Tarkovski Bilmeden Tarkovski

Tarkovski’yi tanımıyorum. Bir türlü hemhal olamadığım için utandığım büyük kültür köşetaşlarından biri olduğunu hissediyorum sadece. Ama sanat üzerine yazdıkları sağda solda karşıma çıktıkça ilgimi çekiyor. İlk kez Mesele’de Osman Akınhay’dan okumuştum –galiba politik sanat ve tarafsızlık üzerine– iyi bir alıntısını. Neden yazmadım bir kenara, şimdi üzülüyorum. Bugün de bir blogda bir röportajını okudum.(*)

Bana büyük sanatçılarda görülen ‘Ben her şeyi çözdüm’cülük ona da yapışmış gibi geldi. Müphem bir tanrının sık sık boy gösterdiği konuşmalarında, “Picasso dünyayı kendi analizi, kendi entelektüel yeniden yapılanması adına boyar. Adının tüm prestijine rağmen itiraf etmeliyim ki sanata hiçbir zaman ulaşamadığını düşünüyorum,” gibisinden iddiası ne kadar büyükse temellendirmesi o kadar geçiştirilmiş ifadeler var. Aklıma Aziz Nesin’in günlüklerinde Odysseus Elitis’e verilen Nobel’i eleştirdiği yerler geldi. Kendisinin ondan iyi şiir yazdığını düşünüyordu vb.

Ama dedim ya, bunlar, ironisiz, “büyük” sanatçı. Söylediklerinin her yanını soru işaretiyle doldursan bile hem o sorularda hem de soru işaretsiz yerlerde cüsselerine münasip derinlikte laflar ettiklerini görüyorsun. Bunlardan bazıları:

İnsan sanat aracılığı ile umudunu dile getirir. Bu umudu dile getirmeyen, manevi temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur, bunlar ancak parlak birer entelektüel analiz olabilirler.”

Umut, sanatın ontolojisinde nerededir? Gerçekten de umutsuzluk üzerine kurulu koca bir külliyat var. Ama bu gökkubbede baki kalacak son seda varsa o ‘umut ilkesi’ bence. Bunun insanın varoluşuyla bir ilgisi var sanki. Daha iyiyi umut etmeseydik son insana kadar intihar etmemiz gerekirdi. Tartışılmaya değer tek felsefi mesele intihar mıdır, bilemeyeceğim Camus Abi ama, belli ki intihar etmeyen birkaç milyar insan sağda solda dolaşıyor. Konjonktürel olarak umutsuzluğa düşebilir insanlar, bunun üzerine büyük sanat eserleri de üretilebilir (Tarkovski’den farklı olarak sanatın trafik polisliğine kalkmayı doğru bulmuyorum) ama varoluşu gereği umudu arayan insanın umutlu eserleri (işte bu konuda Tarkovski’ye katılıyorum) hep denklemin asıl terimini oluşturacak.

Bir anekdot anlatıyor:

Bir gün filmin [‘Ayna’] gösteriminden sonra, halka açık olarak düzenlenen tartışma iyice uzamıştı. Gece yarısından sonra salonu temizlemekle görevli temizlikçi kadın geldi ve artık salonu boşaltmamızı istedi. Filmi daha önce görmüştü ve tartışmanın niye bu kadar uzun sürdüğünü anlamıyordu. Bize, ‘Aslında her şey çok basit: Birisi hasta düşer ve ölümden korkmaya başlar. Birden başkalarına yaptığı kötülükleri hatırlar. Özür dilemek, kendini affettirmek ister’ dedi. Bu basit kadın her şeyi anlamış, filmdeki pişmanlığı kavramıştı. Ruslar içinde bulundukları zamanı yaşarlar. Edebiyat da yalnızca bu zamanla yapılır ve basit insanlar bunu çok iyi anlar. ‘Ayna’ bu anlamda biraz da Rusların öyküsüdür. Pişmanlıklarının öyküsü. Salondaki eleştirmenler filmden hiçbir şey anlamadıkları halde, ilköğrenimini bile bitirmemiş bu kadın bize kendi gerçeğini, Rus halkının pişmanlığı gerçeğini söylüyordu.

Şu ‘basit insan’ retoriği bana hep hafif bir bulantı verse de burada iki şey dikkatimi çekti. Ben de halkın en iyi sanat eserlerini anlayabilecek donanıma sahip olduğunu, anlamıyorsa bunun sebebinin sanat eserinin “yeterince iyi” olmaması olduğunu düşünüyorum. En iyiler –Victor Jara’nın dediği gibi– halka “çıkmayı” başarırlar. Tarkovski’nin örneği benim bu inancımı destekler gibi görünse de argüman çizgisini sevmedim. Bu ‘basit kadın’ fazla basit bir şeyi anlamış gibi geldi bana. Sadece bu pişmanlığı anlatacaksan iki üç saatlik film çekme o zaman. Mutlaka başka şeyler de vardır. Anladık entelektüelleri küçümsemek istiyor da arada kendini de halkı da küçümsüyor, sanki.

Bana sıklıkla sorulan sorulardan biri de bu zonun neyi anlattığı. Buna verecek tek bir cevap var: Böyle bir zon yok. Stalker’in kendisi yaratıyor bu zonu. Mutsuz insanları oraya götürmek ve onlara umut düşüncesi aşılamak için yaratıyor.

Sanatçılar “Burada neyi anlatmak istediniz?” sorusundan ne kadar sıkıldıysa ben de onların “Bir yerimden uydurdum” ile “Her şey orada, bana bir şey sormayın” arasında dolaşan tepkilerinden sıkıldım. Malumu ilan hastalığı bu alıntıda da var. “Eserdeki X neyin nesi?” sorusuna “X’i esere ben koydum,” diye cevap verilir mi? Üstelik röportajcının sorusuna cevap veriyor vermesine, ama bunu, soruyu gözden düşürmeden de yapmıyor. Şu başta bahsettiğim ‘her şeyi çözdüm ben’cilik bu. Cık cık, hiç yakıştıramadım. Umuttan bu kadar umutlu bir sanatçı, insanları da bir yerlerine takmalı bence.

Benim için zayıfın gücünü dile getiren karakterler. Film bu sayede insanın kendi yarattığı güce bağımlılığını da anlatıyor. Güç sonunda insanı yok ediyor ve zayıflık tek güç olarak kalıyor. [Eylemleri karşılıksız, nedensiz görünse de] … bununla beraber bu eylemler nedensizlik adına değil, kurulu haliyle var olan ve hiçbir şekilde manevi insanı üretemeyecek dünyayı aşmak için gerçekleştirilir.

Bu paragrafta Hegelci bir diyalektiğin hayaletiyle dinsel göndermeler (‘manevi insan’?) uçuşsa da mevcut olan dünyaya karşı güçlü bir memnuniyetsizlik okuyorum ben. Bana geçen manzara şu: Bir insan var. Kurulu dünyadan memnun değil, onu değiştirecek gücü yok, ama memnun değil işte ve güçsüzlüğüyle de olsa bir şeyler yapıyor. Küçük-burjuva sanatçının kadim paradoksu: Sevmediği dünyayı değiştirecek bilinçten yoksunluk. Önemli bir kısmı o dünyanın kollarına sığınıyor ve görünüşe göre Tarkovski onlardan biri değil.

Ama düşüncesini “Tanrı düşüncesi aşılırsa, insan hayvana döner” gibisinden suyu çıkmış Hıristiyan etiği argümanları üzerine kurdukça saçmalamaya başlıyor. Kendisinin ve mesela Bach’ın sanatını da tanrıya sunulmuş hediyeler olarak görüyor. “Yaşamanın imkansızlığından, özgürlüğün olmadığından” da bahsediyor, umudu korumaktan da.

Aşksız bir insan, insan değildir,” diyor “Aşık olamayan bir bok olamaz,” diyen Nâzım’ı hatırlatarak. Bu aşk bazen tanrı aşkı falan gibi bir düzeye gelecek kadar soyutlaşıyor bazense, mesela “Başkasına duyulan aşkın yaşamak için vazgeçilmez olduğunu göstermek” istediği yerlerde, son derece somut bir insani dayanışma durumu haline geliyor.

Küçük-burjuva, entelektüel birikimiyle dünyanın işlerinde bir yanlışlık olduğunu seziyor. İnsani yanlarıyla bu yanlışlıktan nefret ediyor. Kendi sınıfsal zayıflığını insana atfederek çözümün yolunu tıkıyor. Yine de, tam aradaki konumunu yansıtacak biçimde, mevcut olanı kabul edemediği için ona karşı mücadelenin yollarını arıyor ve bütün çelişkilerine rağmen buluyor da; en azından ne tarafta olduğunu hissediyor: Brecht’in sözleriyle, insanın insana yardım etmesinde.

Dedik ya, “büyük” sanatçı…

Sanata Günce’den

(*)“Bir Sineastın Portresi: Tarkovski ile Filmleri Üzerine”: “Les mardis du cinema”, France Culture, Röportajı Yapan: Laurence Cosse, 7 Ocak 1986, Fransızca’dan Çeviren: Güven Güner, Eylül 1993, İstanbul (http://avrupasinemasi.blogspot.com/2010/07/andrei-tarkovski-roportaj.html)



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: