Leyla’nın Evi Yine Leyla’nın Olsun

“Program dergilerine tanıtıcı yazı yazmaktan oldum olası hoşlanmamışımdır.

İzleyiciye, az sonra tanık olacağı bir sanat olayı hakkında bilgi vermek niye?

Bir program dergisinde yönetmen yazısı ne kadar uzunsa, yönetmen ‘sahnede yapması gereken işi’ o kadar becerememiş demektir bana kalırsa!

Çok sevilen romanların, filme, tiyatroya uyarlandığı zaman, yönetmenlerin uzun program dergisi yazıları yazarak, söyleşiler yaparak ‘dramaturjik’ açıklamalara başvurmaları, bir anlamda uzun yazılara sığınarak izleyicilerden daha en baştan özür dilemelerini bir anlamda hoş görmek gerek! Sanat yaratıcısı, okuyucunun, izleme sürecinde, bir romanı okurken düşlediği zengin dünyadan geri düşmesi karşısında panikler!

Oysa şu da bir gerçek ki, oturma odasında, sayfalarla baş başa kalmış bir okuyucunun dünyası her zaman daha zengindir. Araya ne kadar çok insan girerse, söz konusu yaratıcılar, ne kadar yetkin olursa olsun, okuyucunun güzel bir düşün sabahında erken çaldığı hissine kapılması çok doğaldır!

Leyla, Tiyatrokare olarak, bir buçuk yıldır düşlediğimiz, aşk yaşadığımız, sizlerle buluşturana kadar çok emek verdiğimiz bir proje!

Leyla, İstanbul’un talan edildiği, rantiyelere, çetelere peşkeş çekildiği, çocukluğumuzun sinemalarının, manolya bahçelerinin, tozlu sahaflarının yok olduğu bir dönemde, Kültür Başkenti’nde sadece bizim oynadığımız bir oyun değil, bize oynanan oyunları da simgeliyor.

Gönül, bu projede bu kadar yalnız bırakılmamasını, bu kadar çok kişiden, özellikle sevdiklerimizden, saydıklarımızdan, bir dönem inandıklarımızdan ağır tokatlar yemememizi beklerdi.

Ben Leyla’nın Evi’nin, tüm engelleme girişimlerine rağmen, yine Leyla’nın yaşatılması, var olması gerektiğine, sadece doğduğum, büyüdüğüm ve ölmeyi arzuladığım İstanbul kentinde değil, dünyanın her köşesinde bir şarkıda, bir şiirde, bir türküde, bir bahçede, bir ağaçta, bir evin köşesinde sesi çıkmayan nice Leyla’ların olduğuna inandığım için, bu düşümü, özellikle 2010’da sizlerle paylaşmayı önemli buldum, bir özel tiyatronun bu görevi yerine getirmesinin ise çok özel olduğuna inandım.”

Anlaşılacağı üzere yukarıdaki yazıyı 6 Mayıs’ta Kocaeli’nde başlayan ve 13,14 Mayıs Antalya, 20/23 Mayıs arasında Ankara Şinasi Sahnesi, 24 Mayıs’ta Eskişehir’de oynandıktan sonra, Anadolu turnesindeki ilk tur oyunlarını tamamlamasının ardından, İstanbul’da oynanacak olan ‘Leyla’nın Evi’ oyununun program dergisi için yazdım.

Roman adaptasyonlarının tiyatro izleyicilerindeki algısı apayrı ve uzun bir yazı konusu… Leyla’nın Evi’nin ilk oyunun ardından, her aşamasına yoğun olarak emek harcadığımız bu projede başarıyı yakaladığımızdan kuşku duymasak bile,  ben yine de ısrarla evinin köşesinde roman okuyan izleyicinin hayal dünyasının her zaman çok daha zengin olacağına inanıyorum.

Sanat yaratıcıları olarak yüksünmeli miyiz bundan?

Kitabı okurken, belki bir genç kız kırk yıl önce gördüğü dolgun ve kalın sesli birini anımsıyordur, öte yandan aynı sayfaları çeviren başka bir kız hayatının sonbaharında ölümü bekleyen çelimsiz bir Leyla düşlüyordur! Siz ne kadar titiz çalışırsanız çalışın, bu iki seyirciye kendi Leyla’nızı kabul ettirene kadar oyununuzun ilk yarım saatini feda etmek zorunda kalırsınız.

Leyla’nın Evi’nin ilk geceki kutlamasında başarılı bir oyunun ölçütünü  tartışıyorduk.

Oyunun ayakta alkışlanması önemsenmemeli bence! Tiyatro seyircisi ne yazık ki, son dönemlerde sıkça ayağa kalkar oldu. Bravolar, ıslıklar sevindirici, ama ne yazık ki kötü oyunları yuhalayacak kadar cesur izleyiciler olmadığı için çok anlamlı değil.

Ara alkış konusuna gelince… Ben şahsen, ara alkışın oyun ritmine müdahale ettiğini düşündüğüm için, ara alkışla coşma konusunda meslektaşlarımdan ayrılıyorum. Kaldı ki,  bu da bir sinerji meselesi! Salonda ilk alkışlayana, ilk gülene uyuluyor bazen… Küçük Anadolu kentlerinde ya da ağır protokolün olduğu toplu organizasyon gecelerinde bazen gıkı çıkmaz seyircinin, sanki bir önceki gece oynanan oyun aynı değilmişçesine! Bu nedenle biz tiyatrocular, hiç reaksiyon vermeyen izleyicilerle karşılaştığımızda “Japonlar gelmiş” diyoruz.

Bence, Leyla’nın Evi türündeki bir oyunun başarısı ‘soluksuz izlenmesidir’!

Klasik müzik konserinde seyirci nasıl öksürmekten sakınıyorsa, bu tür yapıtlarda da izleyici alkışını tutabilmeli.

Macide Tanır, Ankara’da ‘Günden Geceye’ adlı ünlü eseri oynadığı zaman, perdenin kapanmasının ardından salona çöken sessizliği anlatmıştı. Seyirci öylesine etkilenirmiş ki, alkış otuz saniye geç başlarmış.

İşte, tiyatromuzda, özellikle ‘Leyla’nın Evi’ gibi oyunların başarısını ölçerken, alkışın kaç saniye geç başladığı çok önemli.

Leyla’nın Evi’nin tekrar Leyla’ya geçmesini isteyecek kadar duyarlı olan izleyiciye duygulanma payı bırakmak gerek çünkü!

Salonda alkışı beklerken izleyiciyi büyülediğimizi hissettiğimizde yaşadığımız bu sessizlik, biz sanatçılara Leyla’nın Evi’nin tekrar Leyla’ya geçmesi için mücadele etme ruhunu kazandırır!

Bırakın bazıları Beyoğlu’nu, Atatürk Kültür Merkezi’ni, Muhsin Ertuğrul’u, sözüm ona ‘daha yeni’, ‘daha güzel’ için peşkeş çeksin. Salona çöken sessizliği bize duyumsatan izleyiciler, ‘Leyla’nın Evi’ uğruna haklı bir mücadele verdiğimizi doğrular.

 birgun.net



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: