşim önemli mi diyorsunuz? Kültürlerarası ve ötesi etkileşim, yani sadece Avrupa’nın göbeğinde olup bitene değil, dünyaya açık olma çok ama çok önemli. Tiyatroda evrenselliğe ulaşmanın tek yolu bu. Kendi dar sınırlarımızı aşabilmemiz için okumak ve araştırmak da elbette çok önemli. Her iyi sahnelenmiş bir oyunun ardında mutlaka düşünsel bir birikim vardır, araştırmaya dayanan belli bir dramaturgi çalışması vardır. Bu tiyatrocun a, b, c’sini oluşturmuyor mu? Son yıllarda çeşitli uluslar arası festivallerde izleme olanağını bulduğumuz en nitelikli tiyatro örneklerine bir göz atmanız yeter de artar sanırım, ardında ne büyük bir emeğin ve özenin olduğunu göreceksiniz. Bu tür bir emeğin olmadığı bir tiyatro ise belli klişeleri yinelemenin ötesine geçemeyeceği için kendi sınırlarını da hiçbir zaman aşamayacaktır. Kuşkusuz bu tür bir tiyatronun da izleyicisi olacaktır ama ben daha nitelikli bir tiyatroyu hak ettiğimizi düşünüyorum.

  3. Sayin Zehra hanim ve Meral ercin Hanim,

    yazilarinizi cok begendim. Eklemek istedigim iki söz vardir. Ben tiyatroya cok yatkin insanlari tanidim emeklerinin karsiligini alamiyor.
    Insanlarimiz motive edilmiyor. Yazik biz millet olarak kültürel faaliyetlerde geri kaliyoruz.
    Ben Hamburg Osdorf semtinde Kroonhost okulunda ögretmenim.Osdorfda ne kadar yetenekli genclerimiz var neden genclerimiz tesvik edilmiyor? Wilhelmsburg`da bu calismalar yapiliyor. Ama sade cok az bir kesim faaliyet göteriyor. Tiyotroyu genclerimize tanitmak istiyoruz. Bize bu konuda destek olamaz misiniz?

Yorum


işlemi tamamlayınız: