Bir Söyleşi Üzerine Düşünceler – “Muhafazakârlığın Sanatta Yeri Yok” (mu?)

Levent Üzümcü, Sol Haber portalinde yayımlanan (Mimesis-2 Temmuz 2010 http://mimesis-dergi.org/?p=9339) “Muhafazakârlığın Sanatta Yeri Yok” başlıklı söyleşisinde demiş ki :

“Yok öyle bir şey. Necip Fazıl da oynandı. Hatta ben oynadım Bir Adam Yaratmak oyununda. Hiç de abartıldığı gibi bir İslamcı oyun değildir. Ancak şunu da söylemek istiyorum. Sanat özünde anarşisttir. Bir takım konservatif eğilimli siyasi görüşlerin, bir takım gerici siyasi görüşlerin, sanatın birçok dalında, özellikle tiyatro edebiyatında, dünya çapında eserler verebilmeleri mümkün değildir. Tiyatro sanatına çok yabancı bir takım siyasi görüşlerin, neden tiyatro sanatında iyi eserler üretemediğinin en bariz açıklaması budur. Çünkü ellerinde tiyatro yapacak elemanları yoktur, ellerinde tiyatro sanatı yazacak birikimleri dünya görüşleri yoktur. Son zamanlarda böyle bir tartışma var, muhafazakârlar niye kendi sanatlarını yaratmıyorlar diye. Sanat özünde anarşisttir, muhafazakâr değildir, zaten yaratamazlar. Bugün herhangi bir ödenekli tiyatroda siyasilerin baskısının olması normaldir, çünkü parayı onlar vermektedir. Ama ellerindeki materyal, kendi siyasi görüşleri her neyse onu savunacak materyal, sanatta kapı bulmaz”

Her şeyden önce başlığın Üzümcü’nün düşüncelerini doğru yansıtmadığını düşünüyorum. Kaldı ki uzun ve pek çok konuya değinen bir söyleşiden başlığa taşınanın bu olması Üzümcü’ye haksızlık. Sol Haber portali kendi başlığını beğenmiş, okuyucularının da beğeneceğini düşünmüş olmalı. (Gençlik yıllarımın “jargonu”na merhaba!)

Üzümcü’nün ifadesi olan “Sanat muhafazakâr değildir” ile “Muhafazakârlığın sanatta yeri yok” arasında fark var. İkincisine bakarak, sanattaki muhafazakârları göz ardı mı edelim? Örneğin minyatür, hat, ebru, tezhibi, sanat saymayacak mıyız? Bugünün edebiyatını besleyen kaynaklar içinde “şark” edebiyatı yok mu? Bu nedenle, Üzümcü’ye bir taraftan hak verirken cümleleri içinde “muhafazakârlar zaten yaratamazlar” ifadesi kafa karıştırıyor.

Konu üzerine içi tam doldurulmamış kavramlar üzerinden tartışılmalar yapılıyor. Muhafazakârlık, toplumumuzun değer verilen özelliklerinden biri. Tiyatro ile “insana ulaşmayı” hedefliyorsak, düşüncemiz kendisinden tümüyle farklı olsa bile seslendiğimiz seyirciye ulaşabilmek için en azından onu iyi anlamamız gerekir. Söyleşi, bana bu yazıyı yazdırttı.

Ülkemizde, “muhafazakâr”, “tutucu, gerici, dinci” karşılığı olarak kullanıyor. Öncelikle “muhafazakârlık” üzerinde durmak gerekiyor.

“Muhafazakâr”lık “mevcut iyi durumu korumak” demek. “Mevcut kötü durumu korumak” insan aklına aykırı. “Çevreniz ilerliyorken siz yerinizde sayıyorsanız” dan yola çıkıp “muhafazakârlık gericiliktir” demek de çok basit bir yargıdır.

Kaldı ki “muhafazakârlık” kavramı tarih boyunca değişiklikler göstermiştir. En yakın örneği, İngiltere Başbakan’ı Margaret Thatcher ve “muhafazakârlığın yeniden doğuşu” ile tanımlanan dünyayı şaşırtan değişimlerdir. İsmi “muhafazakâr olan bir parti onlara hiç “yakışmayan”(?) değişimleri gerçekleştirmiştir.

“Terim Arapça ha-fe-za kökünden gelir ki bu koruma, iyi durumu sürdürme, itaat etme, himaye etme, savunma, devamlılık anlamına gelen kelimeden süreç ifade eden bir kelime olarak kullanıla gelmiştir.

Öte yandan kavramsal olarak “muhafazakârlık”, “Fransız devrimi sürecinde meydana gelen toplumsal, kültürel, siyasal ve ekonomik yapıya gösterilen bir tepkidir. Ama daha gerilere giderek olgunun köklerini Rönesans ve reformda aramak gerekir.

Tabii ki burada kavramın oluşmasına sebebiyet veren düşünsel-kültürel-sanatsal ve dinsel yenileşmenin adı olan Rönesans ve Reform’un da bu noktada analitik bakışta muhafazakâr bir duruş olduğunu söyleyebiliriz. Burada ki muhafazakâr damar ise antikitenin ideallerine geri dönmek olarak ifade edilebilir. Rönesans hareketi kendinin düşünsel gerekçelerini ortaya koyarken Batı’nın Ortaçağ zihniyetinin nasıl Batı ideallerinden kopuşu temsil etmiş olduğunu ortaya koyarak kendini Yunan ideallerinin (sanatsal ve kültürel) çağcıl temsilcisi, koruyucusu, muhafazası olarak kabul etti.

Reform hareketi ile de Batı’nın uygarlık kimliğinin inşasında ve kendini Doğu karşısında konumlandırmasında ötekileştirme yüklemi olan mitosun, İbrani geleneği içinde kendini hiçleştirmesine daha fazla tahammül edemeyen bir grup din adamı, mensubu bulunmuş olduğu Hıristiyanlık dinini İsrailiyat’ın yaptığı birinci ve Yunan mitolojisinin yaptığı ikinci tahrifattan sonra üçüncü olarak mitolojiyi Hıristiyanlığa hakim kılarak mitolojinin kutsanmasını reform adı altında gerçekleştirdi.” (Zeki Çoban – Semaver)

“Rönesans insanının sanat ve edebiyattaki yeni çiçeklenmeyi yalnızca bir renovatio olarak betimlemek yerine yeniden doğuş, aydınlanma ve uyanış gibi dinsel teşbihlere başvurmasının temel nedeni şu olsa gerek: Yaşadığı yenilenme duygusu öylesine köklü ve yoğun olmalıydı ki bunu kitab-ı mukaddesinkinden başka bir dilde ifade etmesi ona olanaksız gözükmüştü herhalde.

Rönesans, Ortaçağ’a olan borcunu yadsımak ya da unutmak eğilimindeydi. Bu borcun miktarının hesaplanması tarihçinin boynuna borçtur. Aslına bakılırsa açıklanmamış borçlarından bir kısmının talep edilmeyen alacaklarıyla ödendiği de görülür.”(Erwin Panofsky)

Muhafazakârlığı, özellikle din vurgusu ile almak/anlamak, bizim ülkemizde yaygın bir yaklaşımdır. Elbette muhafazakârlık bir sağ ideolojidir, devrimsel (hızlı) değişimlere, top yekün toplum planlarına karşıdır. “Muhafazakâr”, değişimin asgari düzeyde ve süreç içinde yavaş yavaş olmasını ister.

Ama, örneğin son zamanlarda Atatürk devrimlerinin “bir gecede” olduğu iddiası üzerinden yapılan eleştirilere ne demeliyiz? Zülfü Livaneli’nin romanı Leyla’nın Evi’nde bu konuya bir dokundurma var. Zülfü Livaneli’yi sağcı mı bilirsiniz? (http://melihanik.blogspot.com/2010/04/leylann-evi-tiyatrolasrken.html)

“Tasavvufta, eski mantıktan gelme bir mütearife vardır: Her şey zıddıyla maruf ve malumdur” (A.H. Tanpınar) (Mütearife: Tanıtlanması gerekmeyen söz; Maruf: Tanınmış,bilinen; Malum: Belli)

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın belirttiği gibi herşey zıddıyla anlaşılır. Ama öncelikle bir kavramı doğru anlamalıyız ki onun zıddı da doğru olsun. Biz yaygın bir eğilimle, kendimize bakarak önce “ilerici”yi anlatıyor, zıddı olarak da muhafazakârlığı tanımlamaya çalışıyoruz.

Bakış açısını iki karşıtın ayrılığı üstüne kurduğunuzda ortaya çıkan resim budur. Bunun sonunda “biz ve onlar”, “ben ve öteki ” çıkmaya başlar ki “insanı, insana insanla anlatma sanatı” olan tiyatro, “benim insanımı, benim insanıma benim insanımla anlatma” haline gelir ki bu da bir anlamda “muhafazakârlık” değil midir?

Kaldı ki muhafazakarlığı , ilericiliğin karşısına koymak ne kadar doğrudur?

“Muhafazakârlığın var olan kazanımları ve değerleri korumak şeklinde bir yanı da vardır. Bu açıdan bakıldığında, herkes, solcular dahil, istedikleri toplumsal düzen gerçekleştiğinde muhafazakârlaşabilirler. Nitekim Sovyetler Birliği’ndeki solcu rejime karşı olanlar (örneğin Troçkistler) bu rejimi muhafazakârlaşmakla suçladılar.”

Muhafazakârlık kavramında koruma yanında hızlı değişime olan karşı duruş vardır. Stabilite ve devamlılık da muhafazakârlık ile beraber anılması gereken kavramlardır.

Bu çerçevede örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli romanında toplumsal değişimde devamlılığın olmayışı eleştirilir. (http://melihanik.blogspot.com/2009/01/istanbul-devlet-tiyatrosunda-saatleri.html)

Pek çok konuda bakışımıza yeni açılar getirmiş olan Attilâ İlhan:

“Batı Türklerinin çağdaşlaşması işte böylece korkunç bir çıkmaza giriyor. Toplumdaki iki siyasal akımdan hangisi iktidar olursa, ipler emperyalizmin elindedir. “Muhafazakârlar” iktidarda ise ülke içinde dine, diyanete, görgüye, geleneğe ciddi bir itibar dönemidir. Buna mukabil ülkenin ekonomisi hemen bütünüyle ecnebinin insafına bırakılıyor. Yok “terakkiperver” iktidardaysa bu sefer ülkenin öğretimi eğitimi kültürü ecnebinin insafına terk edilmiştir. Şu halde görgü görenek gelenek hor görülüyor din diyanet boşlanıyor peki yerine akıllı bir ulusallık gerçek bir bağımsızlık mı koyuyorlar? Hayır. Ecnebi kültür evrensellik yaftası altında geldiğinden ülkede kozmopolitten geçilmiyor. Kozmopolit toplum ise hepimizin bildiği komprador toplumdur ki neticede dizginler yine “sistem”in elinde demektedir. Dahası geniş halk yığınlarına yabancılaşmış kökenlerinden kopmuş aydınlar onlar üzerindeki etkilerini yitirdiklerinden gerektiğinde milleti ecnebiye karşı seferber edemezler. “Sistem”in istediği de başka şey değil. İkiyüz elli yılın özeti budur.Oysa bu çıkmazdan kurtulmanın yolu da çok zor değil hani: Muhafazakâr, ekonomiyi; terakkiperver (ilerici) kültürü ulusallaştırmayı bilecek çağdaş koşulların sentezini gerçekleştirecek.” demektedir.

“Muhafazakârlığı”, “ilericiliğin (devrimciliğin?)” karşıtı olarak algılamak; yapıcı olarak kullanma ve kavramın içini doldurma yerine dışlama, galiba bizim topraklarımıza özgüdür. Tercih edilen bu tutumun ülke gerçekleri ile de uyumlu olduğunu söyleyebilir miyiz? Ülkenin bir gerçeğini toplumsal yarar sağlayacak bir sentezde kullanmamak ne kadar akılcıdır? İkisini bir araya getirerek yapılacak sentez bu toprakların rönesansı olur. Hatırlatmak gerekir ki üstüne olumlu algı yapıştırılmış “devrimlerin” hepsinin de iyi olmadığını zaman göstermiyor mu?

Üzümcü, “Konservatif eğilimli siyasi görüşler” ile “gerici siyasi görüşler”i aynı cümlede arka arkaya getirirken de inanıyorum ki istemediği bir yanlışa düşüyor ve “konservatif” ile “gerici”yi özdeşleştiriyor. “Konservatif”in karşılığı olarak “muhafazakâr”ı kullanıyorsak “gerici” karşılığına “mürteci” demek daha doğru olmaz mı!

Tiyatrocu, her insan gibi hayata elbette kendi penceresinden bakar. Tiyatroda ön yargısız bakışlara, yerine oturtulmuş ve içi doldurulmuş kavramlar üzerinden konuşmaya ihtiyaç vardır. Zira, tiyatro seyircisine ulaşmak zorundadır. “Kanaat önderi olarak” tiyatronun dar pencereden baktığı izleniminin doğması bu iletişimi ortadan kaldırır.

Necip Fazıl’ın Bir Adam Yaratmak isimli oyununda oynamış bir tiyatrocu, Necip Fazıl’ın muhafazakâr olmadığını söyleyebilir mi? Ama hemen “abartıldığı gibi İslamcı bir oyun” değildir ile muhafazakârlık ve İslamcılık özdeşleştirilmiş. “Abartıldığı kadar” ile İslamcılığın derecelendirmesini vurguluyor ki bu da yanlış anlaşılmalara yol açıyor. “Daha az ya da daha çok İslamcı olma” vurgulaması neyi anlatıyor?

Tiyatrodan çıkarak sanata ait bir genelleme ise içinde vahim bir yanlışı  içeriyor: “Muhafazakârlar  zaten yaratmazlar”, “Tiyatro sanatına çok yabancı bir takım siyasi görüşlerin, neden tiyatro sanatında iyi eserler üretemediğinin en bariz açıklaması budur.”

Aslına bakarsanız “tiyatro sanatına yabancı olan her siyasi görüş tiyatro sanatında iyi eser veremez”.  Gerici olsun ilerici olsun “tiyatro sanatını kullanmasını bilen” her siyasi görüş de sanat yapabilir, iyi eser verebilir. Asıl bu konuda dikkatli olmak gerekir ve siyasi görüş eliyle yapılan sanata duyarlı olmak,  “sahici” ile “yalancı” sanatı ayırt edebilme bilincini geliştirmek  gerekir.

Siyasi görüşün tiyatroda kullanılmasına verebileceğim en yakın örnek, Üzümcü’nün de rol aldığı Maskeliler oyunudur. (http://melihanik.blogspot.com/2009/03/maskeliler-istanbul-buyuk-sehir.html) Sağcısı, solcusu, gericisi, ilericisinin  ortak beğenisini almış Maskeliler, yanlış sunulmuş ve  anlaşı/t-l/mış bir oyundur.

Üzümcü, oyunun sonunda  devrim yapmış bir solcu bakışları ve duruşu ile sahnede alkışları kabul etmektedir. Halbuki oyun, bir Yahudi yazarın, siyasi görüşleri kullanarak, gizli amacına hizmet için yazılmıştır.  Devrimci, muhafazakâr ayırt etmeden  herkes o karakteri birlikte alkışlarken, ödüller verilirken yapılan yanlış fark edilememiştir.

Bu bağlamda “Gerici siyasi görüşlerin sanatın bir çok dalında, özellikle tiyatro edebiyatında,  dünya çapında eserler verebilmeleri mümkün değildir” de ifadesini bulan görüşün de yeniden tartılması gerekir.

Söyleşide  “siyasi görüş, gericilik, İslâm ve muhafazakârlık” aynı çekmeceye sıkışmış durumda. Kafaları  karıştırıyor.

Muhafazakârların yarattıklarını; “konservatif” görüşlerin dünya çapında eser verdiğini;  gericilik ile muhafazakârlığın aynı şey olmadığını;  Endülüs Emevi’lerini; geleneği; Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Attilâ İlhan’ı, Burke’ü, Thatcher’ı, Troçki’yi, Rönesans’ı kavramadan konunun yarım kalacağını düşünüyorum.

“Gerici siyasi görüşler”i, sıfatın tamlayanı  olarak kullandığımızda iş çözülmüyor. Dikkatli olmak zorundayız.

Kültürel alanda ortaya çıkan “ilaçların bileşimlerindeki eczaları  ayırmak bazen 400 yıl almıştır.”

Artık kavramların içinin doldurulması ve ortak dilin oluşturulması zamanı gelmiştir. Bunu yapamadığımız için içi boş oyunları seyretmek zorunda kalıyor ve ayarı kaçmış alkışlarımızla yanlışlığın derinleşmesine neden oluyoruz.

Kaynaklar:

“Rönesans”:  Kendini Tanımlamak mı, Kendini Tanımamak mı?- Erwin Panofsky-Tercüme: Ömer Madra –  Rönesansın Serüveni -YKY

Mücevherlerin Sırrı – Ahmet Hamdi Tanpınar-YKY

Ulusal Kültür Savaşı – Attilâ İlhan-Özgür Yayın Dağıtım

http://www.taraf.com.tr/cihan-aktas/makale-dindarlarin-kultur-ve-sanatta-gorunmezligi.htm

http://www.newsweekturkiye.com/haberler/detay/27564/Burjuvazinin-muhafazak-r-yukselisi

http://tr.wikipedia.org/wiki/Muhafazak%C3%A2rl%C4%B1k

http://www.ashbrook.org/publicat/onprin/v1n2/davies.html

http://en.wikipedia.org/wiki/Conservatism

http://www.semaverdergisi.com/Muhafazkârlik-olmayan-Ne-681.html

melihanik.blogspot.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: