‘Acı’nın Bıraktığı İzler

Kapılar kapalı. Açmıyorlar kapıları. Çaresiz, bekliyoruz. Soru sormak işe yaramıyor. Bize söylenen saatten sadece 10 dakika önce kapıların açılacağını öğreniyor ve beklemeye devam ediyoruz.

Kapılar açıldığında içeri giriyoruz ve karşımızda 7 sandalye, bir masa, 2 sandalye daha ve bu sandalyelerden birine oturmuş, bize arkasını dönmüş uzun saçlı, cansız bir manken ya da bir kadın var.

Beklemeye devam ediyoruz ve aradan geçen zaman diliminin uzun olması sebebiyle yüzünü göremediğimiz nesnenin bir kadın değil, cansız bir manken olduğuna ikna oluyoruz.

Paris’in tarihi tiyatrolarından Theatre de l’Atelier’deyiz. Büyük yazar Marguerite Duras’ın otobiyografik bir eseri La Douleur (Acı)’yı izlemek için tiyatrodayız. Yönetmen koltuğunda Sinema, Opera ve Tiyatro dünyasının en büyük yönetmenlerinden Patrice Chereau ve koreograf Thierry Thieu Niang var.

Cansız bir manken olduğuna ikna olduğumuz nesne 17 dakika sonra, bizim sustuğumuz zaman, fısıltılarımız sona erdiğinde ayağa kalkıyor ve karşımızda bembeyaz, bir hayalete dönüşmüş yüzüyle Fransa’nın en büyük oyuncularından Dominique Blanc’ı buluyoruz. Cesar ve Moliere ödüllerine sahip oyuncunun sahnede taşıdığı en önemli şeyler çantası ve korkuları… Tedirgin kadın sadece bekliyor; Dachau toplama kampına götürülen kocasını bekliyor…

Marguerite Duras’ın hayatının en acılı dönemlerinden biri kaleme aldığı. Bir tiyatro eseri olmamasına rağmen yılın en büyük tiyatro olayı, belki de sahnelerde son yıllarda yaşanan en yoğun duygu akımının ortasında buluyoruz kendimizi.

Sahnede gördüğümüz kadının acı çektiği her halinden belli ama karşımızdaki kadın asla zayıf değil. Konuştuğu sözcükler, ses tonu, jestleriyle seyirci-sanatçı arasındaki perdeyi yırtıp atıyor usta oyuncu. Yönetmen ve koreografın da oyuncuyla aynı ustalıkla hazırladıkları bu yapımda seyirci de aynı acılara ortak oluyor, aynı endişeyle bekliyor.

Marguerite Duras eserinde öfkesini dile getiriyor ve Avrupa’da oluyor bunlar diyor. Pasifik Okyanusunda, uzak bir yerde değil, Avrupa topraklarında, müziğin merkezi kabul edilen uygar bir yerde, milyonlarca Yahudi’nin ‘kusursuzca’ öldürüldüğünü ve bunu anlamadığını dile getiriyor karşımızdaki çaresiz kadın.

Robert L. adıyla anılan tutsak koca, savaşın sona ermesiyle özgürlüğüne kavuşuyor ama kimseyi, hiçbir ırkı suçlamıyor. İnsanı Suçladığı bir ırk değil, sadece insanlar ve gelip geçici, cani bir hükümet… Yazarın De Gaulle’ün sağ hükümetini eleştirip Mitterand’dan övgüyle bahsetmesi ise politikanın günlük hayatı nasıl etkilediğini hatırlatıyor bizlere.

Dominique Blanc, Patrice Chereau ve Marguerite Duras’nın dehası La Douleur’ün en zor anlarında bile umudun yitirilmemesinde gizli. Duras bizleri terk edeli yıllar oluyor ama La Douleur’ün izleyicilere verdiği duygu bize sanatın çıkabileceği en yüksek noktayı gösteriyor.

Oyun bittiği anda tarihi tiyatronun duvarlarını çatlatacak coşkuyla bir alkış tufanı kopuyor. Yaşanan trajediye saygıdan dolayı kimse ayakta alkışlamıyor, diğer oyunların sonunda olduğu gibi kimse Bravo diye bağırmıyor, ama o duyulan alkış belki de bugüne kadar duyulan en içten, en coşkulu alkış…

La Douleur ve Dominique Blanc’ın performansı bütün tiyatro sezonu boyunca Paris’li tiyatroseverlerin dilinden düşmedi. Nisan ayının sonunda La Douleur Dominique Blanc’a Fransa’nın Tiyatro Oscarları olarak tanımlayabileceğimiz Molieres’lerde en iyi Kadın Oyuncu ödülünü getirdi.

Stockholm, Madrid, Roma, Lizbon, Belgrad ve Sao Paolo’da izleyicilerle buluşan La Douleur’ü bizim şehirlerimizde de izleyebilmeliyiz. Dominique Blanc Molieres ödül töreninde bu oyunu oynamaya devam etmek istediğini söyledi. 8 Mayıs tarihli Liberation gazetesine verdiği demeçte ise büyük oyuncu bu oyunu mümkün olduğu kadar uzun bir süre, dünyanın düşünülebilecek her şehir ve kasabasında oynamak arzusunda olduğunu açıkladı. Bekliyoruz…

Arkun Demiroğlu

Gazeteport