ÖKM (Öğrenci Kültür Merkezi) ve AKM (Atatürk Kültür Merkezi)’ni Kurtarmak

Bir süredir İstanbul Üniversitesi Öğrenci Kültür Merkezi’nin (İÜ-ÖKM) kapatılması haberleri gündemde. Haber ve yazıları, sanat ve tiyatro sitelerinden takip ediyorum.

En son bir öğrencinin, tiyatro grubu üzerinden gönderdiği, sanatseverlerden destek isteyen mesajını aldım, “şenlik” şeklinde geçecek ve “şarkılı türkülü” bir eylemi haber veriyor. (Biraz garipsedim ama gençlerin bir bildiği vardır.) Bana gelen mesajda “ÖKM’yi kapattılar” diyordu. Önce anlamadım, kapatılan ne? Bina mı, faaliyetler mi?

Kendisine mesaj gönderdim ve sorular sordum. Verdiği cevaptan, İÜ’nün kamuoyuna yaptığı duyuru ve diğer okuduklarımdan çıkardığım özet aşağıda:

Üniversitenin yerleşkesinde, 20 yıldan beri 20 kulübün kullandığı bir kültür merkezi varmış ve üniversite yönetimi kulüplerin kullandığı binayı uzaktan eğitim merkezi ve açık öğretim fakültesi olarak kullanma kararı almış. Böylelikle okulun geliri artacakmış. Sayıları 300’ü aşkın ve bir kısmı kağıt üstünde var olan, hatta kapatılmış veya yıllardır hiçbir faaliyette bulunmayan kulüpleri aktif olanlardan ayırmak ve en önemlisi öğrenci kulüplerini çağdaş anlayışla yönetecek bir “Öğrenci Kulüpleri Yönetmeliği”ne kavuşturmak için yapılan çalışmalar sonuçlanmış.

Bu yönetmeliğe öğrenci kulüplerine mali özerklik sağlamak amacıyla ilk kez kulüplere mali destek sağlayan bütçe konulmuş. Yönetmelikte yer alan yeniden yapılanma kapsamında ÖKM binasında bulunan tiyatro salonu göz önünde bulundurularak “Tiyatro Kulübü” dışındaki diğer kulüplerin ÖKM binası dışındaki yeni mekânlara taşınmasına karar verilmiştir. Bu yerlerin ön incelemesi sonuçlanmış olup faaliyete devam etmek isteyen kulüplerin sayısı belli olduktan sonra öğrencilere tahsis edilecekmiş.

Ama, İstanbul Üniversitesi içerisinde fakülteler arası geçiş yasağı olduğu için, eğer kulüpler fakültelere dağıtılacak olursa farklı fakültelerden olan kulüp üyeleri içeri giremeyeceklermiş.

ÖKM içerisinde sinema, tiyatro, drama, ebru, fotoğrafçılık, müzik, felsefe, edebiyat, sosyal araştırmalar, dil, halkbilim, bilim ve fantezi gibi 20’ye yakın kulüp varmış. Çeşitli gösteriler, oyunlar, seminerler ile öğrencilerin gelişmesine katkıda bulunan çalışmalar düzenlenmekteymiş.

3 katlı bina içinde 150-200 kişilik bir sinema salonu ve bir ona yakın kapasiteli tiyatro salonu, 20’ye yakın kulüp odası varmış ve içinde 20-30 civarında kulüp bu binanın olanaklarından yararlanıyormuş. Sinema salonun zemini ve tiyatro sahnesinin ışıklandırma ve ses sistemi bu yıl içinde yenilenmiş.

Doğrusunu isterseniz konu gündeme düşmeden önce ben böyle bir merkez olduğundan haberdar değildim. Öğrenince, sorularla düşünmeye başladım: 20 yıldır “orada” olan bir merkeze giden, kullanan kaç kişi? Dışarıda kalan 280 kulüp ne yaptı? Bu sayı normal mi? ÖKM nasıl bir binadır? Nasıl ayakta tutulur? 70000 kişinin dağılmış bir şekilde okuduğu bir üniversitede bir tek kültür merkezi mi var? Orada kimler gösteri izledi, sahneye çıktı, sergi açtı, konferans verdi, seminer, panele katıldı? Oradan yetişmiş sanatçı var mı? Kulüplerin internet sayfası var mı? Oraya nasıl gidilir?

Öğrenciler, canları yanıp konuyu gündeme getirince haberdar olduk. Destek mesajları yazılmaya başlandı. Destek mesajlarını ve olay hakkında yazılanları okuyunca, üniversite yıllarım boyunca tiyatro yapmam ve bir süre de tiyatro kulübü başkanlığı sorumluluğu taşımış olmamdan kaynaklanan tecrübeme ve daha sonraki değerlendirmelerime dayanan düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Öğrenci olduğum 70’li yıllar bize “zor” yıllar olarak görünmüştü ama “şimdi”yi yaşamamıştık. Bizim şansımız, öğrencinin eğitiminde ve yaşamında kültür ve sanatın önemine inanan bir geleneğin içinde olmamızdı. Okuldan yetişmiş profesyoneller, sanat aleminin gözde isimleri idi. Öğretmenler de o “ekol”ün içinden gelmişlerdi. İçimizden mühendis tiyatrocular, ekonomist ressamlar, işletmeci folklorcular vb. çıkmıştı.

Okulumuzda öğretmenler ile aynı sınıfta, sahnede, sahada, pistte, kafede kıyasıya tartışıyorduk; birlikte kafa çekiyorduk; odalarına randevusuz, kapıya vurmadan girebiliyorduk. Ne söylediklerimiz ne de yaptıklarımız sorun yaratıyordu. Ama herkes birbirine saygılıydı. Herkes biliyordu “durması” gereken yeri.

Oyunlarımıza karışmadılar. Sahnede ne “devrim”ler(?) yaptık. Türkiye’de belki de ilk, sahnede “semah” döndük. Omuz omuza olduğumuz arkadaşımızın kökenini sormadık, bilmedik, umursamadık. Kökenimize göre ayrışmadık.

Oynadığımız oyun, döndüğümüz semah, söylediğimiz türkü, çıktığımız dağ, indiğimiz mağara, çektiğimiz fotoğraf ile tanıdık kendimizi; ülkemizi, insanımızı sevdik. Bunlar olmasaydı, “yönetici, mühendis, ekonomist, işletmeci, politikacı” olurduk gene. Ama “yarım” kalırdı bir yanımız. Bilmeyen için fark etmez çünkü onlar öylesini bilmiyorlar ki!

Şimdi bir sosyal görev çerçevesinde okula gidiyorum. Çok şey değişmekte, görüyorum, anlamaya çalışıyorum. Bugünün üniversitelerini bilmeden ezberimdeki çözümlerin işe yaramayacağını biliyorum. En önemlisi o zaman “öğrenci” idim şimdi “baba”yım.

Emin olduğum bir şey var. İkisi de kültür ve sanat paydasında ortak ise de ÖKM ile AKM’nin (Atatürk Kültür Merkezi) sorunları aynı değildir. Bu nedenle AKM’yi algılar gibi ÖKM’yi algılamamak gerekir. Kaldı ki AKM’deki mücadele yöntemi ne kadar örnek olabilir, takdiri size bırakıyorum. (Kelin merhemi meselesi)

ÖKM’leri ilgilendiren olaylarda muhalefet ve mücadele yöntemi “özel” ve “özenli” olmalıdır. Çünkü öznesi “özel”dir, ilgilendirdiği alan, mücadeleyi verenlerin kişilikleri ile sınırlı değildir. Arkada, çocuklarının “kazasız belasız” okullarını bitirmesini ve “adam” olmasını bekleyen aileler vardır. Kendi çocuğunuzun yapmasını istemeyeceğiniz bir şeyi başkasının çocuğundan istememek gerekir. İşte bu yüzden onları “desteklemek” de dikkat ister. Konunun her yönüne “vakıf” olmadan verilecek destek yanlış algılanabilir. Destek vereceğim derken onları sonu alınamayacak eylemlere teşvik etmemek gerek.

Aslında onların mücadelesi de eğitimin bir parçasıdır. Ve ancak mücadeleyi verecek olanlar, bir araya getirebilecekleri güç, yaratacakları sinerji ve oluşturabilecekleri taktik ölçüsünde başarılı olabilirler. Bazen başarısızlık da başarı sayılabilir. Zira süreç, sonuçtan daha önemlidir. “Koyma aklın” da yararı yoktur.

Üniversitelerde bir kişi bile ilgilense ÖKM’nin var olması gerektiğini düşünüyorum; sorunun, sayısal olarak tartılmasına karşı olmakla beraber sayıların da bir anlamı olduğuna inanıyorum.

İÜ’nün öğrenci sayısı yaklaşık 70000. Bu 70000 öğrenciden kaçının haberi var, kaçının yolu kültür merkezinden geçmiştir acaba? ÖKM’nin kapatılması karşısında “duyarlı” olacakların ve tepki göstereceklerin sayısı nedir? Neden şimdiye kadar her fakültede en az bir kültür mekânı yaratılamamıştır? Şu andaki haliyle mevcut Kültür Merkezi’nin işlevi tatmin edici midir?

Okullarda verdiğim seminerlerde öğrencilere sorarım: “Ne okuyorsun, hangi oyunu, filmi gördün? Hangi konseri, sergiyi izledin?”. Okuyanı var, göreni var; okumayanı, görmeyeni çok! Okuyan, görenlerin hiçbiri (evet “hiçbiri”) yazara, sanatçıya, yönetmene, oyuncuya tek kelimelik mesaj atmamış, “beğendim/beğenmedim” dememiş. Oy vererek kendi bölgesinden seçtiği milletvekillerinin kim olduğunu bilmiyor, herhangi birine mesaj atmamış. (“Abiler, ablalar, amcalar, teyzeler” faklı mı?) Hepsi de bilgisayar başında “canavar”! Şimdi kendilerini ilgilendiren bir olayda istedikleri “katılım”, aslında “yurttaş” olmanın bir gereği.

Bu içine doğduğumuz ve yaşamaya çalıştığımız kültürel atmosferin sığlığındandır, toplumsal düşünce tarzımızın, hayatımıza yansımasıdır.

Temelleri ise daha derinlerde. Çocuklar ve aileler bu üniversitede öğrenci olmayı seçerlerken kültür merkezini sormadılar. Oluşması için uğrunda mücadele etmedikleri, hazır buldukları, tercihlerini etkilemeyen bir ihtiyaçtan mahrum kaldıklarında itiraz ediyor, mücadele ediyorlar, geri almaya çalışıyorlar. Ama var olan daha iyi nasıl olur diye düşünmediler, “sahip” çıkmadılar.

Bir şeyi kaybediyorsanız o “sahipsiz” olduğu içindir. (Kullanmak, “sahip olmak” demek değildir.) Kaybolduğu anda “sahiplenmek” için çok geçtir. Artık daha çok “giden geri gelmiyor”. Bildiriler, birlikte çekilen halaylar boşuna oluyor çoğu zaman. Güzel günlerde “orada”, “hep beraber” şenlik halayları çekmedik, türküler, şarkılar söylemedik, sesimizi kokumuzu “çakamadık” diye olmasın!

Sorun bakalım: Kim “sahiplenmiş” orasını? “Sahibi” olsa, kim olursa olsun bu kadar kolay kapatılabilir miydi? Yer ihtiyacı olunca akla ilk “orası” gelir miydi dersiniz? Ya yeni gelecekler, “uzaktan ve açıktan” okuyacak olanlar! “Umur”larında olacak mı üstünde oturdukları yer aslında kültür merkezi kalıntısıdır? (Kesilen ormanın yerine yapılmış villalarda oturanlar sormuyor, ama belki onlar sorar (mı?))

ÖKM’ler, eğitim alanı içindedir ve tarafları (arkalarındaki eğitim sistemi ile birlikte) öğretmen ve öğrencilerdir. Her iki taraf da gidişatın yönlendirilmesinde doğrudan yetkili ve etkili değildir. Sorarsanız, “öğretmenlerin çoğu da ÖKM’nin kapatılmasına “karşı”dır. Ama ‘emir yüksek yerden’ gelmiştir. “Yönetici” olunca sorumlulukları değişmiştir. Aslında onların da “desteğe” ihtiyaçları vardır. Hem ÖKM KAPATILMAMAKTA, sadece yeri değiştirilmektedir.”

İstanbul Üniversitesi, dünyada İlk 500; Asya/Pasifik bölgesinde bulunan Üniversiteler arasında ilk 100 içinde; Türkiye’den sıralamaya giren tek üniversite olmakla övünüyor. Değerlendirmede “kültür merkezi”niz var mı diye sormuyorlarsa dünyada kültür merkezi olmayan üniversite kalmadığı içindir. Kimsenin aklına gelmiyor bu konuyu değerlendirme kriterlerine dahil etmek. Zira dünyada, kültüre ve sanata değer vermiyorsan akademik faaliyet yeterli sayılmıyor! Bizde kimse aldırmıyor ama dünyada, öğretim üyesi olmak için kültür ve sanat şart. Dünyada, üniversitelerin kültür ve sanat merkezleri, bulundukları şehrin önemli merkezleri, işlevleri okulla sınırlı değil. Bizim konservatuarların bile öyle bir sahnesi yok. (Onları da bir gün kapı dışarı ederlerse onlar da destek verecek sanatsever aramaya başlarlar!)

Aslına bakarsanız üniversitelerin kültür merkezleri şehre mal olsa, bu yöneticilerin de yükünü azaltır.

Tarihi “1 Mart 1321’e kadar uzanan” (Türk araştırmacılara göre 30 Mayıs 1453) 18 Kasım 1933’de “ilk ve tek üniversite” olarak eğitime başlamasından bu yana uzun yıllar geçtikten sonra İstanbul Üniversitesi’nin bugün hala kültür meselesini çözememiş, kurumsallaştıramamış olması da hüzün vericidir.

Bizdeki yöneticiler, sürekli “akademik sıralama ve bütçe” ile meşgul oldukları için “kültür”ü gözden kaçırmışlar, kültür merkezini de “bina” sanıyorlarmış demek ki. Onlar, muhtemelen gençken tiyatro, ebru yapmamış, resim, müzik ile uğraşmamış, fotoğraf sanatını ciddiye almamış, felsefe ile ilgilenmemiş yani benzeri bir kulüp faaliyetine katılmamış ama “büyüyünce” yönetici olmuşlar. Katılmış olsalar kültürel faaliyetlerin değerini ve anlamını bilirlerdi mutlaka. Yapmış olanlar varsa, onlar da sessiz sedasız derslerine girip çıkıyor, toplantılarda el kaldırıyor herhalde. Başına dert mi alsın canım! Onları görünce siz de tiyatro falan yapmayın diye geçiriyorum içimden. Yaparsanız “başarılı (?) yönetici” olamazsınız.

Ama o yöneticilerin de çocukları vardır, olacaktır bir gün elbet. Belki bir ikisi, anne babasından farklı olur da kültürel ve sanatsal bir faaliyet yapmak isterse, yani olur da “armut dibine düşmezse”, anne babasının yönettiği okula gitmesin, çünkü “akademik” olarak ilk 500’de ama -önümüzdeki resme göre- “orada”, “kültür”, “mültür”dür ve sanat ise hak getire!

Her şeye rağmen “hâlâ bir umudum var”. Bu olaylardan sonra bürokratik zorlamalar nedeniyle, Kültür Merkezi, eski işlevi ile kalamayacaksa, kulüpleri fakültelere dağıtacak olan yönetim, sorumluluklarını ve görevlerini hatırlayıp; “ ‘öğrenci odaklı üniversite’ anlayışına uygun olarak barış ve huzur içinde eğitim ve kültür- sanat faaliyetini sürdürmek isteyen, bu alanda üretimde bulunmak isteyen İstanbul Üniversite’li gençlere kapılarını daha da açmaktan duyduğu mutlulukla” her fakültede öğrencilere rahatlık ve yer verir; kulüpler oralarda yeniden yeşermeye başlar ve daha da güçlü olarak geri dönerler. Yeni yeni kültür merkezleri ile pek çok merkez buluşma ve gösteri mekânı, eskisinden daha da etkin olarak öğrencilere ve de şehrimize katkı sağlar. “Tarihi çok eski” İstanbul Üniversitesi’ne yakışan da budur.

Öğrenciler bu ortamdan yararlanarak kendilerini ilgilendiren yönetmelik, yerleşim, bütçe dahil ilgili konularda örgütlü ağırlıklarını koyarlar; yöneticiler de öğrencileri ile iletişim içinde kol kola çalıştıklarını göstererek önce kendi çocukları sonra da kamunun gözünde yeniden itibar kazanırlar, kim bilir!

Kendilerini alkışlamaya hazır olduğumu belirtirim.

ORTAK PAYDA

ÖKM ve AKM olayının ortak paydasında gördüğüm şudur: Benim ulusumun mayasında (isterseniz kaderinde deyin) “elden çıkanları” geri getirme gayreti var. Hep “kurtarma”ya çalışıyoruz. Bilinen örnekleri hatırlatayım: Emek Sineması, Atatürk Kültür Merkezi, Muhsin Ertuğrul Sahnesi. Ayrıca doğadan kurtardıklarımızı bürokrasiden kurtarmamız gereken durumlar, en önemlisi toplumun üzerine kurulduğu temeller var. Tüm çabalar “elden çıkmasın” diye. Oralar, “elden çıkmasa” ve yeniler açılsın diye çaba harcansa iyi olmaz mı?

“Tasada, sevinçte ortak” ulusun bir yurttaşı olduğumu hep “tasa” tarafında hissettim nedense. Bunda “arabesk”in rolü var mıdır dersiniz? (Bir de Fazıl Say’a kızıyorlar! Her yanımız arabesk!) Sanki ölümlere direnmeye yazgılıyız. Neden “yaşam” hayatımızın önceliği olmuyor bir türlü?

Olumlu olanı sürdürmek, olumsuza karşı direnmekten daha kolay, daha az enerji gerektiriyor aslında. Yıpranma da yok denecek kadar az. Zira “yaşatmaya çalışmak” eğlenceli bir iş. Bu kadar olay yaşadık ama öğrenemedik bir türlü. Ders de almıyoruz, var olanlara sahip çıkmaya başlasak ya!

AKM de işte bu nedenle kapalı. Çünkü “yaşatmayı” bilemedik. (Yapmayı da, korumayı da bilememiştik zaten!) Doyasıya halay çekemedik orada “hep beraber”! Şimdi kapalı kapısının önündeyiz “hep beraber”, halay çekmek için!

“Bordrolu – kadrolu- sanatçı yöneticiler”, belli günlerde belli saatler için kapıların açılmasını, sahneye çıkılmasını yeterli gördü de ondan. Sanatseverler (?) “ne yapsak da her metrekaresini her saniyesini doldursak” diye düşünmedi de ondan! Duvarına, döşemesine “çakılmış” sanat eseri yoktu, bir ünlü sopranonun “ayak izi” bir oyuncunun “el izi” yoktu da ondan! Müzesi, kütüphanesi, müzik odası, sergisi, halka sanat öğreten kursu yoktu da ondan! Ona, “göz bebeğimiz” gibi bakmadık da ondan! Kapıları ardına kadar “açık” değil de ondan. “Ayağı alışmadı sanatseverin(?)”. “Sanatsever” yetiştiremedik de ondan!

Bu tür olaylarda “sanatsever”lerin hatırlanması ve onlardan destek istenmesi güzel ama bir sorun var. Sanatın açmazı da bu noktada başlıyor zaten. Bir gün kendine destek olacak insanları önce “sanatsever” haline getireceksin ki onlar sana günü geldiğinde “sanatsever” olarak destek olsun. Sor bakalım kendine, yeterince sanatsever yetiştirdin mi diye. Yoksa “hazır” “sanatsever” mi bekliyorsun? Ama sanat ve sanatçı da düzenin bir yansıması ise ne yapacaksın?

Sanat eserini, sanatçının kendisi korumaz, halk korur. Ve halk artık işine yarayanı koruyor maalesef. Ne kadar çok kişi o merkezden yararlanmış olsa şimdi kapısında o kadar çok kalabalık görecektik. O kadar çok mesaj atılacaktı yönetenlere, “AKM açılmazsa oy istemeye gelmeyin” diye.

Benzer gibi görünse de ÖKM ile AKM’nin “sahiplenilmesi” arasında fark var. İşlevleri farklı, kullananı, önemi farklı, “açık” olmasının anlamı farklı. Mücadelenin yöntemi farklı. Olayları doğru değerlendirip taşları yerine oturtmak ve sorumluluğun bilincinde olmak gerek. Özellikle içinde “evlâtlar”ın olduğu olaylarda 10 kez daha duyarlı olmak gerek.

Ama bir gerçek var ki işin özü de bence o: Beton değil ‘insan’dır binayı, toplumu ve sanatı ayakta tutan! Ve insana olan inancımız yarına olan inancımızın kaynağı ve garantisidir. “Evlâtlara” bunu anlatabilirsek ne mutlu bize!

melihanik.blogspot.com

 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: