İATG 2010’da İlk İki Günün Ardından

Bu yıl on dokuzuncusu düzenlenen İstanbul Amatör Tiyatro Günleri 02 Mayıs Pazar günü başladı. 02 ve 03 Mayıs tarihlerindeki 3 oyun İstanbul Teknik Üniversitesi Kültür Sanat Birliği Oditoryumu’nda sahnelendi. Bu yazıda da ilk iki gün boyunca Tiyatro Gazi Mühendislik Mimarlık (TİYAGAMM), Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu ve Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları (BÜO) tarafından sergilenen oyunlara dair kısa izlenimlerin paylaşılması hedeflenmektedir. Şenliğin ilk iki gününde seyirci sayısı çok büyük rakamlara ulaşmasa da oyunlara belli bir ilgi olduğundan ve oyun sonrası yapılan söyleşilerde de seyirci ilgisinin devam ettiğinden söz edilebilir. Organizasyon anlamında da ilk gün oyun saatlerindeki ufak tefek gecikmelerden başka herhangi bir sorun olmadığını ve genelde başarılı bir başlangıç yaşandığını belirtebiliriz. Bu olumlu tabloya sergilenen oyunların genel kalitesi de eklenince şenliğe umut vadeden bir başlangıç yapılmış oldu. Bu bağlamda şenlikteki ilk üç oyunla ilgili kısa izlenimlerimi oynanış sırasına uyarak paylaşmak istedim.

TİYAGAMM – “Çukur”

Daha önceki yıllarda da İATG’ye katılan TİYAGAMM bu yıl yerli bir yazarın “Çukur” adlı oyununu sergiledi. Edindiğimiz bilgilere göre bu yerli yazarımızın oyunu daha önce bir ödenekli tiyatro tarafından repertuara alınıp oynanmış ve biraz da sansürvari sert tepkiler almış. Bu nedenle yazarın adının zikredilmesi ile ilgili sorunlar olduğundan burada belirtmemeyi tercih ettim. Zaten topluluk da oyunun orijinal adını biraz değiştirerek oyunu “Çukur” adıyla sergiliyor. Oyunun konusunu düşününce Türkiye gibi bir ülkede neden bu tarz tepkiler aldığını anlamak hiç de zor değil çünkü oyun metninde sembolik mizahın gücü bir kez daha ortaya çıkıyor. Oyun bir “bok çukurunda” yaşayan insanları anlatıyor ve oyunu seyrettiğinizde “maalesef” Türkiye ile pek çok (doğrudan) paralellik bulabiliyorsunuz. Bu çukurda yaşayanlar arasında üç farklı grubun varlığını görüyoruz; “suyu dalgalandırmama” politikası güdenler, çukurdan çıkış yolu arayanlar ve tarafsızlar. Tabi bu, zaten sifon çekilmediği zamanlarda suyun ortasında kalmayı başaran, tamamen suya batmamış olan “orta” kesimin içerisinde gördüğümüz bir ayrım. Bunun dışında bir de genelde hiç göremediğimiz – oyun boyunca zaman zaman nefes almak isteğiyle çığlıkvari bir derin nefesle yukarı fırlayıp tekrar aynı hızla çukurun dibine düşen bir figürle temsil edilen – ama hep bahsedildiğini duyduğumuz “boyları kısa oldukları” için suyun (bu durumda dışkının) tamamen içine batmış “alt” kesimdekiler var. Oyunun hemen başında çukurdan çıkış yolu olduğunu ortaya atan bir karakter yavaş yavaş kendi çıkarları doğrultusunda, hitabet gücünün etkisiyle ve en önemlisi “eşitlik, demokrasi, özgürlük, ahlak, özveri, güven ve arkadaşlık” gibi kavramları kullanarak oradaki topluluğu etkisi altına almaya, muhalif olanları etkisizleştirmeye, tarafsız olanları da pasifleştirmeye başlar. Böylece çukurdan çıkma emelini gerçekleştirmek için bir kule inşa edilmesi konusunda herkesi ikna eder ve öncelikle kendisini, sonra da orta kesimde yaşayan ve başta kendine muhalif olan kalburüstü kişileri kurtarır. Ama tabi omuzlarına basılıp çıkılan kuledekiler onlar kimsenin omzuna basıp çıkamayacaklarından ötürü ve en son kalan iktidar yalakası “temsilci” karakterinin yukarı çıkmak için tepinmesi sonucu dayanamazlar ve kule yıkılır. Ortadakiler yine “suyu dalgalandırmama” politikalarıyla baş başa kalmışlardır. En sonunda çukurda bir sarsıntı daha duyulur, ancak bu kez sarsıntı sifondan değil çukurun dibindekilerden kaynaklanmaktadır. Oyun boyunca nefes almak için yukarı fırlayıp tekrar düşen alt kesimdeki figürün suyun üstüne yıkıcı bir ivmeyle fırlamasıyla birlikte oyun sona erer.

Öncelikle TİYAGAMM’ın yorumunun ve sahnelemesinin genel anlamda oldukça başarılı, eğlendirici ve seyirlik kalitesinin yüksek olduğunu belirtmek gerek. Oyunculuklar arasında ufak tefek seviye farklılıkları göze çarpsa da genel anlamda başarılı ve amaca uygun, anlatıyı besleyen oyunculuklardan söz edebiliriz. Oyuncular karakterlerinin özelliklerini, ana motivasyonlarını ve eylemlerini belli bir süreklilik içinde ve başarıyla seyirciye aktarabildiler. Beden ve vokal kullanımları da genelde oldukça düzenli, çalışmış ve başarılıydı denebilir. Oyunun içerisinde ekibin yakaladığı ‘ensemble’ görüntüsü de yapımın başarılı yanlarından. Müzik, oyuncuların kendileri tarafından, herhangi bir enstrüman kullanılmadan ve oyunun belli yerlerinde kullanılan – biraz da pasif – bir yan unsur olarak gözüktü. Bu noktada belki grup müziği daha aktif bir öğe olarak ve dramaturjiyle daha iyi ilişkilendirerek kullanmayı düşünebilir. Genel anlamda derdini oldukça başarılı ve eğlenceli bir şekilde anlatan gruba oyunun finali ile ilgili olarak bir küçük eleştiri yapılabilir. Finalde; aslında kendi çıkarları için demokrasi, özgürlük ve eşitlik gibi kavramları kullanarak istediğini elde edip kendini kurtaranların durumu anlatıldıktan sonra, düzen tekrar eski haline döndüğünde, alttan gelen sarsıntıyla bu düzenin artık böyle süremeyeceği ve alttakilerin bir gün canlarına tak edip son bir çabayla çukuru alt üst edecekleri izlenimi veriliyor. Ancak bunun sahne üzerinde gösteriliş şekli bu yargıyı yeterince güçlü şekilde ifade edemiyor. Bu anlamda finaldeki sahnelemenin oyunun derdini anlatmakta biraz zayıf kaldığı söylenebilir. Oyun sonrası grupla yapılan söyleşide buna benzer bir algının hemen tüm seyircilerde oluştuğunu da görme fırsatı oldu.

Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu – “Gerçek Müfettiş Hound”

Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’nun bu yıl sahnelediği 4 oyundan biri olan “Gerçek Müfettiş Hound” Tom Stoppard tarafından 1961-1962 yılları arasında üç versiyon halinde yazılan oyunun son metni. Stoppard bu oyunda 60’ların yerleşik tiyatro tarzına ve düzenine kökten bir eleştiri getirmiştir. Bu eleştiriyi de öncelikle o dönemin melodramatik tiyatro yapısı ve yine tiyatro eleştirmenliği mesleğinin bizzat kendisi üzerinden yürütür. Yapı olarak Agatha Christie’nin “Fare Kapanı” adlı romanından esinlenen ve onun bir parodisi olarak yola çıkan oyunda Moon ve Birdboot adlı iki tiyatro eleştirmeni polisiye dram türünde bir tiyatro oyununu izlemeye başlarlar. İlk bölümde eleştirmenler (ve de seyirci) oyunu izlerken yazar hem bu tarz oyunlardaki aşırı melodramatik yapıyla eleştirel bir dille dalga geçer hem de eleştirmenlerin kendi kimliklerine, hırslarına, tutkularına, çürümüşlüklerine dair seyirciye gerekli ipuçlarını verir. Oyunun ikinci yarısında ise kurgu ile gerçeklik arasındaki duvarların kırılması sonucu izleyici-oyun ayırımı kaybolur ve hırsları eleştirmenleri oyunun içine çeker. Artık neyin oyun, neyin gerçek olduğu ayırt edilemez bir hal almıştır. Oyun bu şekilde son bulur.

Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu oyuncuları ve oyunun yönetmeni Tonguç Dikme genel olarak yazarın metnine bağlı kalan bir sahnelemeyi tercih etmişler. Bu bağlamda dramaturji safhasını da temel olarak metin çözümlemesi yapmak, yazarı ve oyunun tarzını anlamak için değerlendirmişler. Sonrasında ise metne anlaşılırlığı arttırmaya yönelik, yapısal olmayan ufak müdahalelerde bulunmuşlar sadece. Oyunun genel anlamda – hem oyunculuklar hem de sahne tasarımı anlamında – başarıyla icra edildiğini söylemek mümkün. Özellikle oyun içerisinde oyun olarak ele alınan bölümdeki melodram parodisi çok başarılı şekilde yansıtılıyordu. Bu noktada grup hem oyunculukları hem de ışık ve efekt gibi unsurları başarıyla kullanmış. Eleştirmenler bölümleri ile ilgili olarak da oyunculukların daha zorlu olmasına karşın çok iyi niyetli ve vasatın üzerinde başarılmış olduğunu söyleyebiliriz. 02 Mayıs’daki gösterimin oyunun prömiyeri olduğunu da düşünecek olursak özellikle oyunculukların daha da iyiye gideceğini düşünebiliriz. Oyunla gerçek karışmaya başladığı ikinci bölümden itibaren oyunun yapısı daha karmaşık ve soyut bir hal aldığından oyunun anlatısını somutlaştırabilmek için rejisiyle ilgili daha yaratıcı bazı buluşlara ihtiyaç duyulabilir. Aslında oyundaki temel sorunun grubun icrasıyla ilgili değil daha ziyade metin seçimi ve metne yaklaşımıyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Stoppard’ın metni çok katmanlı, özellikle tiyatro dünyasına yönelik çok sağlam eleştirileri olan güzel bir metin ancak biraz fazla bağlamsal. Yani Stoppard’ın metni biraz demode kalıyor ve özellikle 60’ların İngiliz ve Amerikan tiyatrosu bağlamında anlam kazanıyor. Bu bağlamsa günümüz Türk seyircisinin empati kurmakta biraz zorlanacağı bir bağlam. Özellikle ülkemizde oyunda anlatıldığı gibi bir profesyonel tiyatro eleştirmenliği kurumu (oyunda anlatıldığı şekliyle) bulunmadığından eleştirmenlerin tavırlarını ve söylemlerini anlamak bazen seyirci için biraz güçleşebiliyor. Ve Stoppard’da özellikle oyunun ilk bölümünde eleştiriyi ve oyunu anlamlandıran açmazları hep eleştirmenlerin diyalogları üzerinden kurduğundan eleştirmenlerin tavrına yabancılaştığı noktada seyirci için oyunun içine girmekte zaman zaman sıkıntı yaşanabiliyor. Kanımca başarıyla icra ettikleri böyle bir metni seçtikten sonra grubun özellikle eleştirmen tavırlarının ve sahnede geçen oyundaki melodramatik yapı eleştirisinin günümüz izleyicisi tarafından nasıl daha iyi anlaşılır hale gelebileceği üzerine biraz daha kafa yorması oyunlarını kuşkusuz daha iyi hale getirecektir.

BÜO – “Lysistrata”

Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları bu yıl Aristophanes’in en bilinen ve belki de tüm dünyada en çok sahnelenmiş oyunu olan klasik komedyası “Lysistrata”yı seyirciyle buluşturuyor. Oyun çok sergilenen ve bilinen bir oyun olduğundan burada uzunca anlatmak istemiyorum, ancak kısaca bahsetmek gerekirse oyun, Atina ile Sparta arasındaki savaştan çok çeken ve erkeklerin bu savaşı bitirebileceğine olan inancını kaybeden Lysistrata’nın Yunan kadınlarını örgütleyerek barışı getirme çabalarını anlatır. Burada kadınlar barışı getirmek için iki şey yaparlar; devlet hazinesinin tutulduğu Akropolis’i işgal ederler ve daha da önemlisi barış gelene kadar erkeklerle seks yapmama kararı alırlar. Erkekler bir süre sonra kadınların bu cinsel grevine artık dayanamazlar ve barış imzalarlar.

Elbette söz konusu olan bir klasik olunca, özellikle de bu denli çok sahnelen bir oyun olunca, oyunun çok çeşitli ve farklı şiddette eleştirilere maruz kalabileceğini söyleyebiliriz. Ancak ben klasiklerin belli bir formla kısıtlanmadan her türlü yorumla sahnelenmesinden ve de her oyunun kendi şartları içerisinde eleştirilmesinden yana bir tiyatro izleyicisi olarak BÜO’nun oldukça eğlendirici yorumundan çok keyif aldığımı belirtmek isterim. Örneğin; söz konusu bir klasik ve Aristophanes gibi usta bir komedya yazarı olunca kimileri tarafından BÜO, Aristophanes’in metnine neredeyse yeniden yazmışçasına büyük müdahalelerde bulunmakla eleştirilebilir. Ancak BÜO’nun tarzını da (tarihselleştirerek) düşündüğümüzde; Aristophanes’in bu metnindeki evrensel hikayeyi, kendi dertlerini özellikle bu coğrafyanın dertleri ve kültürel özellikleriyle harmanlayarak anlatmak için bir araç olarak kullanan bir yoruma gitmiş olmaları son derece anlaşılır ve kanımca desteklenmesi gereken bir durumdur. Üstelik doğaçlama çalışmalarıyla beslenen eklemelerin seyir zevkini arttırıcı ve eğlendirici yönü de göz önüne alındığında BÜO’nun genel anlamda Aristophanes’in metniyle yüzleşmek konusunda başarılı olduğunu söylemek mümkün. Benim en başarılı bulduğum müdahale; özellikle oyundaki yapıcı iktidarın Lysistrata’nın elinden büyük oranda alınıp tüm kadınlara paylaştırılması, Spartalı kadınları organize ettiği metinde de sıkça dile getirilen Lampito’nun da Lysistrata kadar örgütçü olarak gösterilmesi ve böylece sahnede tek bir kadının liderliği, yönlendirmesi ve zorlamasıyla değil kendi ortak iradeleriyle barışı arayan bir kadın dayanışmasının, kadın hareketinin gösterilmesi noktasında yapılan müdahaledir. Bunun yanında (yaşlı) erkekler korosu da erkeklerin davranışlarının politikasını ve nedenselliğini ortaya koyacak şekilde daha aktif bir rol almaktadır. Böylelikle metindeki toplumsal cinsiyete yönelik eleştiriler daha öne çıkarılmış, başka bir deyişle oyunda baş rolde yer alan cinsellik konusu bayağı ve basit bir cinsellik meselesi olarak değil toplumsal cinsiyet sorunu olarak tartışmaya açılmıştır. Doğaçlamalarla yapılan eklemeler sonucu da bu yorum kuvvetlendirilmiştir. Elbette böyle bir yorumun toplumsal cinsiyet konusunda çok incelikli bir eleştiriden ziyade daha basmakalıp, daha kalın çizgilerle ortaya konmuş (ama toplumumuzda yaygın olarak var olan) biraz da mizahi etkiyi arttırmak üzere sivriltilmiş erkeklik ve kadınlık hallerini işaret ettiğini eklemek gerek. Bu müdahalelerin genel anlamda dramaturjik çizgiyi besleyen unsurlar olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu durum genel dramaturjik yaklaşımın toplumsal cinsiyet ve savaş-barış ilişkisi acısından hatları biraz kalın çizgilerle belirlenmiş bir dramaturji olduğunu düşündürdü bana. Tıpkı Aristophanes’in metninin orjinalinde olduğu gibi. Sanırım bu noktada grup, Aristophanes’in de biraz kabaca, çok incelikli olarak kurmadığı eleştirisini daha etkili ve belki de daha eğlenceli kılmak adına daha kalın çizgilerle, ancak başka boyutlar da katarak yeniden biçimlendirmek gibi bir tercihi benimsemiş. Bunu bir tercih meselesi olarak gördüğümden eleştiri olarak değil, durum tespiti olarak belirtmek istedim. Grubun bazı tercihleriyle ilgili küçük bir eleştiri ortaya koymak gerekirse; Probulos karakteri ile ilgili yapılan yoruma değinmek istiyorum. Aristophanes’in metninde Probulos o dönemin Atina’sında sivil hakim ve şehir yöneticisi olarak gösterilir. Ancak BÜO Probulos’u askeri bir komutan olarak göstermeyi tercih etmiş. Aslında Türkiye bağlamında düşünüldüğünde bu tercihin anlaşılır olduğunu söyleyebiliriz. Ancak benim şahsi düşüncem Probulos’un orjinalinde olduğu gibi sivil siyasetçi olarak gösterilmesinin “militarizmin” yalnız askeri değil sivil bir ideoloji olduğu gerçeğini, üstelik de çürümüş sivil siyasetçilerin elinde daha tehlikeli bir ideoloji olabileceği eleştirisini beraberinde getireceğinden ötürü daha isabetli olacağı yönünde. Bu noktada oyunu izlerken keşke Probulos’un kimliği değiştirilmeseydi diye düşündüm. Yine dramaturjik olarak bir küçük ilave de kadınların mücadele tavrı ile ilgili olarak yapılabilir. Aristophanes’in metninde kadınlar mücadele yolu olarak hem cinsellikten geri durmayı hem de gerektiğinde erkeklere karşı militarize olmuş bir kavga sürdürmeyi görür. Sanki BÜO’nun yorumunda ikinci yola, yani kadının militarize tavrına gereğinden biraz fazlaca vurgu yapılmış izlenimine kapıldım. Belki de bu konuda daha yaratıcı, kadını erkek kadar militarize olmadan gösteren bir yorumu daha estetik bulacağımı belirtmem yeterli olacaktır.

Oyunun sahne üstü gösterimi ise oldukça başarılı. Gerek prodüksiyon, gerek müzik, gerek oyunculuk performansları, gerekse de ışık ve diğer teknik ekipmanlar çok başarılı şekilde kullanılmış. Aynı şekilde kostüm, dekor ve sahne tasarımı da sade, kullanışlı ve başarılı. Oyunda yakalanan “ensemble” ruhu ve ekip çalışması, tüm oyuncuların birbirine yakın performansı ve oyunun mesajını sahiplenmeleri belki de oyunun en başarılı ve güçlü yanı. Doğaçlama çalışmalarıyla eklenen bölümler de hem oyunun mizahi gücünü arttırdığı için hem de oyuncuların oyunu sahiplenmelerine katkı sunduğundan ötürü oldukça başarılı olarak nitelendirebilir. Ancak bu eklemeler bana başka bir şey daha düşündürdü oyunu izlerken. Acaba grup oyuna bu kadar doğaçlama müdahaleler yapıp bunu da genelde komedi unsurunu öne çıkartmak için yaparken bir yandan da bazı yerlerdeki eleştirel tavrın altını boşaltmıyor mu? Başka bir değişle acaba bu doğaçlamalarla sağlanan kahkaha düşündürücü, eleştirel bakışı tetikleyen ve dramaturjik derinlik, eleştirellik katan bir kahkaha, hatta yeri geldiğinde acı bir gülümsetme mi yoksa sağaltıcı, seyirciyi sadece güldürmeyi başaran kahkahalar mı? Bazı bölümlerde benim adıma bu sorunun cevabı maalesef ikinci seçenek oldu. Bu bağlamda belki de reji grubunun oyunun tamamını seyirci algısını düşünerek yeniden gözden geçirmesi bu tarz yerlerin tespit edilmesi için faydalı olabilir. Kanımca her yanıyla oldukça başarılı olarak icra edilen oyunun en önemli dramaturjik noksanı bazı anlarda ortaya çıkan doğaçlama kaynaklı “fazla” güldürünün esas eleştirinin içini boşaltabilecek nitelikte olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasıdır. Diğer yandan, Lysistrata’nın belki de BÜO’nun son yıllardaki oyunları arasında seyirlik kalitesi en yüksek ve eğlencesi en bol yapımı olduğunun da altını çizmemek haksızlık olur.

 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: