Tiyatrocu ve Edebiyatçı İşbirliği: “Son Bir Kez”

Tiyatro Oyunevi’nin “Son Bir Kez” adlı gösterisi 18 ve 19 Mayıs akşamlarında Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Üsküdar Tekel Sahnesi’nde sergilendi. Sade bir tasarımla icra edilen performansın ana gövdesini beş oyuncunun monologları oluşturuyor. Bu beş oyuncu, bedenen ve ruhen yaralı beş insanı temsil ediyor. Sahnenin yalnızca önüne değil yanlarına da yerleşen seyirci gösteri boyunca bu beş insanın şikayetlerine, öfkelerine, haykırışlarına, itiraflarına şahit oluyor:

Bir erkek, askerde ölmüş kardeşinin mezarı başında kardeşiyle sohbet ediyor. Kardeşinin bir hiç uğruna ölmüş olmasına kızıyor. Savaşın anlamsızlığından dem vuruyor.

Bir kadın ise belli ki baskıcı ve zalim olan babasını öldürme oyunları düşlüyor. Öfkesi yaratıcılığını şahlandırıyor: Hayalini kurduğu ölüm şekillerini seyirci, tedirgin bir tebessümle izliyor.

Filistin mülteci kampı gönüllülerinden bir adam, bir çocuk cesedini yıkamak zorunda kalıyor. Olaya şahit olan gönüllü adamın annesi, ölen çocuğun taziyesinde çocuğun babasının verdiği silahı gecenin karanlığına sıkarak öfkesini boşaltıyor.

Başka bir köşede bir kadın, gece sokakta tek başına yürürken tecavüze uğruyor. Diğer bir kadın ise sevgilisinden ayrılmanın yarattığı hüznü dillendiriyor.

Gösterinin akışı, yukarıda kısaca tarif edilen insanların monologları ve bu monologlar arasındaki keskin geçişler üzerine kurulu. Ancak beş monolog birbirini sarsmıyor ve birbiriyle ilişkilenmiyor. Herkes kendi yalnızlığı içerisinde yer alıyor; birbirlerine dokunmuyorlar.

Diğer taraftan beş oyuncunun can yakıcı monologlarını kesen bir şey daha var; o da sahnede daha özgürce hareket eden bir figür… Gösteri sonrası yapılan söyleşi sırasında bir seyirci tarafından tüyleri yolunmuş bir melek olarak tanımlanan anlatıcı, trajik anlarda seyirciye tehditkar bakışlar atıyor veya belli replikleri tekrar ederek vurguyu ve dikkati yönlendiriyor. Bu melek-anlatıcı genel anlamda toplumsal vicdanı simgeliyor.

Bu melek figürü sahnede acıyla kıvranan beş insanı birbirine bağlayan bir unsur olarak düşünülmüş. Örneğin gösterinin program dergisinde monolog yazarlarından Aslı Erdoğan’ın, “Taş Bina ve Diğerleri” adlı kitabından şöyle bir alıntı yapılmış: “Hepimiz gördük meleği. Değişik zamanlarda, yerlerde, rüzgârlı damlarda, soğuk bomboş odalarda, kimsenin yürümediği koridorlarda… Bir çatı katı penceresinde, geçip giden yıldızlara seslenirken… Taşların arasında, ismini, yazgısını, gökyüzünün yollarını reddetmiş, sıradan çıplak çaresiz beklerken…”

Gösterinin finalinde ise tüm trajik monologlarla tezat teşkil eden bir anlatı yer alıyor. İronik bir dille yazılmış; mesafeli ve mizahi bir oyunculukla kotarılan bu metin ise Ümit Kıvanç’a ait. Oyuncu,  seyircilerin arasından “Bence bu kadar bencil olmamalıyız!” diyerek sahneye fırlayıveriyor. Orta sınıf beyaz yakalı bu kadın, sigarayı nasıl bırakacağına, spor yaparak nasıl kilo vereceğine ve tüm bunları yaparken aynı zamanda ailesiyle de nasıl ilgileneceğine dair planlarından “hiç de bencillik yapmayarak” bahsediyor.

Gösterinin sahne tasarımı ise oldukça sade… Bir kadının üzerinde tecavüze uğradığı küçük bir çakıl kümesi, melek-anlatıcının üzerine tırmandığı kırmızı bir merdiven, bir askere ait olan mezar taşı gibi unsurlardan oluşan bu tasarım ise Claude Leon’a ait. Leon, yerdeki kırmızı çiçekleri bedenleri ve ruhları yaralanmış insanların kan damlaları şeklinde düşündüğünü söylüyor.

Gösteri Sonrası Söyleşi

18 Mayıs’taki gösterinin sonunda yapılan söyleşide yazar kadrosundan Beliz Güçbilmez ve Şamil Yılmaz, oyuncular ve yönetmen Mahir Günşiray yer aldı. Söyleşi, Günşiray’ın süreci anlatmasıyla başladı:

Hazırlıklar Mart ayında başlamış. Çok etkilendikleri bir hikayeden esinlenerek yola çıkmışlar. Bu hikaye Wajdi Mouawad’a ait bir metin. Konusunu ise şöyle ifade ediyorlar: “Bir çocuğun –şartlar farklı olsaydı şair olabilirdi ama bombacı oldu– kısa bir süre önce ölen annesine yazdığı aşk mektubu” temasından hareket ederek yeni bir metin ortaya koyabilecek yazarları seçmişler. Herhangi bir yazarla renk olsun diye çalışmayı değil aynı sofrada yemek yiyebilecek kadar kendilerini yakın hissettikleri yazarlarla çalışmayı tercih etmişler. Seçilen yazarlar yeni bir metin kaleme almış veya daha önceden yazdıkları ve bu temayla örtüşebilecek metinleri grupla paylaşmış. Gösterinin yazar kadrosu ise şöyle: Aslı Erdoğan, Bejan Matur, Beliz Güçbilmez, Ece Temelkuran, Murat Uyurkulak, Şamil Yılmaz, Ümit Kıvanç.

Monologlar yukarıdaki yazarların metinleriyle sabitlendikten sonra oyuncu kadrosu ve her bir oyuncu ile birebir çalışacak yönetmenler netleşmiş. Yönetmenlerin sayıca çok olmasının nedenini ise Günşiray, genç yönetmen adaylarına fırsat vermek olarak tanımlıyor.

Grup, oyuncu-yönetmen ikililerini baş başa bırakmadan önce hep birlikte bir dramaturji çalışması yapmış. Bu ortak faaliyetten sonra oyuncu-yönetmen ikilileri kendi çalışmalarına odaklanmış. Bazı ikililer metinleri tekrar düzenlemeyi uygun görmüş. Daha sonra son kez bir araya gelinmiş. Herkes kendi monoloğunu sergiledikten sonra Günşiray bu monologları tek bir gösterinin içerisine dahil etmek için çalışmış. Ancak tüm karakterleri monologlar içinde yalnız bırakmayı tercih etmiş. Günşiray, bu ekleme aşamasında kimi zaman doğaçlamalara başvurulsa da çoğunlukla getirilen öneriye sadık kaldığını ifade etti. Dramaturjinin kolektif yapılıp yapılmadığına dair soruya ise Günşiray, zaman zaman müdahalede bulunduğu ancak oyuncuların değişmemesini talep ettiği noktalarda ısrarcı olmadığı ve hatta bazı parçalara hiç dokunmadığı yanıtını verdi.

Günşiray, monologları arasında teatral bir bütünlük olmayan ve bu nedenle zaman zaman seyri de zorlaştıran gösteri akışının bilinçli bir tercih olduğunu belirtti. Günşiray bu tercihin sebebini ise karakterlerin anlattıkları hikâyeleri kesintiye uğratarak seyircinin bu hikâyelere kendisini kaptırmasının önüne geçmek olarak tanımladı.

Söyleşi esnasında Günşiray, edebi bir metnin sahnelenmesi karşısında oyuncunun güçlük çektiğinden de bahsetti. Beliz Güçbilmez ise edebi bir metnin aynı zamanda oynanmak üzere hazırlanmasının yazarı da zorladığını ekledi.

Gösterinin finalinde seyircilerin arasından fırlayan ve seyirciye nutuk atan mizahi tiplemenin gösteriyi seyredenleri hedef alıp almadığına dair soruya ise Günşiray, bu anlatının doğrudan seyirciyi temsil etmediğini, bir özeleştiri olarak görülmesi gerektiğini belirtti. O karakteri tek bir sembole indirgemenin seyirciye ayıp olacağını da sözlerine ekledi.

Gösteri, edebiyatçı ve tiyatrocu işbirliği anlamında önemli bir yerde duruyor. Ancak edebiyat metni ile sahne metni arasında ciddi bir fark olduğunu unutmamak gerekiyor. Edebi metinde bir okuyucunun rahatlıkla algılayabileceği güzellikteki bazı tasvirler sahne metninde zorlama durabiliyor ve belirli kesitlerde seyirci metni takip etmekte güçlük yaşayabiliyor. Edebi metin parçalarının zaman zaman güçlükle dinlenmesi ve monologlar arasındaki bağın eklektik olması seyir takibini güçleştirse de, edebiyat ile tiyatronun el ele verişi, monologlar arasındaki tematik yakınlıklar, bu temaların içerdiği politik arka planlar ve oyunculuk performansları gösteriyi izlenmeye değer kılıyor.

İlker Yasin Keskin /MİMESİS