“Dilekçede ne Yazıyor?” ve Türkiye’de Tiyatro Gerçeği Üzerine (Titus Andronicus’dan bir Sahnenin Yorumu)

Titus Andronicus’un bir sahnesi şöyle:

“TİTUS
(Sahneye bir soytarı gelir,elinde sepet içinde iki güvercin vardır)
İşte haberci-göklerden haberci geldi. Marcus, posta geldi sanırım. Efendi! Ne haber? Mektup getirdin mi bana? Adalete kavuşacak mıyım? Jüpiter ne diyor bu işe?
SOYTARI
Ya! Darağacı kuranları mı sorarsınız? Derler ki indirmişler yağlı ilmikten. Çünkü idam haftaya ertelenmiş.
TİTUS
Ama Jüpiter ne dedi, diye sordum ben sana.
SOYTARI
Ah efendim kimdir Jüpiter bilmiyorum. Onunla hiç kadeh tokuşturmadık.
TİTUS
Haydi efendi sen bir taşıyıcı değil misin?
SOYTARI
Tamam efendim. Sadece güvercinlerimin taşıyıcısıyım.
TİTUS
Ama siz, gökten inmediniz mi?
SOYTARI
Gökten inmek mi? Ah saygılı efendim. Ben hiç çıkmadım ki oraya. Tanrı korusun genç yaşımda göğe çıkmak istemem. Sadece Tribünlere gidiyorum, güvercinlerimle birlikte. Amcamla imparatorun adamları arasında bir anlaşmazlık çıktı, şikayetimi dile getireceğim.
MARCUS
Bakın efendim,bu adam sizin sözlerinizin çok uygun bir taşıyıcısı olabilir ve güvercinlerini sunabilir sizin adınıza imparatora.
TİTUS
Söyle bakalım. Sana öğreteceğim sözleri düzgün bir şekilde yineleyebilir misin imparatora?
SOYTARI
Saygılı efendim heyhat! Benim hayatım hiçbir şekilde düzgün geçmemiştir ki!
TİTUS
Yok! Yok! Gel yanıma. Karşı gelmek yok! Güvercinleri sunacaksın imparatora. Ve benim adıma adaleti bulacaksın onun elinde. Dur! Dur! Tut şunları hizmetin karşılığı. Al şu parayı, kağıt ve mürekkep verin bana! Yazdıklarımı uygun bir şekilde sunarsın değil mi?
SOYTARI
Tabii efendim.
TİTUS
İşte yazdım sunacağım dilekçeyi. Önüne gelince imparatorun, en önce diz çökeceksin ve ayağını öpeceksin. Ardından güvercinleri sunacaksın. Ve artık sana vereceklerini beklersin. Ben de orada olacağım. Korkmadan yap görevini.
SOYTARI
Güvenebilirsiniz bana. Şimdi izninizle.
TİTUS
Efendi, acaba bir bıçağın var mı? Bakayım bir kez şuna-Bak Marcus. Sarsana verdiğim dilekçeyi şu bıçağa. Zavallı bir vatandaş olarak vereceksin dilekçeyi ve verdikten sonra bunu imparatora, gene uğra bana ve dediklerini anlat lütfen.
SOYTARI
Tanrıya emanet olun efendim. Dönüşte uğrarım.”
(Titus Andronicus – Shakespeare – Türkçesi – Ali Neyzi – Mitos Boyut Yayınları 49)

Bu sahne için Semaver Kumpanya’nın tercihi şöyle:
Sahneye biri girer. Elinde boğazlanmış bir tavuk (değilse bile güvercin de değil) sallanmaktadır. Konuşmalarından, beden dilinden ve “rol dağılımından” onun Köylü olduğunu anlarız. Ama üzerindeki, işçi tulumunu hatırlatır. Köylünün anlattığı hikaye, köyünde yaşanan cinsel tacizler üzerinedir. Tanık olduğu, insanın insana ve insanın hayvana tacizinden şikayet etmektedir.

Titus dilekçesini, imparatora onunla göndermek ister . Yazdığı dilekçeyi bir tüpün içinden çıkarır gösterir ve bir de silah verir köylüye, imparatora vermesi için. Köylü “verilenleri” alır çıkar.

Titus, dilekçesini seslendirmez; takip eden, imparatora takdim sahnesinde de dilekçede ne yazılı olduğu okunmaz. Ama imparator okuduktan (baktıktan?) sonra çok öfkelenir ve getiren köylünün öldürülmesini emreder.

Oyunun metninde, dilekçede ne yazılı olduğu konusu açık bırakılmıştır.

Bu yazı işte bu sahnenin özgün metni ve Semaver Kumpanya yorumundan çıkarak yapılan bir değerlendirmedir.

Metinde, bu sahneden önce Titus, çeşitli mesajları oklarına bağlayıp, göğe doğru atmalarını yandaşlarından ister. Oklar, Jüpiter’e, Apollon’a, Pollos’a, Merkür’e, Satürn’e (yani Tanrı’lara) gönderilmek üzere göğe doğru atılır. Marcus, okların, imparatorun gururunun zedelenmesi için sarayın bahçesine atılmasını emreder. Titus ise okların gökteki adreslerine gittiğine emindir . Hatta (Titus’a göre) bir ok boğa burcunun boynuzunu koparır. Marcus, Titus’un oyununa katılır gibi yapar. Aslında sahnede, silah yerine sözle mücadele vurgulanmaktadır.

Hemen arkasından sahneye soytarı’nın girmesi ve Titus’un onu göklerden gelen bir postacı olarak algılaması, Titus’un akıl karışıklığını göstermektedir. Belki de Titus, bir tür halüsinasyon içindedir.

Metne göre, Titus imparatora önce güvercinleri verdirir sonra da içine silah sarılmış dilekçeyi. Dilekçenin imparatora gönderilmesi olayını “gerçek” olarak ele alırsak, önce güvercinlerle barış ve dostluk isterken , arkasından verilen dilekçe içindeki silah, aslında imparatorla alay etmek gibidir. O nedenle dilekçede ne yazdığının önemi yoktur. İmparator da kendisi ile alay edilmesine öfkelenir.

Oklardaki mesajlar, Soytarı’dan önce ulaşmıştır imparatora . Soytarı’nın gelişi, ayrıca “soğuk su katmıştır”, pişmiş aşa.

Sahneyi bir hayal olarak ele alırsak, birdenbire sahneye girmiş soytarı, bir yabancılaşma öğesidir. Sadece Titus görmektedir. Kendi hayalinde yaratmıştır. (Marcus- “Gölgeleri hakikat sanar oldu” sözleri ile daha önce, 3. Perde sonunda bu durumu belirtir/hazırlar.) “Dobra sözlü ve alaycı” Soytarı’nın bu kullanılışı, üzerinde önemle durulması gereken bir husustur.

Shakespeare, imparator ile soytarı sahnesini devam ettirerek hayalin ortadan kaldırılışını sembolik olarak anlatır ki bu da tiyatral açıdan bir (hayali) sembolün kullanılışı açısından etkileyicidir.

Büyük bir acı ile ortaya çıkan bu “git-gel”li karışık ruh hali, Titus’un daha önceki bir sahnede, taşlara konuşması; tabaktaki sineğin anne ve babası için üzülmesi; daha sonraki Tamora ve çocuklarının Titus’u ziyaret sahnelerinde de vardır.

Bu nedenlerle dilekçede ne olduğu çok önemli değildir. Zira dilekçenin fiziken olup olmadığı da belli değildir. Belki de zihnen tanrılara gönderilen dilekçeler gibi de olabilir.

Semaver Kumpanya, güvercinleri, boğazlanmış tavuk; soytarıyı da köylü yapıp ve de köylünün ağzına olmadık bir hikaye yazınca, metindeki zinciri kırmış ve metnin en etkili sahnelerini yerle bir etmiş.

İşte bu noktada oyunun tümündeki (genellikle ülkemizdeki çoğu Shakespeare uyarlamalarındaki) özensiz ve “Ben yaptım oldu” yaklaşımını örneklemek mümkün oluyor. Eserin içindeki ayrıntılara gerekli özeni göstermeyen hoyrat, kaba yaklaşımlar, estetik anlam ve anlatımları yok ediyor. Ne uğruna? Yerine koyulan “daha iyi” ne? Bu ayrıntılara dikkat edilmeyecekse neden Shakespeare uyarlaması yapılıyor?

Bunun nedeni – yönetmenlerin isimlerine bakınca- “bilmemektir” diyemiyorum. Herhalde (umarım) biliyorlardır. “Metnin değerini bilmemektir, seyirciye yeterince değer vermemektir, kendini çok beğenmektir” vb. denebilir belki. Bence sorgulanması gereken “yeterlik” olmalıdır.

Shakespeare uyarlaması yapmaya kalkışmak, onun çağına yaptığı göndermelerden ve metnin yapısından haberdar olmak ve de çağa (topluma) uygun karşılıklarını o söylem gücü ile ortaya koyabilmek yeterliğinde olma iddiasıdır. Oysa bizde Shakespeare ile güreşe tutuşanın (?) , gölge dövüşü yaparak, sahneye yapışması sonucunu doğurmaktadır.

(Yapılanlardan Shakespeare’in alınacağını sanmam(!). Zira o yüzyıllardır ayakta. Günü kurtaran “gel-geç”çilerin tüm saldırılarını savurmuş, hepsinin sırt üstü düşmesini seyretmiştir.)

Bu noktada dikkat edilmesi gereken diğer husus ise rol alan oyuncuların durumudur. Zaten pek çoğu yetersiz eğitim alarak piyasaya çıkan ve “iş peşinde koşan” gençler, “isimli” yönetmenlerin yönlendirmesi ve iş başı eğitimleri ile kendilerini “tamamlayacakken”, kaba ve hoyrat bakış açıları nedeni ve de “verilen metni oynayayım , dizime gideyim” anlayışı ile “başlarına iş almakta” ve de yerlerinde saymaya mahkum olmaktadırlar. Ortaya çıkan ise, bırakın Türkiye, İstanbul sınırlarını aşmayı, İstanbul’un belli bir kesimine sıkışmış bir gösteridir.

Uyarlama bir “varyasyon”dur. Varyasyon yapabilmek için önce orijinali iyi bilmek gerekir. Ve maalesef pek çok tiyatrocu, dar çevrelerden aldıkları alkışlarla “doyuma” ulaşmayı yeterli bulmaktadır.

Özellikle dünyaya mal olmuş oyunları, “sığ” bakış açıları ile sahnelemek, tiyatro yoluyla dünya ile bütünleşmek, dünyadan saygı görmek vb. fırsatlarını kaçırmak anlamına gelmektedir. (Umurlarında mı bilmem!)

Tiyatromuzdaki bu “vizyon darlığı” büyük bir sorundur.

Soytarı’nın bulunduğu sahneler -Titus’un deliliğinin vurgulanması olarak algılandığı için- bazı yorumlarda , tümüyle çıkarılmaktadır. Ama madem ki Semaver yorumunda çıkarılmadı , ”dilekçede ne yazıyor?” sorusunu Semaver Kumpanya’da kaç oyuncunun sorduğunu merak ediyorum.

Türkiye’de kaç oyuncu, (uyarlama) oyunun orijinal metnini de okumaktadır? Oynadığı oyun ile ilgili bir araştırma yapmaktadır? Metni “didiklemektedir”? Bu donanımla, yönetmene soru sormakta, provaların yönlendirilmesine katkıda bulunmakta ve de yönetmenin “kaytarmasını” önleyebilmektedir?

Acaba “anlı şanlı” (?) yönetmenler, provaların, aslında bir “okul” olduğu gerçeği ile oyuncularını yönlendirmekte midirler? (Bu konuda Yıldız Kenter başta olmak üzere sayıları çok az olan bazı tiyatrocularımızı ayırır, kalbimin üstüne koyarım.)

Kendi aralarında “eğlenenlerin” ne yaptığı beni ilgilendirmez ama bu “geyikleri”, seyirci olarak benim önüme –hem de “do/l-n/durup”(?) – koyarlarsa, ben de bana tutmaları gereken “ayna”yı onların yüzlerine tutmaktan geri kalmam.

Sorunları başka yerlerde aramaktan vazgeçilmelidir. Görünen o ki “terzi”, kendi söküğünü dikememektedir.

Bu koşullarda, tiyatromuz hiçbir yere gidemez . Kendisi “yürüyemeyen”, başkasının yürümesine nasıl yardım edebilir?

melihanik.blogspot.com

Melih Anık’ın Titus Andronicus prodüksiyonuyla ilgili diğer yazısı için tıklayınız.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: