“Tezgâh”lı Bir Romandan Uyarlama: Malafa (Hakan Günday) ve DOT (-Festivalde)

Bir süredir oyunlarını “kitaptan” okuduğum (belki de bu nedenle seyretme arzusu duymadığım) ama başarılarını ve giderek artan hayranlarını medyadan izlediğim DOT’un 17.Uluslararası İstanbul Festivali için hazırladığı oyun, Malafa, seyirci ile buluşmadan ilgi uyandırdı.

Hakan Günday’ın aynı isimli romanından kendisi tarafından oyunlaştırılan Malafa, öncelikle bir uyarlama olması nedeniyle ilgimi çekti. Ayrıca, Malafa’nın DOT’un kuruluşundan bu yana sahnesine çıkardığı ikinci yerli oyun olması da bana ilginç geldi.

Bu arada romanı okumuş olduğumdan, “oyun” halini görmeden, Malafa hakkında düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Öncelikle herhangi bir türde yazılmış bir eserin yazarı tarafından tiyatrolaştırılmasına sıcak bakmadığımı belirtmek isterim. Zira, yazar, yazmaya başladığında belli nedenlerle (konu, kendi alışkanlıkları vb) konuyu seçtiği tür ile anlatmayı tercih etmiştir. Bu hususta, “konunun anlatımı için tiyatronun uygun olacağını düşünseydi öyle yazardı” denilebileceği gibi, “yazabilseydi tiyatro olarak yazardı” da denilebilir.

Türünü belirleyen yazar, yazmayı bitirdiğinde ununu eleyip eleğini asmış ve artık o atmosferden çıkmış bir durumdadır. Aynı konuya ve karakterlere geri dönüp onları başka bir türde yeniden ele alması, kurgulaması (örnekte 5 yıl sonra), olmaz mı, olur, ama belli riskler taşır.

Eğer mutlaka bir uyarlama ihtiyacı doğmuşsa onu, yazarı yerine dışarıdan bakan birinin yapması daha doğru geliyor bana. O zaman geçen zaman içinde değişen yazarın, romanı yeniden şekillendirme riskinden de kurtulmuş olunur. Çünkü doğaldır ki yazar, eseri ile tekrar buluştuğunda düzeltme ihtiyacı duyacaktır. Bu dokunuşlar ufak da olsa, ortaya çıkan, özgün olanın yeni bir varyasyonu olacaktır. Ayrıca roman yazmayı seçmiş bir yazarın tiyatro da yazmaya soyunması başka karışıklıklar getirebilir. Yazar, başka bir türde, hele de oyun yazmayı denerken iyi düşünmelidir.

Doğrusunu isterseniz, DOT gündeme getirmeden önce duymuştum ama romana sıra gelmemişti. Konu gündeme gelip de romanı aramaya başladığımda romanın ilk baskısının 2005’de yapıldığını öğrendim. Kitabı sorduğum kitapçılardan aldığım cevaplar beni daha da çok kışkırttı. Zira “Onun kitaplarını bulamazsınız. Piyasaya çıktığında hemen tükenir” cevapları alıyordum. Ayrıca “bu zamana kadar okumadın mı?” anlamına gelebilecek yüz ifadeleri ile karşılaştım. (Ya da bana öyle geldi.) Bu suçluluk (?) duygusu içinde sahaf sahaf dolaşırken, Beyoğlu’ndaki ünlü kitapçılardan birinin rafında bulduğum son Malafa’yı aldım.

Kitabı hemen okumaya başladım. Ama ilk bölümün (Uyanış) sonunda kapattım ve kitabı rafa kaldırdım. Romanın bulmacalı bir dili vardı. Karşıma çıkan yeni kelime ve söyleyişlere ısınamadım, bulmaca çözmek de istemedim.

Aradan bir süre geçti. Oyunu göreceksem mutlaka okumam gerektiğini düşünüp bir seyahat sırasında okumak üzere kitabı yanıma aldım. Kitabın ikinci bölümü olan Tanışma’da kitapla tanıştım, romanı seri bir şekilde okudum. Karşılaştığım yeni kelimeleri, cümle ve olayın gelişinden çıkardım. Sonra internette gezindim. Meğerse Malafa yıllar önce “keşfedilmiş” hatta eskimiş bile.

En ufak bir imadan, insanların, derneklerin ayağa kalktığı bir ülkede, anlattıkları nedeniyle fırtınalar koparması gereken Malafa’nın sakin sularda kalmış olmasına da şaşırdım. (Belki de “fırtına”yı ben duymadım.)

Malafa, merkezi Antalya olan turizm sektöründeki kuyumculuk ve halıcılıktaki “tezgâh”ları anlatıyor.

Uzunca bir süre o “alem”in içinde olmuş ama “dayanamamış”, şimdi turist rehberi olan bir arkadaşıma konuyu özetlediğimde sanki bir tanıdığını görmüş gibi şaşırdı. Rehber arkadaşım kitabı şöyle bir karıştırdı. Benim içgüdü ile çözdüğüm kelimelere rastladıkça “Bunlar turizmde kullanılan Ermeniceden gelme kelimeler. Benim çalıştığım yeri anlatmış sanki. Bu kitabı mutlaka okumalıyım” dedi.

 Uzun yıllardır profesyonel rehber olarak çalışmış ve de kitaplar yazmış bir rehberin Malafa’yı ben söyleyene kadar fark etmemiş olması da tuhafıma gitti. Arkadaşımın kafasında da o alemi (!) ifşa edecek bir proje varmış ama yıllardır nasıl yazarım diye düşünüp dururmuş, bir türlü eli gitmemiş. Bana “Yazar, oraların içinden gelmiştir” dedi. Ben “Hakan Günday’ın kitap arkasındaki özgeçmişinde turizmden bahsedilmiyor.” dedim. Arkadaşım “Mutlaka çalışmıştır. Başka türlü bu ayrıntıda bilemez. Ama dünyanın her yerinde durum aynı. Fransa’da üçkağıtçı için kullanılan kelime, “halı satıcısı”dır” dedi.

Malafa bana bir romandan ziyade sanki birisinden öç almak için yazılmış bir “ifşaat” gibi geldi. Herhalde turistler okumadı şimdiye kadar. Zira yabancılar, kendilerine bakmaz, hakkımızda buldukları bir şeyi, sanki sadece bizde varmış gibi bağırmaktan da zevk alırlar.

Malafa’nın bir süre sonra alıştığınız bir dili var. Çoğu bir günde bir büyük ‘center’da geçen ve son iki bölümde olayın polisiye tarafını açıklayan romanda, ‘center’ın değişik odalarındaki olaylar aralı bölümlerde, bırakıldıkları yerden devam ediyor ve yazar her bölümün sonunda “felsefe” yapıyor.

Hakan Günday, romanın tümünde sürdüremese de yer yer çok isabetli paragraflar yazıyor, güzel benzetme ve cümleler kuruyor. Zekice gözlemleri var. Romanda birkaç hikaye aynı anda yürüyor. Ama ‘roman’ olabilmesi için salt ‘anlatmak’ yetmiyor. Roman çatısı yok. Malafa, parçalı bir yorgan gibi… (Post-modern roman mı?)

Romandan “tüten” öç alma duygusu (?), söylemin olgunlaşmasına engel oluyor. Genelde fırtınaya dönüştü dönüşecek bir öfke rüzgarı, sayfalar arasında esiyor.

 Malafa, bana “Ocean’s 11” ve benzer türdeki hikayeleri hatırlattı. Malafa, organize bir tertip ile “ava gidenin avlanması” hikayesi.

 Ana karakterler, yalan hikâyeler ürettiklerini söyledikleri için anlatılan hikâyeleri okumasam da olur hissine kapılıyorsunuz. Uydurulan hikâyelerin anlatanın kişiliğine uyması kaygısı yok. Dinleyen açısından da önemi yok. Hikâyeler hemen unutulacak nasılsa.

Kitabın ana metaforu “tezgâh”… Kitabın son iki bölümü şu cümlelerle bitiyor:

“Kimin tezgâh olduğu tezgâhın sonunda belli olur.”

“Dünya bir tezgâhtır. Tezgâhın hangi tarafında hayat olduğuysa ancak ölünce anlaşılır”

“Turizm pornografiktir” sonucunu kaydeden romanda, DOT’un ilgisini çeken, yukarıdaki iki cümlede özetlenebilecek durumdur sanıyorum. Bu daha önceki oyunlarından birinde de vurgulanan alışveriş dünyası ile ilgili göndermeyi de hatırlatıyor.

“Tezgâh, tezgâhtarlık”ın çok farklı anlam ve çağrışımlar yapmasına ve de yaşadığımız dünyada “tezgâhlanmakta” olduğumuzu için için bildiğimiz halde boyun bükmüşlüğümüze rağmen romanda anlatılan olayların sokağın yaşamı ile anlamlı bir bağ kurmaya yönelik bir temel oluşturacak, inandırıcılık sağlayacak çağrışımları besleyebileceğinden kuşku duyuyorum. Romanı oyunlaştırırken karşılaşılabilecek en büyük zorluk da bence bu.

Roman 5 bölüm başlığı altında verilmiş. “Uyanış, Tanışma, Tezgâh, Tanışma ve Uyanış”. Tanışma ve Uyanış’ların söylenişleri aynı ama anlamları farklı. Sondaki Uyanış, baştakine bağlanarak “fasit” daireyi mi işaret ediyor, yoksa oyunun başka bir alanda benzer şekilde devam edeceğini gösteren, tırmanan bir spirali mi? Bu yapının roman dilinden sahne diline geçerken alacağı şekil de uyarlamanın başarısında önemlidir diye düşünüyorum. Bu uyarlamanın (ve de yazarın) şansı, tiyatroyu ve ne yaptığını iyi bilen Murat Daltaban.

Bu kapsamda paralel giden olayların anlatımında gerek olay sıralamasının gerekse karakter “giriş”lerinin dikkatle yapılması; ama her durumda, romandaki sıralamanın da değiştirilmesi gerekir diye düşünüyorum. “Tezgâh” iyi bir metafor ama romanın dilinden sahnenin diline geçerken seyirciye yansıması o kadar da kolay görünmüyor.

Romandaki seks kokan sahnelerin de “olması gerektiği” kadar kullanılmasını tercih ederim. Dilerim bu türdeki 3 sahne, ‘sansasyonel’ bir yaklaşımla ele alınmamıştır.

Tezgâhtarlar sattıkları malın yurt dışında uzmanlarca kontrol edilmesi sonucu foyalarının ortaya çıkmasından ve siparişin turne olmasından (satışın bozulmasından) endişeliler. Satışın bu nedenle geri dönüşünü engellemek için müşteriye, beyin yıkama yapıyorlar. Yani etiket fiyatından yapılan tüm tenzilata rağmen malların, pahasının çok üstünde satıldığı anlaşılıyor. Ama kitabın düğümün çözüldüğü bölümünde olayı tertipleyenler aldıkları malın fiyatından memnunlar. Hatta malı kolaylıkla daha ucuz bir fiyata devrettikleri bir başkası için de sorun yokmuş gibi duruyor. Bu anlaşılır bir durum değil. Hele olaydaki alıcıların da “usta/uzman” olduğunu düşünürseniz!

 8 sayfa içinde 25.000 “yumoş”luk artışın açıklamasını oyunda bulacağımı umuyorum. Bir de Asıltur’un komisyonu, rehber hanutu, Yahudilerin 800.000’i, Doktor’un 500.000’i ile Gerard’ın 150.000’ini “üreten” “tezgâh”ta, malın “eritme” değerini merak ediyorum.

Ben bu romanı sahneye uyarlasaydım benim bu romandan çıkaracağım oyun, bu zamana kadar oluştuğunu hissettiğim DOT seyircisinin beklentisini karşılamayabilirdi. Umarım sahnelenen gösteri, romanın ana eksenindeki “tezgâh”ın taşıdığı ağırlık ve içerdiği anlama uygun biçimde olur.

 melihanik.blogspot.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: