Öğren Tarihi!

Gün ışımasına doğru, ezan okunuyor; dört bir yandan, uykunu bölüp, seni yataktan fırlatacak denli avaz avaz hem de çatlak çutlak seslerle çoğunlukça. Hani bağırılmayacaktı; yazlıklarda, açık havalarda vatandaş rahatsız olmasın diye çok açılmayacaktı da yükselteçler, bir ölçüde tutturulacaktı?! Çalar saate gerek kalmadan uyanmış olduk böylece ve düştük yola. Kısa bir dinlenceye gidiyoruz bizim ufaklıkla. Yolda geçen arabaya el ediyorum, “Boş musunuz?.. Kadıköy’e gidelim?” Derken sabah sabah, nerden açılıyor da kısacık yolculuğa siyasetin bir parçacığı sıkıştırılıveriliyor sürücünün konuşmalarında…Gördüğü onca aymazlığa eleştiri getirir bir istemle bağlıyor: “Yazık…Çünkü dünyanın en güzel toprağı üzerinde oturuyoruz…” diyor.

Otobüse bindiğimizde bizim ufaklık soruyor, “Ne diyordu şoför? Nerede oturuyor muşuz?”

“İşte, her şey var ya yaşadığımız coğrafyada… Onu söylemek istiyordu.”

Yüzünün ortasına ha var ha yok hokka gibi oturmuş buruncuğu hafiften yukarıya kalkık bakıyor sorgu dolu.

“Söyle bakalım, neler var Türkiye’de?”

“Nasıl bileyim ki?”

“Yediklerine içtiklerine ve gördüklerine bir bak…Şu an kütürdete küdürdete ne yapıyorsun?”

“Elmayı ısırıyorum.”

“Öyle düşün işte…”

“Haa, anladım… Armut var… Aaa üzüm… portakal… “

Bilmenin-bulmanın coşkusuyla konuşurken o ballandıra ballandıra “incir” diye; neredeyse her bulguladığı sözcüğünün arasına giriyorum ben ama içimden, ”bor” diye.

“Kiraz.”

“Petrol…”

“Çilek.”

“Çay, tütün, fındık…”

“Şeftali.”

Sayıyoruz da sayıyoruz; ama onunkiler duyuluyor, benimkiler değil. Konuyu özetlerce: “Yani demek istedi ki sürücü…Hani öyle bir ülke ki burası, ne ararsan var, var ama böyle her şeyi olup da bizim gibi yoksulluk sınırında yaşayan başka bir ülke daha bulamazsın kolay kolay dünyada…”

“Yine soracam da…Off, ben çok soruyorum di mi?! Öğrenmek istiyorum ama…”

“Sen Bertolt Brecht’i biliyor musun?”

“Yoo…”

“Önemli bir yazar, düşünür… Oyunları, şiirleri var…”

“Nerde?”

“Alman… Öldü.”

“Ne zaman?

“Çok oluyor.”

“Kaç?”

“1956..”

Parmakla hesaplıyor…”Üff…”

“Sorun yok!”

“Ne?”

“Yapıtlarıyla hep yaşar.”

“Yani öldükten sonra da yaşanıyor…”

“Eh, doğru dürüst bir şeyler yapmışsan…”

“Ne yapmışsan?”

“Birey için, toplum için yararlı ve güzel olan ürünler vermişsen…Bilimde, sanatta…Adın unutulmaz…”

“Ama ölmüştür değil mi?”

Bayılıyorum şu bizim ufaklığın eytişimselliğine(diyalektik) ve şimdi dinle diyorum Brecht’ten şu şiiri:

*Küçük oğlum soruyor bana: Matematiği öğreneyim mi?

Şöyle cevaplamak geliyor içimden: Ne diye!

İki parça ekmeğin tek parçadan fazla olduğunu

Okumadan da anlayabilirsin sen.

Küçük oğlum soruyor bana: Fransızca öğreneyim mi?

Şöyle cevaplamak geliyor içimden: Ne diye!

Bu ülke çökmek üzere.

Sen karnını oğuştur elinle, biraz da inle

Onlar anlarlar derdini.

Küçük oğlum soruyor bana: Tarih öğreneyim mi?

Şöyle cevaplamak geliyor içimden: Ne diye!

Başını toprağın altına sokmayı öğren

Böylece hayatta kalırsın belki.

Ve sonra: Evet öğren -diyorum- matematiği.

Öğren Fransızcayı, öğren tarihi!

*Çeviri:Hasan Kuruyazıcı



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: