Çağdaş Dans ve Bir Meddah Hikâyesi!

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Türkiye’de, Çağdaş Dans’ın ‘yerel’ konulara değinmesine pek de alışkın değiliz. Yine de birkaç yıldır, ‘yerel olana’ karşı, önce yerel müziğin kullanımıyla başlayarak gelişen ve çoğalan bir ilgiden söz edilebilir. Çıplakayaklar Kumpanyası’nın “Mehmet Barış’ı Seviyor”u ilk akla gelen gösterilerden biri. Talin Büyükkürkçiyan “40. Kapıyı Açarsan”da, Zeynep Günsür “aHHval”de ve en son Şafak Uysal, “Kayıp Çocuklar Şehri”nde yakın tarihimize, kişisel tanıklıklar üzerinden değiniyorlardı; fakat bu kez Osmanlı tarihine dair bir hikâye, üstelik de bir meddah hikâyesi var sahnede. İşte bu, çağdaş dans sahnesinde hiç alışkın olmadığımız bir durum. Ayrin Ersöz’ün İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında ilk gösterimini yapan ‘’Dans Etmek Ya Da…’’ isimli gösterisi, yerel olan kadar tarihsel malzemeyi de çağdaş dans sahnesine taşıyor.

 17. yüzyıl İstanbul’u… kahvehanelerde meddahlar haftalar boyu süren hikâyeler anlatıyorlar. Gedikli meyhanelerde köçekler raks ediyor. Bir sürü kolbaşı ve her birine bağlı iki yüz, üç yüz köçek var. Güzel yüzlü, iri ayaklı, ince bilekli oğlan çocukları aileleri tarafından bu kolbaşılara satılıyor ve köçek olarak eğitiliyorlar. Baba Nazlı bu kolbaşılardan biri. Balatlı bir Roman. Yine Roman bir oğlancığı, ayı oynatıp dans ederken keşfediyor. Ailesinden satın alıp yetiştiriyor ve namlı köçeklerden biri haline getiriyor: Can İbo Şah. “Dans Etmek Ya da…” bize Baba Nazlı ile Can İbo Şah’ın hikâyesini, dönemin ünlü meddahlarından Burnaz Ali üzerinden aktarıyor. Burnaz Ali, bu hikâyeyi, 1711 yılında, Edirne’de Aynalı Kahvehane’de bir ay boyunca ballandıra ballandıra anlatıyor. İzleyiciler arasında bulunan Edirne’li Üveys Çelebi hikâyeyi defterine kaydediyor. Bu defter Reşat Ekrem Koçu’nun eline geçiyor. Ekrem Koçu, hikâyeyi kısa roman olarak yeniden yazıyor ve 1947 yılında yayınlıyor. Ayrin Ersöz, bu kısa romanı okuyor ve Baba Nazlı ile Can İbo Şah’ın hikâyesini, 2010 yılında Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında İKSV’nin Salon’unda bize aktarıyor. 1700’lerden 2010’lara hikâyeler ve hikâyeciler… Aynalı kahvehanelerden, festival salonlarına taşınan bir anlatı ve dans sanatı… dönüşen, değişen İstanbul imgesi.

 “Sağ kolunu avuç içi yere bakacak şekilde omuz hizasına kaldır.” “Dans Etmek Ya da…”, verilen teknik komutlara uyarak hareket eden ve soyut bir hareket dizgesi yaratan bir dansçı ile başlıyor. Bu, hiçbir anlamsal içeriği olmayan bir dans cümlesi. Bizim için tanıdık olana kadar bu cümleyi izliyoruz. Sonra diğer dansçı geliyor ve farklı bir zamanlamada, aynı hareketleri yaparken bir yandan da hikayeyi anlatmaya başlıyor. Yere bakan avuç içi, çocuk Can İbo Şah’ın başını okşuyor. Boynu kavrayan parmaklar, onu sıkan kemende dönüşüyor. Soyut hareket dizgesi usulca, biz ne ara olduğunu anlamadan, Ayrin Ersöz’ün anlattığı 17. yüzyıl hikâyesinin cümleleri haline geliyor. Can İbo Şah’ın imgesi yavaşça, sahnede sürekli hızlanan bir ritimle dans eden Bengi Sevim’in bedenine yerleşiyor. 21. yüzyılın bu ‘çağdaş dansçısı’ ile 17. yüz yıl ‘köçeği’, sanki sahnede birlikte dans etmeye başlıyor.

Dansçının arkasındaki perdede eski bir İstanbul gravürü var. Tarihi Yarımada’dan oluşan bir İstanbul’u gösteriyor bize. Pera, sağda küçücük bir lekeden ibaret. Şu anki İstanbul algıma o kadar uzak bir görüntü ki bu, gravüre uzun uzun bakarak Beyoğlu merkezli İstanbul algımı kırmaya, zihnimi Baba Nazlı’nın, Can İbo Şah’ın İstanbul’una ışınlamaya çalışıyorum. Evrim Demirel’in ‘mekan kuran’ müziği ve Ayrin Ersöz’ün etkileyici sesi yardım ediyor. 1700’lerin İstanbul’u sesler ve kokularıyla, iskeleleri ve kayıkhanelerini çürüten ıslaklığıyla, zihnimde açılan perdede beliriyor. Meddah Burnaz Ali’nin hikâyesinin geçtiği İstanbul ile benim İstanbul’um üst üste biniyor, iç içe geçiyor. Kadınların, toplum önünde dans etmesinin yasak olduğu bir İstanbul bu. Dans etme dürtüsünü yenemeyen ya da para kazanmak için başka şansı olmayan, Roman kadınlar, erkek kılığında dans ediyor. Kadınların erkek kılığında toplum içine karışmasının cezası ise ölüm. Boğularak öldürülmüş gencecik çengilerin yol kenarlarında asılı bedenleri, ibret-i alem için teşhir ediliyor. Eğlence sektörünün ana damarını Romanlar besliyor. Osmanlı paşalarının dillere destan düğünlerini Roman müzisyen ve dansçılar şenlendiriyor. Romanlar, o yıllardan bu yana Balat ve Sulukule’de yaşıyor ve o günlerden bu güne İstanbul’u eğlendiriyor.

 Ayrin Ersöz’ün “Dans Etmek Ya da…” isimli ‘anlatı’sını izlerken, teknoloji öncesi devirlerde insanları, kahvehanelerde ya da divanhanelerde, haftalar boyunca anlatılan bir hikâyeyi dinlemeye iten ‘şeyin’ ne olduğunu anladım. Anlatılan bir hikâye, insan zihninde nasıl canlanır; insan ruhu o hikâyenin mekanına ve zamanına nasıl göçer, anladım. Soyut, anlamsız bir ‘çağdaş dans cümlesi’ ile başlayan gösterinin bir yerinde, bu 300 yıllık hikâyenin yabancı karakterleri, benim bildiğim, tanıdığım canlı karakterlere, onların İstanbul’u benim İstanbul’uma dönüşüvermişti. Bu yüzdendir ki gösterinin sonunda, İbo Şah’ın ölümü ile yıkılan günümüz Sulukule’sinin görüntüleri eş zamanlı sunulurken ağladım. Değişen, dönüşen, yıkılan, yok edilen bir kültüre… Geçmişte ve bu gün yiten yok olan, harcanan hayatlara ağladım.

Ayrin Ersöz çok şaşırtıcı bir şekilde, son derece basit bir kurgu ve sade, süslemesiz bir malzemeyle, bir 17. yüzyıl hikâyesini, bugünün seyircisi için ‘canlı’ kılmayı başarıyor. Şaşırtıcı, çünkü hikâye anlatmak pek de ‘çağdaş dans’ın işi değil aslında. Tiyatro’nun artık yapamaz olduğu, yapabileceğine dair umudun da kalmadığı bir zamanda, klasik bir meddah hikâyesinin, çağdaş dans disiplini tarafından sahipleniliyor olması şaşırtıcı. Geleneksel bir anlatıcının yaratması gereken etkiyi yaratabilmesi daha da şaşırtıcı diyebilirim… Ama aslında değil elbette. Çünkü bir hikâye, içine yerleşebileceği ‘boş alana’ ihtiyaç duyar her zaman. Seyircinin, hikâyeyi kendi zihninde görselleştirebileceği bir soyutlamaya ihtiyaç duyar. Böylece her seyirci, aktif bir zihinsel katılımla, kendi ‘seyirlik’ini ‘o anda’, ‘şimdi’de yaratabilecektir. Geleneksel seyirlik sanatlarımızla, ‘çağdaş gösteri’ arasındaki ilgi çekici bir ortaklık, paralellik olarak vurgulamak gerekir bu noktayı. Gerçekçi tiyatro, sinema ve televizyon bu görselleştirmeleri bizim adımıza yapmaya başladığından beri bu zevkten mahrum yaşıyoruz. Şimdi, sahne sanatları alanında, soyutlamadan vazgeçemeyen tek disiplin olarak çağdaş dansın bunu başarabiliyor olmasına şaşmamak lazım. Aynı nedenle, hikâye anlatma geleneğimize ilgi duyuyor oluşuna da sevinmeli.

Son on yıldır, çağdaş dans disiplininden aldığı etkiyle yeni bir gösteri estetiği kurgulamaya çalışan ‘çağdaş gösteri’, tekstin değişemeyen, yenilenemeyen, genişletilemeyen sınırları içine sıkışmış ana akım tiyatroya güçlü ve etkili bir alternatif yaratıyor. Ve unutmayalım ki bunu bol ödenekli, bol kadrolu, bol imkânlı kurumların yanında, tamamen bütçesiz, ödeneksiz, desteksiz yapıyor. Ve çoğunlukla tamamen desteksiz hazırlanan bu gösteriler bütün Avrupa şehirlerini dolaşıyor. Sanatçılarımız sürekli olarak Avrupa’da ders veriyor, residency programlarına katılıyor ya da oyunlar sahneliyorlar. Kültür Bakanlığı’nın bu sanatçılara ve topluluklara haklarını, en azından Avrupa’daki temsiliyetimiz açısından, bir an önce teslim etmesini bekliyoruz.

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Şule Ateş

Yanıtla