“Beğendiğiniz Gibi” Oyunu Üzerine, Bir İzlenim Denemesi…

(Beril Boz’un İstanbul Devlet Tiyatroları “Beğendiğiniz Gibi” adlı oyunu üzerine paylaştığı izlenim yazısını yayınlıyoruz.)

Alışveriş merkezinin garip ve sanal dünyasının sesleri, uğultuları, kokuları, daha çok daha çok alma telaşlarının arasından geçip tiyatro salonunun olduğu yere varıyorum. -varmak, ne güzel bir kelime… “var olmakla” “bir yere gelme / ulaşmanın” şahane, sade birleşimi… Patlamış mısır kokuları arasında bir tiyatro seyri tecrübesi… İlk defa… Alışveriş merkezinin aşağı katındaki eğlence bölümünden çocukların çığlıklarıyla garip, efektif sesler ve uğultular olduğumuz yere kadar varıyor. Mekânda daha şimdiden, ister istemez o kadar çok “mekân” iç içe ki; kulaklarım, gözlerim ve burnumla mekândan mekâna / halden hale geçiyorum her iki üç adımda bir. Alışveriş merkezi gibi uyaranlarla dolu yaratılmış bir dünyada tiyatronun, yaratılmış ayrı bir dünyanın içine giriyorum. Az önce dışarıdan geldiğimi; sokaklardan, metrolardan, yollardan geçtiğimi de hesaba katarsam, kısa zamanda bol katmanlı bir tecrübeler ağından, katmanların sonuncusuna, tiyatro sahnesine varmış olmak mevcut enerjimi daha da yükseğe çekiyor.

Bir süredir gitmeyi düşündüğüm oyuna, nihayet güzel tesadüfler sonucu aniden gidiveriyorum; hem de ne şans, oyunun gala günü…(Fuayedeki enerji ondan yüksekmiş meğer…!) Hızla salona giriyorum; Ön sıralar fena halde protokole ayrılmış, protokol tüm ağırlığıyla oturmakta. Sonra ortalarda aileler, eş dost akraba, bu özel günün anlam ve önemine yaraşır bir tebessüm ve resmi bir tedirginlikle boş sahneye ve gelen geçene bakıyorlar. Ve en arka sırada biz…Tiyatro seyri tecrübelerime bir yenisi daha ekleniyor; daha önce hiç bu kadar yüksekten oyun seyretmemiştim…! Koca bir kanyonun en tepesindeyim sanki…Sahneye ve oyunculara bu kadar uzak olmak önce biraz hüzünlendiriyor beni inceden, dudak bükecek gibi oluyorum. Olay mahallinden uzaktayız ne de olsa, sıcağı sıcağına sarabilecek mi bakalım oyun bizi de…Bir de böylesini tecrübe edelim diye merakla yerime yerleşiyorum, ama yine de koltuğun ucuna oturarak, önümdekinin ensesinin dibinde bitmek pahasına, olay mahalline olabildiğimce yakın…Havayı soluyorum, bu kadar arkada olunca galanın havasına dair pek bir koku gelmiyor burnuma. Yalnızca her yere yayılmış bir merak, bir heyecan. Görmek ve görülmek neşesi…Hem seyir yerinde, hem sahnede.

Oyunun başlamasına yaklaşık on dakika kala, stilize ve renkli Ortaçağ kostümleri içinde dört müzisyen giriyor salona; ortamdaki havayı derhal tatlı bir Ortaçağ masalına dönüştüren neşeli müzikleri eşliğinde: Bir keman, bir çift kastanyet, bir klasik gitar ve bir bendir (Ortaçağ havasına uygun bir enstrüman gibi gelmiyor kulağa ama davuldan çok bendire benzeyen bu orta boylu vurmalı çalgıya hitap edecek başka bir sözcük bulamadım enstrüman isimleri dağarcığımda.)

Son davetliler de salona girip yerlerini alana kadar çalıyor müzisyenler, bir yandan da kendi yerlerini alıp yerleşiyorlar. Müzik biraz uzuyor sanki her müzik cümlesinin başında “bu son cümle olsa gerek” diye düşünmeye başlıyorum fakat bir yandan da müziğin yarattığı masalsı havadan da son derece hoşnudum. Aydınlık sahnenin fonunda beyaz bir örtü var sadece ve yerler ahşap. Bu sadelik içinde sahnede “oyuna” yeterince “boş alan” tanındığı izlenimi uyanıyor derhal bende ve seviniyorum, sanırım güzel bir oyun olacak bu, diye geçiyor içimden. Müzik devam ediyor ve yanımdaki iki “delikanlıdan” biri oturduğumuzdan beri elinde sallayıp durduğu tespihi müziğin ritmine uygun şakırtılarla sallamaya başlıyor bu sefer. Gözüm tespihe ve onu şaklatan ele kayıyor istemeden ve hatta bile isteye gözümü oraya doğru kaydırıyorum. Tespihsiz olan ve yanımda oturan çocuk bakışımı fark ediyor ve durumu kavrayan tarafsız gözlerle hem benim bakışıma hem de arkadaşının kendinden geçmişçesine tespih şaklatma fütursuzluğuna tanık oluyor. Tarafsız tanıklığımızı sürdürerek boş sahneye çeviriyoruz yüzümüzü, tespih şaklamaya devam ediyor.

Tespih ve müzik devam ederken bir oyuncunun sahneye girip söze başlamasıyla oyun başlıyor nihayet. Fakat oyuncu öyle acele ediyor, öyle hızlı anlatıyor ki derdini, meselenin ne olduğunu idrak etmeye fırsat bulamadan sözlere maruz kalmış gibi hissediyorum kendimi. Eyvah, diyorum, gitti oyun! Nerde oyun hani? Hangi acele söylenmiş lafın arasında can verdi? Hangi can verilmeyen ve ezbere geçilen anın arasında kısıldı kaldı? Ama oyuncu feryatlarımı duymuyor tabi ve nefes kesen hızında tiratlarını sıralıyor, bendeyse yalnızca ezber alıyormuş hissi uyanıyor.

Oyunun başlangıç sahnelerindeki cansızlığı gala oyunu olmasına yormak gerek belki de. Zira ilerleyen sahnelerde oyuna dahil olan oyuncularla sahneye can geliyor nihayet ve seyir keyfi hemen gelip oturuyor yanı başıma. Kimi oyuncular, sahneleri geldiğinde öyle bir can veriyorlar ki Shakespeare’in sözlerine, koltuğumda zevkten dört köşe oluyorum. Bu sözlerle beni tanıştırdıkları için oynayanlara teşekkürler ediyorum içimden. Ve Shakespeare’in oyunlarını oynamanın zorluğuna, oyuncuların başarılarını takdir ederek bir kez daha tanık oluyorum. Fakat kimi oyuncular da sahneye geldikleri anda oyun tabir-i caizse yerlere dökülüyor ve onların sahnelerinin geçmesini dizim seğirerek, sabırla / sabırsızlıkla bekliyorum. Böylece bir kez daha tanık oluyorum Shakespeare’in oyunlarını oynamanın zorluğuna, ama bu sefer zevkten dört köşe olarak değil iç sıkıntısından koltuğumda tostoparlak olarak maalesef.

Bu gelgitlerle seyir hali devam ediyor ve “dünya bir tiyatro sahnesidir” cümlesiyle başlayan tirada geliyor sıra. Bu sefer zevkten dört köşe olan yalnız ben olmuyorum. Yanımda oturan delikanlı arkadaşının sessizlikte çınlayan tespih şaklatmalarına aldırmadan Shakespeare’in sözlerinin içine doğru çekiliyor. Masal gibi, nasihat gibi, ağabey sözü gibi, dost sohbeti gibi dinliyor tiradı. Öyle heyecanlanıyor ki kalbinin atışı tespihin şaklamasını bastırıyor sanki ve tiradın sonunda bir alkış patlıyor içinden ellerine doğru. Yankısı orta ve ön sıralara kadar sirayet ediyor ve birkaç kişi daha sanki refleksi olarak bu patlamaya eşlik ediyor kendilerini tutamayarak. Tespih sallayan arkadaşı bir an için şaklatmayı kesiyor ve dönüp bir bakıyor suratına, olum n’apıyorsun bu ne gaz, der gibi. Ama o Shakespeare’le tanışmanın coşkusuyla umursamıyor bu bakışı, az önce içinden geçtiği anın büyüsüyle devam ediyor seyretmeye. Bense memnuniyetle Shakespeare’in sözlerinin bir “delikanlıya” ulaşmasına tanık oluyorum ve oyuncuyu bir kez daha takdir ediyorum, oyunlarla bu köprüleri kuranlardan/kurabilenlerden olduğu için. Benim de içimde büyüyünce böyle köprüler kurmak isteği uyanıyor aşkla, bu sefer dizim keyifle ve sabırsızlıkla seğiriyor.

Bizim cephede olanlar bir yana, dekorun sadeliği sahnede oyuna çokça yer bırakıyor. Böylece cansız teferruatlarla seyir zevkimiz bulandırılmamış oluyor. Dekor ve kostümlerin sadeliğiyle oyuna açılmış bu boş alan çoğu zaman oyunculuk sanatıyla dolu dolu oluyor, fakat kimi zamansa oyunsuz, sanatsız bir ezberler alanına dönüşüyor maalesef.

Velhasıl oyun tespih şaklamaları ve ara alkışlar eşliğinde devam edip sona eriyor ve Shakespeare’in zekâ ve incelik dolu dizeleri ve aşk sözleri sarıp sarmalıyor tüm havayı. Oyun boyunca aşkın türlü hallerine tanık olan seyirciler olarak, karmaşık ilişkiler ağından çözülüp kavuşan çiftlerin mutlu sonla gelen son dansını gönül rahatlığıyla seyrediyoruz.

Oyundan sonraysa söylenecek tek bir söz kalıyor; oyunun yönetmenini, oyunda emeği geçen tüm teknik ekibi ve tabii ki başarılı performanslarıyla hem tecrübeli hem de genç oyuncuları tebrik etmek ve onlara Shakespeare’in bu keyifli seyri için çokça teşekkür etmek. Ve oyunculuk sanatının kötü örneklerini ebediyen unutmak, unutmak, unutmak…