Şeyh Bedrettin Destanı, Vera’nın Şoförü ve Mustafa Ata

Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nda Şeyh Bedrettin Destanı isimli derleme oyunu hazırladığım ve yönettiğim zaman 24 yaşında idim.

Oyunun görselliğini sağlayan ögeler: sofitadan düşen renkli saten bezler, arkadaki düz platforma bağlanan iki yandaki eğimli platformlar, tam sahne ortasında yukardan sarkan yağlı bir kement, seyirci arkasına yerleştirilmiş timpani idi.

Sahnenin duygusal yapısına göre saten bezlerin renkleri değişiyor ve işi biten saten bez, sahne sonunda dalgalanarak sahne üzerine düşüyordu.

Oyun sonunda Şeyh Bedrettin eğik platformdan düz platformun ve sahnenin tam ortasındaki sofitadan inen yağlı kemendin önüne geri adımlar atarak kendi ayakları ile geliyordu. Geri adımlarla zaman ile ilgili bir çağrışım yapmak istemiştim. Devran dönecek ve her şey yeniden yazılacaktı. Bir anlamda tarihin tekerrürüne yapılan bir gönderme idi. Bedrettin’i ancak Bedrettin öldürebilirdi.

Börklüce ve Torlak, köylerden insan toplamaya çıktıklarında, timpaninin gittikçe artan vuruşları ile seyirci arkasından bağırarak sahneye çıkıyorlardı.

…………

Vera’nın Şoförü filmini seyrederken bir sahne dikkatimi çekti.

Sahne, bir gemi güvertesinde başlıyor. Kızlı erkekli bir grup içki içip, dans ediyorlar. İlişkiyi ilerleten bir çift alt kamaraya iniyor. Orada bir sahne önce aşağılandığı için saklanmış Vera’nın şoförü var. Çift ilişkiyi ilerletirken bir kenarda duran şoförün uyarısı ile toparlanıyorlar. Bu arada şoförü takip ederek kamaraya Vera giriyor. Dışarı doğru çıkan çifti gören Vera erkeği tokatlıyor. Çift gittikten sonra Vera kamarada bir şey arıyor ve buluyor. Bu onun birkaç sahne önce kaybettiğini söylediği yüzük. Yanında kadınla yukarı çıkan erkek de birkaç sahne önce kışla gibi bir yerde Vera ile göz göze gelen ve telaşla uzaklaşan kişi.

Vera’nın başından geçenleri bu dolaylı yansıtma ile öğreniyoruz. Yeni kahramanların eklenmesiyle olay tekrar edilerek hikaye bütünleniyor. Bu elbette bir geri dönüş ile verilebilirdi. Ama bu şekli ile zamansal git gel yapılmıyor, sahneler birbirini besliyor, bir birikim sağlanıyor. Anlıyoruz ki Vera “o erkek”le böyle bir atmosferde kamaraya inmiş, ilişkiye girmiş ve hamile kalmış. O sırada da yüzüğünü düşürmüş.

Yönetmen film boyunca sahneleri aynı rahatlıkla planlıyor, arka arkaya diziyor. Yaptığı her şeyde daha önce yaşanmışlarla oluşan bir öğrenilmişliğin izi var. Ama bu salt yönetmene ait gibi durmuyor. Bu bir “ekol”ün yansıması.

Ama bu ekolde sinema, tiyatrodan ve diğer sanatlardan da esinleniyor, yardım alıyor. Aslında etkileşim karşılıklı. Örneğin Çehov sinemayı, romanı etkiliyor ve onlardan etkileniyor. Sanatçılar, birbirinin farkında.

……………….

Bugün tiyatromuzda gördüğüm anlatım biçimleri bizim gençlik çağımızda yaptıklarımızdan çok da ilerde ve farklı değil. Hiç değilse temel yaklaşımlar açısından. Hatta “amatör” denilen topluluklar yeniyi denemekte daha da cesur.

Mensubu olmayı hatırlamanın bana mutluluk verdiği “büo”, bizden sonra da tiyatromuzda mihenk taşı sayılan yeniliklerin başlatıcısı oldu. Tiyatro teorisi konusunda, “büo”da başlayan teorik çalışmalar zamanımızın önemli dergilerinden biri olan Mimesis’i yarattı. BGST, Boğaziçi Üniversitesi’nde yeşeren sanatı yaşatıyor. Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Kulübü Drama Komisyonu, tiyatro incelemeleri, temeli sağlam değerlendirme ve yorumlar yapıyor.

Gelenek devam ediyor. Görevi alan, sürekliliği sağlıyor. Boğaziçi Üniversitesi, içinde tiyatro bölümü olmamasına rağmen inanılması zor bir şeyi gerçekleştiriyor. Ama ne yazık ki örnekler çok değil. Olanlara da gereken ilgi gösterilmiyor.

Tiyatromuz, anlatım biçimi ile ilgili kendine özgü temel kurallarını oluşturamamış diye hissediyorum. O kurallar oluşmadan üzerine yepyeni bir anlatım biçimi koymak da zor. Yapılanlar kişiye bağlı/özgü ve de temeli olmayan ve temel oluşturmayacak ve de çoğunlukla başka birinden izler taşıyan (esinlenmiş) anlatım biçimleri.

Onun için bugün tiyatro yapan ve de konu ile ilgili kafa yoranlar, tiyatroda anlatım biçimine değiniyor ve hedef kitleye en kısa yoldan ulaşma yolları üzerine düşünüyor ve tartışmaya açıyorlar. Ama bu salt tiyatro ile olacak gibi değil. Ülkeye ait tüm sanatsal, tarihsel, folklorik vb gerçekleri bilmekle ve disiplinler arası iletişim ile mümkün.

………………….

Ülkemizde resim sanatı, anlatım biçimlerine ait kurallarını daha sağlam olarak oluşturmuş gibi duruyor.

Mustafa Ata’nın son sergisinde gördüğüm resimlerinde seçtiği anlatım biçimi ders niteliğinde.

Genel bir bakışla gördüğümüz renklerin uyumlu birlikteliği, resme bakmayı sürdürdükçe yerini anlamlı figür ve kompozisyonlara götürüyor seyredeni. Ama bunda algılayan ile birlikte tamamlanabilecek bir uyum söz konusu.

……………….

Sanat zaten kendine özgü anlatım biçimini yaratarak var olur. Kime, neyi, nasıl söyleneceği üzerine kafa yorarken ülkenin gerçeklerini de bilmek gerekli. Ancak o zaman her türlü fikir ve duygu, muhatabına en kısa ve doğru yoldan ulaştırılabilecektir. Sanat gerektiğinde muhalefet, gerektiğinde birleştiricilik görevlerini yerine getirmekte de bugünkü kadar zorlanmayacaktır.

Sanatçı, sanatı yoluyla bunu beceremiyorsa, kendisine “sanatçı” denmeyi de hak etmiyordur zaten.

melihanik.blogspot.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: