Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü

İzmir Devlet Tiyatrosu’nda Murat Karasu rejisiyle sahnelenen, Bulgar şair ve oyun yazarı Stefan Nedelchev Tsanev’in Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü oyunu içerdiği varoluşçu, absürd ve kara komedi özelikleriyle modern insanın tüm açmazlarına ve kadim yazgısıyla olan mücadelesine Jeanne d’Arc gibi tarihsel bir kişilik aracılığıyla tanıklık ediyor. Oyun metninin güçlü kurgusu ve ince alayı Murat Karasu’nun ustalıklı bakışıyla birleşince ortaya insanın varoluş mücadelesi verdiği din, egemen ideoloji, kahramanlık kültü, savaş, ahlak, onur, kurban, utanç ve inkâr gibi kavramlar dolayımında açığa çıkan pek çok gerçeklik biçimi sahne üzerinde yaşamsallık kazanıyor. Oyunda Jeanne d’Arc’ı Şebnem Doğruer, Tanrı’yı Sadık Yağcı, Cellat rolünü ise Cemalettin Çekmece sahneye taşıyor. Dekor tasarımı Ethem Özbora’ya, kostüm tasarımı Yıldız İpeklioğlu’na, ışık tasarımı ise Yakup Çartık’a ait olan oyunda yönetmen yardımcılığını ise Nevzat Hakan Dönmez üstlenmiş.

Tsanev hem Sokrates’in Son Gecesi’nde hem de Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü’nde birbirlerini bütünleyen ikili bir dolayımlama aracılığıyla benzeş izlekler üzerinde yoğunlaşan bir yazar. Biraz da Bernard Shaw’ın hep niyet ettiği bir edimi gerçekleştirme imkânına sahip olmuş. Shaw’ın Ermiş Jeanne üzerine yazdığı o uzun önsözünde açığa çıkan niyetinin gecikmiş bir gerçekleşimi olarak da okunabilir Tsanev’in yapıtı. Her iki oyununda da Tsanev demokrasi, iktidar, savaş ve adalet gibi kavramları yedeğine alarak ölümün eşiğindeki insanın tüm açmazlarını sorgulama yoluyla açığa çıkartıyor. Jeanne d’Arc figürü bu anlamda okuyucusunu, seyircisini şaşırtan böylesi bir düzlem içerisinde yer almasıyla da yazarın elinde oldukça özgür bir bağlama oturmuş.

Bu bağlamı oluşturan tarihsel kurgu Fransa ve İngiltere arasındaki Yüzyıl Savaşları’nda Bernard Shaw’ın deyimiyle “kimselere benzemeyen, dikbaşlı Jeanne”ın ortaya çıkmasıyla başlar. 1431’de henüz 19 yaşındayken sapkınlıkla, cadılıkla, büyücülükle suçlanarak yakılır. 1456’da hakkındaki suçlamalar geri alınarak temize çıkartılır. 1904’de saygıdeğer kişiler arasına alınan, 1908’de ise kutsal kılınan Jeanne d’Arc nihayet 1920’de “azize” ilan edilir. Jeanne d’Arc tarihsel bir kişilik olarak aslında Hıristiyan tarihinin de önemli savaşçı ermişlerinden biridir. Koyu bir Katolik olmasına rağmen Shaw onu ilk Protestan şehit olarak görür. Bütün bunlar bir yana onun kadın kimliği, şövalyeliği, erkek giysileri giyerek kadınlığını yadsıyan ve milliyetçiliği ilk yayanlardan birisi olması da kayda değerdir. O nedenle Shaw’ın gözünde eğer Jeanne kötü yürekli, bencil ya da budala olsaydı, tarihe geçen en çekici kişilerden biri olarak görülmesi şöyle dursun, lânetle anılırdı. Yeteri kadar yaşlı olsaydı da haksız çıkararak küçük düşürdüğü adamlar üzerinde nasıl bir etki yarattığını bilse, onları pohpohlayıp yola getirmeyi öğrenseydi Kraliçe Elizabeth kadar uzun yaşayabilirdi. Ama öyle dümenler çeviremeyecek kadar gençtir, köylüdür ve toydur. Sokrates’le olan farkı da burada ortaya çıkar: O insanların kafaları üzerinde ağır ağır işleyen bir düşünce adamı iken Jeanne bedenini şiddetle harekete geçiren bir eylem kadınıdır. İşte bu nedenle Jeanne d’Arc iyice büyümeden yok edilmiştir. Sokrates baldıran zehrini içmiş, İsa çarmıha gerilmiş, Jeanne da bir kazığa bağlanarak yakılmıştır. Jeanne’ın bu anlamda prototipi İslam peygamberidir. Esir düşmenin şehitlik demek olduğu bilgisine sahip olmaktır bu. Jeanne d’Arc yakıldığı vakit sevinmeyen pek olmamıştır. Rouen Katedrali’nde Fransa’nın kralı olarak ilan ettiği VII. Charles da bunların arasına dâhildir. Shakespeare’in VI. Henry’de çizdiği Jeanne d’Arc tam da bu suskun gerçekliğin dillendiği bir zemine yataklık eder. Shakespeare’in İngiliz tarih bilgisinden ve temayüllerinden hareket ettiğini düşünürsek Jeanne’ın bayağının bayağısı bir sokak kadını, şeytanın buyruğunda hareket eden birisi olarak betimlenmesi enikonu bu tarihsel Jeanne d’Arc figürünün nasıl alımlandığı hakkında bir kesinliğe götürebilir okuyucuyu. Belki de “hangi Jeanne d’Arc?” sorusunun sorulma vakti gelmiştir.

Tsanev’in Jeanne d’Arc’ı bir nedamet sahnesiyle karşımıza çıkar. Cellatla birlikte Tanrı’nın on emrinin muhasebesinin yapıldığı sahnede Jeanne d’Arc rolünü kusursuzca yerine getirmeye çalışan, gerçek Jeanne adına onun tüm özünü ve sözünü inkâr edecek kişi zinadan ölüm cezasına çarptırılmış seyyar bir tiyatro kumpanyasının aktristi olan neşeli Jeannet’tir. Umutsuzca hücresinde ateşe atılacağı günü bekleyen Jeannet’in yanına Peder Ladvenü gelerek “mahkemede Jeanne d’Arc’ı oynarsan hayatını bağışlayacağız!“, demiştir. Oyun bu noktadan sonra başlar. Sahte Jeanne d’Arc’a kelime kelime, replik replik, sahne sahne bu oyunu oynaması için hamasi nutuklar yazılmıştır. Her şey başlangıçta çok güzeldir. Ne var ki hücresinde provasını yapan sahte Jeanne d’Arc’ın gerçek Jeanne d’Arc’ı öldürmeye hakkının olup olmadığı sonucuna varması Tanrı ile yaşadığı bir dizi tartışmanın sonrasında gerçekleşir. Gerçek Jeanne d’Arc ise Fransa için İngilizlere karşı savaşırken ölmüştür. Piskopos ve peder Ladvenü tarafından kendi iktidarlarının sürekliliğini sağlamak için düzenlenen bu oyunda herkes bir inkâr sayesinde amacına ulaşmış olacaktır. Jeannet’in yapması gereken de yakılacağı sırada halkın ve mahkeme heyetinin önünde yalvarmak ve tüm eylemlerini inkâr etmek olacaktır:“Ben, Jeanne d’Arc, Domrémyli çoban kız, Bakire, Bakire Jeanne, Domrémyli Jeanne, Orléanslı Bakire, Fransa’nın Bakiresi. Ben cahil ve akıldan yoksun zavallı kız, bağışlanmam için yalvarıyorum. Hepinizin önünde diz çökerek, bana kilise ve sivil yasaları çiğneten gururumdan dolayı pişmanlık duyduğumu, haklı olarak beni yargıladığınız 70 ölümcül günah önünde suçlu olduğumu itiraf ediyorum”.

Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü’nün çapraz ilişkilerle kurulu yapısı onu tek başına birey ve erk sarmalında dönenip duran güç sorununun bir yazgı olarak kabullenilemeyeceği noktasına götürüyor. Hem Jeanne d’Arc imgesinde hem de Jeannet’in kişiliğiyle sorgulanan bir gerçeklik düzlemidir bu. Seyircisini hayrete düşürmeyi seven Tsanev’in öncelikli derdini de Jeanne d’Arc’dan daha çok doğruluğun, erdemin, idealleri uğruna yaşamını feda etmenin tamamen insani bir durum olduğunu, insanın özgürlüğü noktasında bu türden bir insani ilgiye gereksinim duyulması oluşturur. Yazarın Jeannet aracılığıyla kurmuş olduğu yapı Jean-Paul Sartre’ın Saygılı Yosma oyunundaki Lizzie’nin yaşadığı kararsızlık, doğru olanı yerine getiremeyişindeki tüm baskı unsurları Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü’nün varoluşçu izleklerini de belirginleştirmiş oluyor. Bu anlamda Tsanev’in tüm oyun boyunca ele aldığı izlekler ve kavramlar dolayımında Sartre’çı bir varoluşa ve absürditeye yakın durduğunu söylemek pekala mümkün. Fakat oyuna egemen olan utanç, seçme, zorunluluk, inkar etme gibi edimlerin pek çoğu sözel düzlemde kaldığı için varoluşsal bir kendini özgür kılmanın nesnesi haline gelemiyor. Jeannet başlangıçta Sartre’ın oyunlarındaki gibi bir “kötü niyet”e sahiptir. Kötü niyet kişinin kendi kendini aldatması durumudur. Kendini aldatan kişi pişmanlık duyar ve hiçbir şekilde özgür değildir.

Fakat Jeannet hem kendi özgürlüğü hem de Jeanne d’Arc’ın özgürlüğü için ölüme gider: “Jeanne d’ Arc’ı öldürmeye hakkım yok benim. Rolümü sonuna kadar oynayacağım… Ben Jeanne d’ Arc’ım. İşte buradayım! Ben; Bakire, Bakire Jeanne, Orleanslı Bakire veya Fransa’nın Bakiresi denilen Domremyli Jeanne d’Arc’ım! Halkımı kölelikten kurtarmam için gönderdi beni Tanrı! Başını dik tut, Jeanne! Son kahramanlığının anı geldi. İnkâr etmemek, edememek için öl, Jeanne! İnkâr edersen, sen sonsuza dek ölüsün! Yaşamak için, öl, Jeanne d’Arc! Cellat, tutuştur ateşi!”. Böylece özgür olduğunun farkına varır. Çünkü özgürlüğü kaçınılmaz bir zorunluluk olarak kendini dayatır. Zaten Tanrıyla olan son diyaloglarında kendi ölümü pahasına da olsa doğru olanı yerine getirmesi gerektiğinin farkına varır. Dünyanın karşısına çıkardığı tüm öznelliklere, olasılıklara ve çelişkilere meydan okur. Kararını verdiği an artık kendi varlığının da farkına varmıştır. Hiçlik düşüncesiyle karşı karşıya geldiğinde artık kendi yazgısını da kendi elleriyle belirlemiştir. Jeannet yazgısını Jeanne d’Arc gibi eylemiyle varolarak saf dışı bırakır. Kendi şimdisinde artık kendi yaşantısının hiçbir izi yoktur. Özgürce seçimini yaptığı için kendi sorumluluğunu üstlenir. Başlangıçta kendisini aldatan Jeannet artık özgür biridir. Zira dünyayla ilişkisinde insan hiçbir şeydir; bu yüzden ölümü hayata, olasılığı zorunluluğa, anlamsızlığı anlamlılığa çevirmek ona uygundur.

Jeanne d’Arc’ı bu yönelişleriyle sahneye üstün bir performansla taşıyan Şebnem Doğruer tüm oyun boyunca hem Tanrı rolündeki Sadık Yağcı hem de Cellat rolündeki Cemalettin Çekmece ile aynı canlılığı sürdürmeyi bildi. Oyunun sahne plastiğinin her türlü oyunu kurmaya olanak tanıması şüphesiz oyuncular için de önemli bir unsurdu. Sahne dekorunun işlevselliği, zindan kapsının kızaklı oluşu, Tanrı rolündeki Sadık Yağcı’nın sahneye haçlı sürgülü kapıdan girişi, Cellat rolündeki Cemalettin Çekmece’nin de mahzendeki oyunları hep sahne tasarımının oyuna kattığı özgüllüğün bahsedilmeden geçilemeyecek olan birkaç yansımaydı. Işık tasarımı ile oluşturulan görsel zenginlik de ayrıca oyunun kurgusunu bütünleyen bir yapıya sahipti.

Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü, insanın başkaldırısı ve zaferiyle mi sonuçlanıyor? Elbette hayır. Jeannet’in kendi isteğiyle ölüme gitmesi Jeanne d’Arc imgesini her ne kadar yüceltiyor ve koruyorsa da nihayetinde bu ölüme gidiş sonsuz bir döngünün de devam ettiğinin en belirgin işaretlerini sunuyor seyirciye.

Ayraç Dergisi’nin Mart 2010 tarihli 6. sayısında yayınlanmıştır.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: