ÖKM’nin Kapatılması Sanat Düşmanlığıdır

İstanbul Üniversitesi’nde, öğrencilerin 20 yıldır düşünerek, araştırarak, tartışarak ve üreterek kendi sosyalleşme süreçlerine katkıda bulundukları Öğrenci Kültür Merkezi (ÖKM) artık yok. Üniversite rektörlüğü tarafından Öğrenci Kültür Merkezi, mekan olarak başka hizmet için kullanılacağı gerekçe gösterilerek, öğrencilerin düşünceleri dahi alınmadan keyfi bir kararla kapatıldı. Rektörlük öğrencilere yeni bir mekan da tahsis etmeye gerek görmedi.

Öğrenci Kültür Merkezi’ni aralarında resim, müzik, tiyatro, edebiyat, felsefe, drama ve halkbilim araştırmaları gibi, yaklaşık 20’ye yakın öğrenci kulübü etkinlik ve şenlikler için kullanıyordu. Alınan kararla öğrenci kulüpleri mekansız bırakılarak bir anlamda lağvedilmiş oldu.

Rektörlüğün almış olduğu bu ilkel ve ceberut kararı yakın tarihimiz ve ‘yaşadığımız günler’ bağlamında doğru analiz etmek lazım. ÖKM’nin kapatılması ile ortaya çıkan bu durum aslında bilim dışı, hurafelerle yönetilen, sanat, estetik ve felsefeden kopuk bir üniversite ve tek boyutlu bir öğrenci profili oluşturma projesinin son olmayan bir halkası. 30 yıldır bu projenin hayat bulması için uğraşıyorlar ve projenin yürütücüsü de bizatihi en üst faşist ve dinci yapılanmanın adı olan Yüksek Öğretim Kurumu’dur (YÖK). Açık anlamı şu; bir zihniyet üniversitelerde mevzileniyor ve karşıt olan her şeye kimi zaman taciz atışında bulunuyor kimi zaman da imha ediyor.

Aslında her şey faşist cuntanın 1981 yılında Yüksek Öğrenim Kurumu’nu tepeden inme bir kararla oluşturması ile başladı. YÖK üniversiteleri terör ve anarşinin odağı/yuvası, öğrencileri de bu bozguncu ve siyasal kaosun baş müsebbibi sayarak icraatlarına başladı. YÖK bunun çaresini (Çok bilimsel bir metotla) üniversite kampüslerini şehir dışına sürgün etmekte buldu.

Öğrenciler adeta kentten ve sosyal yaşamdan tecrit edildiler. Amaç, öğrencilerin bulundukları kentin sosyal ilişkisini kırmak ve onların kent insanını etkilemesinin önüne geçmekti. Bir yanı ile öğrenciye böyle bir ‘sürgün’ reva görülürken diğer yandan eğitimin muhtevası değiştiriliyor, öğrenciler devlet eliyle ‘Türk-İslam görüşünün ilkel, faşist ve ırkçı içeriğine angaje ediliyordu. Bu dayatmanın nesnel ve bilimsel olmadığını haykıran onurlu bilim insanlarının da 1402 No’lu Sıkıyönetim Yasası ile işlerine son veriliyordu.

ÖKM’nin kapatılması ile bugün gelinen nokta, aslında 30 yıldır üniversiteleri yöneten, eğitim konusunda kalıplaşmış düşüncenin ve tek düze bir müfredat anlayışının ve hatta öğrenciye önyargılı yaklaşımın ve demokrasi dışı uygulamanın bir örneği. Onların istediği öğrenci profili aşağı yukarı şöyle; hey öğrenci, sadece bize ve müfredata konsantre ol. Düşünme, araştırma, eleştirme, sorgulama, sadece kanıksa…

1984 ya da 1985 yılında Ankara Üniversitesi’nde okuyan bir arkadaşımın kaldığı ev, siyasi polis tarafından basılır ve evdeki eşyaları hallaç pamuğu gibi dağıtılır ama polis aradığı yasak yayını bir türlü bulamaz. Arama yapıyor ya illa ki bir doküman ya da materyal bulmak zorunda. Belli ki o saikle gelmiş aramaya. Bir ara salonun öbür tarafından çömez bir polis ‘buldum komserim’ diye bir kitabı alır getirir komiserin yanına. Yasak yayın diye getirdiği bir psikoloji kitabıdır ve yasssak falan değildir. Hemen tutanak düzenlenir ve arkadaşım gözaltına alınmak üzere işlem başlatılır. Arkadaşım; ‘O bir psikoloji kitabı ve üstelik yasak falan da değil’ diye itiraz edecek olur ama nafile.

Tecrübeli komiser, “bak kızım; psikoloji felsefeyi, felsefe Marksizmi çağrıştırır” der ve arkadaşımı alır götürürler.

Bu zihniyet şimdi hayatın her alanında iktidar ve tek belirleyen olarak varlığını daha da yaygınlaştırarak devam ettiriyor. Öğrencilerin sosyalleşmesinden, kültürel ve sanatsal çalışma yapılmasından korkan bir yönetim anlayışı çağdaş ve demokratik değildir. Bu düşünce sığlığı ile yönetilen bir üniversite de akademik ve bilimsel değil, olsa olsa tabu ve hurafelerle donatılmış faşist yetiştirme çiftliği olur. Yazana değil Söylet’ene bakın.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: