“Mecburiyetten yapmıyorum”

Yetkin Dikinciler, Theodoros Terzopoulos’un yönettiği ‘Zincire Vurulmuş Prometheus’la Rumeli Hisarı’nda sahnede.

Tiyatroda, sinemada, televizyonda her an her yerde karşımıza çıkabilecek bir oyuncu Yetkin Dikinciler. İzleyicilerin büyük bir kısmı onu ‘Babam ve Oğlum’, ‘Ulak’ ve ‘Mavi Gözlü Dev’ gibi filmlerle sinemada, ‘Eşref Saati’ ve ‘Aile Saadeti’ gibi dizilerle televizyonda tanımıştı ama tiyatroseverler ‘Kısasa Kısas’, ‘Kaygusuz Abdal’, ‘Müfettiş’, ‘Dünyanın Ortasında Bir Yer’ gibi oyunlarla Dikinciler’i önceden keşfetmişti. Uluslararası tiyatro yapımlar da cabası. İstanbul üniversitesi Felsefe bölümü üçüncü sınıfta okurken Yıldız Kenter’in yönlendirmesiyle oyunculukta karar kılmış ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tiyatro Bölümü’ne girmiş. 41 yaşındaki oyuncu 15-16 yıldır da Devlet Tiyatrosu (DT) kadrosunda.

Şimdilerdeyse büyük bir tiyatro projesiyle geliyor izleyici karşısına. İstanbul ve Ruhr 2010 Ajansları ile Atina Festivali’nin ortak yapımı ‘Promethiade’ projesinin ikinci oyunu ‘Zincire Vurulmuş Prometheus’ yarın, Salı ve Çarşamba günleri Rumeli Hisarı’nda (26, 27 ve 28 Temmuz) izlenecek. Yunan ve dünya tiyatrosunun duayenlerinden Theodoros Terzopoulos’un yönettiği oyunda Yetkin Dikinciler, insanlığa ateşi yani bilimi, sanatı, uygarlığı armağan eden Prometheus efsanesini oynuyor.

Terzopoulos ilk kez, 1999’da İstanbul DT yapımı olarak sahnelenen ‘Kısasa Kısas’ta Yetkin Dikinciler’i izlemiş. Ardından Dikinciler’e birlikte çalışmayı teklif etmiş. İlk buluşmaları yine 1999’da sahnelenen ‘Herakles Üçlemesi’ olmuş. Ardından ‘Philoctetes’ ve şimdi de ‘Zincire Vurulmuş Prometheus’ gelmiş. Öte yandan Zuhal Olcay, Sedef Avcı, Haluk Piyes gibi isimlerin de yer aldığı ‘Umut Çocukları’ adlı, önümüzdeki sezon izleyici karşısına çıkacak yeni dizisi var. Sohbet için bahane bol.

Felsefe okurken Yıldız Kenter’le karşılaşmanız ve oyunculuğa başlamanızdan başlayalım mı?

İnsan soru soran bir varlık. Var olana, hayata, sonsuzluğa dair. Bir tek kendisi sormuyor bu soruları ve bunlar sistematik olarak sizin şu kısa hayatınızdan çok önce sorulmaya başlamış zaten. Ve bir okulu vardı, ben de liseden sonra felsefe bölümünü tercih ettim. Okurken Çarşamba günleri Yıldız Kenter tiyatro kursları verecek dendi, biz de arkadaşlarla gittik. İlkokuldan itibaren temsillerde yandan yandan oynuyordum. Yıldız Kenter bize metinler dağıttı, çalışmaya başladık. Bu sırada çok mutlu olduğumu hissettim, bu mutluluğumu Yıldız Kenter de gördü ve yavaş yavaş “Yetkin bu işi yapmayı düşünür müsün” demeye başladı. Ben de “Düşündüğüm için buradayım” yanıtını verdim. “Yok” dedi, “Hani profesyonel olarak iş edinmek ister misin?” Ben de “O iş nasıl oluyor” dedim. “Yavrum okulu var, sınavına girip okuyacaksın, tiyatrocu olacaksın. Bu iş sana iyi gelir, sen de bu işe iyi gelirsin” dedi.

Okul eğitimi almış oyuncular genelde tiyatro yapmak ister.

Yok yok, oyunculuk yapmak ister. Tiyatro oyunculuğun seyirciyle birebir paylaşıldığı bir alandır. Bunun kamerayla buluşan yanları da vardır. Kimi kez sinema, televizyon filmi, bazen reklam, yüzünüzün görünmediği bir seslendirme bile sizin oyunculuğunuzun gerçekleştiği bir platformdur. Dolayısıyla tabii ki tarihsel olarak baktığınızda bizim ülkemizde televizyon ya da sinema üretimlerinin bu kadar çok olmadığı dönemlerde ben sahnede olmak için bu işi seçtim. Ama oyunculuğun başka temas kurduğu noktaları gördükçe, oralarda da oyunculuk yapabilme şansı keşfedildikçe ve daha çok insanlara ulaşabilme şansı da elde edince, e neden bunlardan mahrum kalasınız ya da neden seyirciyi o buluşmadan mahrum bırakasınız?

Belki bu biraz özel tiyatrosu olanlar için geçerlidir ama, para kazanmak ve tiyatrolarını ayakta tutabilmek için dizi yaptıklarını ve asıl gönüllerindekinin tiyatro olduğunu söylerler.

Ben hiçbir zaman diziyi para için yapıyorum demiyorum, çünkü ben bir ticaret yapmıyorum. Yine oyunculuğumu yaparak ekmeğimi kazanıyorum. İster dizide, ister sinemada, ister tiyatroda. Benim için değişen tek şey onların fiziki koşulları.

Dizi izleyicisi tiyatroya gitmiyor, tiyatro izleyicisi dizi izlemiyor, buna sinemayı da dahil edebiliriz. Fakat, siz bunların hepsinde varsınız ve yer aldığınız her projede de izleyicilerin beğenisini toplayan bir oyuncusunuz.

Bu cümle bana ipucu verdi, “Herkesin beğenisini toplamak”. Bütün bunları herkesin beğenisini toplamak için değil, beğendiğim şeyleri yapmak için yapıyorum. ‘Eşref Saati’ndeki Sarı Eşref’i beğendiğim için oynuyorum. ‘Mavi Gözlü Dev’deki Nâzım Hikmet rolünü çok arzuladığım için oynuyorum. Ya da ‘Profesyonel’ oyununda o yayın yönetmeni adamı çok arzu ettiğim için oynuyorum ya da ya da… Ve emin olun kimse kimseye bir şeyi zorla oynatamaz, onun için de şurada yüzleşmemiz lazım, “Ya ben bunu mecburiyetten yapıyorum…” Hayır, yapmıyor! Yapılmamalıdır, yapıyorsa günahı boynuna. Yani hiçbir zaman yaptığı şeye “ben bunu istemeden yaptım, kusura bakma” dememeli kimse.

Peki DT çatısı altında böyle seçme özgürlüğünüz oluyor mu?

DT’nin bir işleyişi var, tabii ki repertuar kurulu o oyunu belirler. O yıl, o şehirde sahneleneceği belli olur, idari kadro da sizi o oyuna ister, oynamanızı arzu eder. Ama orada dahi yaratıcı olarak şu hakkınız var: “Ben bu rolü çıkaramam ya da buluşamıyorum”. E bu da gözardı edilebilecek bir şey değil. Sonuçta insanla yapılan bir iş bu, makine değiliz düğmeye basınca hadi bunu bir çıkar… Çıkaramıyorsam çıkaramıyorum, gel öldür o zaman, n’apiyim?

Biliyorsunuz yakın zamanda da dizilerdeki çalışma koşullarının zorlukları geldi gündeme.

Evet, hâlâ gündemde. Tiyatronun kuralları belli, bir kere tiyatroda temsil saati diye bir şey var. Temsil çıkarmadan önce provalarımızın saati, yeri bellidir. Bu dünyanın her yerinde böyle. Hadi kurumsal diyelim ona, ama tabii ki her hafta bir yayın yetiştirildiği, İstanbul kazan biz kepçe dolaştığımız düşünülürse, bir dizi çekimi için orada artık zaman sizin yarıştığınız bir şey. Uykunuzdan da, yemeğinizden de, özel hayatınızdan da feragat etmeniz gereken bir çalışma dönemi. Dolayısıyla biraz daha insafsız, biraz daha zorlayıcı. Evet düşülmüş bir durum bu ama düştüğü yerden kalkabilir insan, direnç noktaları oluşturabilir kendine. En önemli dayanağı da yaptığı işin ahlakı. Sizden artık işinizin ahlakına halel getirecek bir şey istendiğinde onu yapmama hakkınız vardır.

Terzopoulos’la siz 99’dan beri zaman zaman biraraya geliyorsunuz, sizi bu kadar uzun süre birlikte çalışmaya iten şey neydi?

İnsanı arayan ve bugünün insanını bugün sahneye taşıyan bir oyuncu için arayış çok önemli. Çünkü ben bugünkü insanı yakalamak zorundayım ve sistemi olup bitenleri. Terzopoulos işte tam bununla ilgileniyor. Bundan binlerce yıl öncesinin metinleriyle, o değişmeyen tragedyaları tekrar didikleyerek, olayın özüne inmeye çalışıyor. Özünde değişmeyen tek travma var, insanın varoluşla ve tanrıyla mücadelesi. Terzopoulos bunu arayıp dururken, beni de davet ettiği sürece, ben de onunla çalışacağım. Çünkü kostümden ışıktan, dışsal etmenlerden arındırıp bütün çıplaklığıyla insanın ruhunu ve bedenini, seyirciyle antik metinler aracılığıyla buluşturuyor. Ama buradaki en önemli nesne oyuncunun ta kendisi. Bir metni prova ederken, aslında ondan bir saat önce, Terzopoulos’un yöntemini çalışıyorsunuz. Yani çalışma aslında, çalışmanın öncesinde başlıyor. O da sizin gerçekten elinizin, ayağınızın titremesine ve boşalmasına neden oluyor. Beden kendi aklıyla çalışmaya başlıyor, ilkel insan gibi. Rol artık gündelik tiyatro yöntemlerinin alışkanlıklarıyla değil, daha çok ilkel oyunculukla çıkıyor. Bu çok heyecan verici, çünkü bizden özellikle devlet ve şehir tiyatrolarında, televizyonda hep bilineni vermemiz isteniyor. “Zaten şöyle bir yöntemi var hadi onu yapıver.” Onu zaten yapıveriyoruz, sol cepten çıkıyor o. Halbuki Terzopoulos ceptekini değil, cebi de değil, cebin bulunduğu pantolonu da istemiyorum.

Madem başka türlü bir oyunculuk arayışı içindesiniz Devlet Tiyatrosu’nda ne kadar mutlu oluyorsunuz?

Orada da kendim olmaya çalışıyorum. Orada da isteneni, istendiği kadarıyla yapmayacaksınız tabii ki. Sizin yorum ve önerme hakkınız var. Ne mutlu ki ben de şu ana kadar öyle yönetmenlerle çalıştım.

Prometheus’ta ‘Yiğidim Aslanım’ şarkısı da varmış…

Bir şarkı olarak yok. ‘Zincire Vurulmuş Prometheus’ta acıklı işkence sahnesi var. Terzopoulos, Prometheus olarak benden bir acı karşısındaki yakarış gibi bir şeyler mırıldanmamı istediğinde aklımıza bir sürü şey geldi. Birdenbire fark ettik ki, Theodorakis’le Zülfü Livaneli’nin birlikte söyledikleri ‘Yiğidim Aslanım’ var, ‘Şu sılanın ufak tefek yolları / Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri’ diye. Metafor olarak çok uyuyor sahneye; “Düştüğünüz yerden kalkabilirsiniz”i seslenmek için bu melodik yapıyla seslenmeye çalıştık. Ama asla orada Prometheus şarkı söylüyor olarak kodlamadık, melodik yapının oyuna katkısı olarak bu sözleri ve bu melodiyi seçtik. Çünkü bu sözlerde bir uyum da var.

“Hayattaki arayışımı Prometheus rolüyle buldum” demişsiniz, oyunla ilgili verdiğiniz bir söyleşide…

O cümle dönüşmüş, o Sibel Hanım’ın yorumuyla (Taraf gazetesi 15.07.2010 Sibel Oral). Şimdi Prometheus yorumunda Terzopoulos’un çıkış noktası, “Tek çarenin oradan buradan sözler dinlemek yerine inandığın şeyi kendini feda etmek uğruna yapabilmek”ti. Benim de böyle düşündüğümü, hâlâ da çarenin bu olduğuna inandığımı belli etmek istediğim bir cümleydi o. Yani hayatta var olmak için aradığım düstur, yani kendini feda etmeyi göze alabilmek, Prometheus’un bu yorumuyla örtüşüyor anlamına gelir.

Peki, Türk izleyiciler Terzopoulos’un ‘Zincire Vurulmuş Prometheus’ yorumunu hangi nedenden dolayı izlemeli?

Ne cevap verirsem vereyim iddialı olur, sadece şunu söyleyebilirim: Bir Yunan yarı tanrı yarı insan, bir titan Prometheus. Aslında bu coğrafyaya ait, ama farklı kültürünmüş gibi duruyor. Farklı bir kültürün kahramanı olmadığını görmek için gelsinler, bir kahraman olmadığını görmek için gelsinler. Çünkü, son dönemlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey bir kahraman, yani bizim yerimize birilerinin bir şeyleri yapmasını istiyoruz. Ve seyirci kahramanın kendisi olduğunu görmeye gelsin.

DT’de uzun yıllar sahnelenen, Müge Gürman’ın sahneye koyduğu ‘Müfettiş’ oyununda sizin unutulmayan bir sahneniz var. Gittiği kasabada müfettiş olduğu zannedilen karakter olarak siz, yere serilmiş bir paltoyu takla atarken giyip ayağa kalkıyordunuz. Herkes şaşkınlık ve hayranlıkla bakıyordu.

Türk insanının bir maaşla ne taklalar atıp hayatını idame ettirdiğini düşünürsek benim taklam hiç kalıyor orada (gülüyor), o insanlara adanmış bir takla olsun. Tabii işin esprisi bir yana Müge Gürman’ın rejisi içinde Müfettişin artık kendisi Müfettiş zannedildiği için, hani zannedilmek çok önemlidir ya, birisi aman abi sen şöylesin böylesin dedikçe siz de ona inanmaya başlarsınız. Öylesine çılgın, her şeyi yapabileceğine inanıyor ya Müfettiş, Müge orada çok sıradışı bir şey yapsın müfettiş dedi, herkesin ağzını açık bırakacak bir şey. E taklayı bulduk.

Bunun oyunculuk yeteneğiyle pek ilgisi olmadığını düşünmüştüm…

Şöyle var: Rahmetli Oğuz Aral, karikatürist edebiyatçı yönü dışında bizim pandomim ve hareket akrobasi hocamızdı okulda. Onun hareket derslerinin önemi var. Çünkü oyuncu sadece bir sporcu gibi hareket etmez, insanın her haline girebilmek, bürünebilmek için hareket eder. Vücudunu o derece olanaklı kılabilmelidir, çünkü yönetmen günün birinde sizden takla atmanızı isteyebilir.

Yeni diziniz, ‘Umut Çocukları’nda nasıl bir karakter olarak çıkacaksınız izleyici karşısına?

Kimsesiz çocukların neden itelenen konumunda kalmak zorunda olduğunu irdelemeye çalışan, sosyal sorumluluk yönü yüksek, ama bunu dramatik açıdan anlatmaya çalışan bir proje olacak. Ben de polis o çocuklarla uğraşırken, onların gerçekten çocuk olduklarını polislere de kamuoyuna da anlatmaya ve o çocuklara sahip çıkmaya çalışan bir yurt müdürünü oynayacağım, Mehmet adında. Çocukların Memo diye seslendiği, onların kahramanı olacak belki de, bir karakteri canlandıracağım.

Gönül Koca

Radikal İki