2. Mardin Ulusal Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu Festivali’nden İzlenimler…

Eser Dilsöz

Mardin; “Güneydoğu’nun gözbebeği, medeniyetler şehri, tarih abidesi bir şehir, kesinlikle gezilip görülesi bir yer, taş binaları olsun, tarihi mekanları olsun, oraya gittin mi Hasankeyf’i gezeceksin, Süryani şaraplarının tadına bakacaksın vs.” Tabi ki yazıma böyle klişe bir kompozisyon girişiyle başlayacak değilim. Fakat maalesef Mardin’de tiyatro festivaline katılacağımızı söylediğimde çevremden aldığım ilk öneriler bunlar oldu. Tabi bu sözler üzerine  kondurulan “ay canım” şeklindeki tebessüm dolu bir ifadeyi de unutmamak lazım. Tam da bu oryantalist dalganın etkisiyle bize biçilen rol de işin baharatı oluyor sanırım. Bir nevi “aydınlanma neferleri” olarak Mardin’e “kültür-sanat” götürüyorduk, daha doğrusu biz öyle düşünmesek de üzerimizdeki misyon bu şekilde okunmaya müsaitti diyelim…

Mardin’e bu sene ikinci gidişimiz. Geçen sene Tiyatro Boğaziçi olarak “Moliére Efendi” oyunuyla izleyiciyle buluşmuştuk. Mardin Valiliği’nin düzenlediği, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nün desteklediği Ulusal Mardin Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu Festivali’nin bu sene ikincisi gerçekleşti. Biz de ikinci gençlik oyunumuz olan “Selam Sana Shakespeare” oyunumuzun premierini sabah saat 10:00’da Mardin’li lise öğrencilerine yapacaktık. Bunun, yaşadığımız en ilginç premier deneyimlerimden biri olacağını düşündüm yol boyunca.

Oyunumuzdan iki gün önce Mardin’e vardık ve festivalin tamamına katılamasak da (gönül isterdi festival boyunca orada olalım ve birçok oyun izleyelim) bazı etkinliklere katılma olanağı bulduk. Öncelikle festival kitapçığına baktığımızda ve festival organizatörleri ile sohbet ettiğimizde önceki seneki festivalden bazı noktalarda farklılıklar olduğunu gördük.

İlk olarak, festivalin adındaki “ulusal” kelimesine fazla takılmayın çünkü geçen seneden farklı olarak farklı ülkelerden grupların katılımı da göz önünde bulundurulmuş ve bir nevi uluslararası festival olmaya doğru bir adım atılmış durumda. İkinci ve bana göre en önemli değişim ise geçen seneden farklı olarak oyunculuktan kukla oynatıcılığına, ışıkçılıktan okuma tiyatrosuna kadar birçok atölyenin festival kapsamına alınması. Çünkü festivalleri gelip geçici olmaktan çıkaran en önemli şey sadece oyun izleyip dağılmaktan ziyade sanatsal üretimin yaygınlaşmasıdır. Dolayısıyla üretimi ve katılımcılığı kışkırtacak atölyelerin festivalde yer alması hatta bazı atölyelerin okullara taşınması festival için çok önemli bir adım olmuş. Bunun yanında gösterilerin sadece Mardin merkezle sınırlandırılmayıp bazı ilçelere de taşınması festivalin yayılması ve seyirci çeşitliliği açısından da etkili bir adım diyebiliriz.

Festivalde izlediğim ilk oyun Terakki Vakfı Okulları tiyatro topluluğu Terakki Oyuncuları’nın önceki sene hazırladığı Bertolt Brecht’in “Aklayıcılar Kongresi” adlı oyunuydu. Terakki Oyuncuları’nın oyunlarını beş yıldır takip etmekteyim ve maalesef geçen sene bu oyunu izleme fırsatım olmamıştı. Oyunda Brecht, Almanca entelektüel anlamına gelen “intellektuell” kelimesini Tellekt-Uell-In şeklinde değiştirmiş ve bu sözcüklerin baş harflerinden oluşturduğu TUİ kelimesini entelektüel kesimi nitelendirmek için kullanmıştır. Oyunun yapısı da bu TUİ’lerin eleştirisi üzerine kuruludur. Daha önce Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları olarak bu oyunu oynamıştık ve oyun metnini güncellerken ne kadar zorlandığımızı hatırlarım. Bir diğer zorluğu da çok kalabalık ve çok odaklı bir yapısının olması. Terakki Oyuncuları’nın ise böylesine zor bir işin altından başarıyla kalktıklarını söyleyebiliriz, üstelik birçok politik tartışmanın olduğu bu metni liseli oyuncuların oynaması ve ortaya estetik seviyesi yüksek bir oyun çıkarmaları çok önemli. Ayrıca fark edilen bir şey de oyuncuların metnin anlamının seyirciye geçmesi konusunda sıkıntı yaşamamaları. Bu da aslında oyunun dramaturjisine hakim olduklarının bir göstergesi. Sadece oyunun bazı sahnelerinde ritmle ilgili birtakım sorunların olması bazen oyundan kopmaya sebep olabiliyor. Fakat öğrendiğim kadarıyla gruptan bazı öğrencilerin gelememesi üzerine bazı karakterlerin diğer oyuncular arasında kısa bir sürede dağıtılması gibi bir sorunla karşılaşılmış.

Bu oyunun festival için önemli bir yanı da “gençlerin gençlere” oynadığı tek oyun olması. Bu tarz gençlik oyunlarını da içeren festivallerde gençlerin kendi aralarındaki deneyimlerini paylaşmaları önem kazanıyor. Festival organizasyon komitesi, bundan sonraki senelerde bu tarz oyunlara daha fazla yer verir ve ardından öğrencilerin kendi sorunlarını tartışabilecekleri, çalışma koşullarını birbirlerine anlatabilecekleri, gençlik tiyatrosundan ne anladıklarını masaya yatırabilecekleri bir panel organize edebilirse festivalin içeriğine büyük katkı sağlamış olur.

Festivalde izlediğimiz bir diğer etkinlik ise Danimarkalı bir grup olan Batida’nın İngilizce sergiledikleri Overture adlı müzikli performanstı. Hem müzik icrası hem de oyunculuk anlamında şu ana kadar izlediğim en etkileyici oyunlardan biriydi diyebilirim. Oyundan sonra grupla söyleşi yapma fırsatımız oldu. Ayrıntılı bilgiler için Duygu Dalyanoğlu’nun kaleme aldığı “Overture: Adeta Hayatın Aynası” başlıklı köşe yazısını okuyabilirsiniz.

Üstün Akmen’in moderatörlüğünde gerçekleştirilen “Geçmişten Geleceğe Türkiye’de Çocuk ve Gençlik Tiyatroları” başlıklı panelde konuşmacılardan Nihal Kuyumcu Osmanlı Dönemi’nde çocuk ve gençlik tiyatrolarına dönük derlediği veriler ışığında bu dönem yapılan çalışmaların genel karaketeristiğine ve bir oyunun yapı ve senaryo özelliklerine dönük bir sunum yaparken, bir diğer konuşmacı Gülsen Tuncer Türkiye’de çocuk ve gençlik tiyatrolarının seyrine ve eksikliklerine yönelik olarak yorumlarını aktardı. Daha ziyade festival konuğu tiyatrocuların izleyici olarak katıldığı panelde, konuşmaların ardından sürmekte olan Mardin Festivali de dahil olmak üzere Türkiye çapındaki diğer çocuk ve gençlik tiyatrosu festivallerine dönük değerlendirmeler yapıldı. Ayrıca çocuk ve gençlik tiyatrosu alanında çalışan tiyatrocular arası koordinasyon, eğitim ve örgütlenme eksikliklerinin hem üretilen prodüksiyonlara hem de örgütlenen festivallere ne şekilde yansıdığı tartışıldı. Mardin’de gerçekleştirilen festivalin gelecek yıllarda giderilmesi umut edilen birkaç eksiğiyle birlikte, örgütlenme ve altyapı açısından hakkıyla kotarılan sayılı festivalden biri olduğu konusunda konuklar ortak gibi görünüyordu.

Festivalin organizasyonu anlamında gönüllülerin büyük bir çabayla çalıştıklarını, yaptıkları işten zevk aldıklarını görmek gerçekten çok sevindiriciydi. Mardin’de kültür-sanat faaliyetleri için gönüllü bulmak çok zor değil demek ki şeklinde bir sonuç çıkardım kendi kendime. Konaklama, ulaşım, ihtiyaçların karşılanması konusunda güzel bir organizasyondu, festivalde emeği geçen herkese teşekkür etmek gerekiyor.

Festivalin bundan sonraki senelerde Türkiye’de ve dünya çapında önemli bir festival haline gelebilmesi için yazının başında anlattıklarım dışında bazı önerilere ve eleştirilere ihtiyacı var diye düşünüyorum.

Öncelikle bir konuda organizasyon komitesini eleştirmek istiyorum. Artuklu Üniversitesi AKM Büyük Salon’da birçok faaliyet düzenleniyor. Kapasitesi geniş ve muhteşem bir salon. Fakat bazı eksiklerini belirtmekte fayda var. Öncelikle salonun akustiğinin çok sorunlu olduğu fark ediliyor. Oyunu en önden izlemekle orta sıralardan izlemek arasında ses açısından dağlar kadar fark var. Bunun yanında salona en azından festival döneminde ses ve ışık sisteminden anlayan bir teknisyenin çağırılması gerekiyor ki teknik sorunlar festivale gölge düşürmesin. Bu sene maalesef bu eksiklikten dolayı birçok oyunda sorun çıktığını öğrendik. Biz de oyunun başlama anına dek maalesef teknik sorunlarla boğuşmak durumunda kaldık. Böylesine kapsamlı bir festival düzenleyen organizasyonun böyle önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmaması gerekir diye düşünüyorum.

Son olarak, festivalin açılışında Mardin Valisi Hasan Duruer’in festivale dair söylediklerinden[1] alıntı yapmak istiyorum. “Mardin kent öz belliğinden kopmaksızın evrensel değerlerle buluşturmak istiyoruz. Mardin kendi kimliğini muhafaza eden ender yerlerden bir tanesidir. Bu şehre ne yaparsanız yakışır. Uygarlıkların buluştuğu bu güzide şehirde, bu yıl yine profesyonel tiyatro grupları, nitelikli tiyatro oyunları ve yaşamın iyi, güzel ve doğrusuyla Mardin’de yaşamakta olan çocuk ve gençleri buluşturmaya devam ediyoruz.”

Hasan Duruer’in de belirttiği gibi “Mardin kendi kimliğini muhafaza eden ender yerlerden bir tanesidir.” Türkiye dışından farklı birçok grup çağrılarak oyunlarını İngilizce oynayabiliyorken, Mardin nüfusunun çoğunlukla Araplardan ve daha sonra Kürtler ve Süryanilerden oluştuğunu düşündüğümüzde neden bu dillerde oyunların festival kapsamına alınmadığı ve bu kimliğin festivalde nasıl muhafaza edileceği kafamda bir soru işareti olarak duruyor. Belki Türkiye içerisinde Arapça ve Süryanice tiyatro yapan gruplar olmayabilir, fakat Kürtçe tiyatro yapan toplulukların festivalde yer alması belki de diğer dillerde tiyatro yapmanın önünü açacak, Mardin’e yakışır bir şekilde festivale kültürel çoğulcu bir perspektif kazandıracaktır.


[1] http://mimesis-dergi.org/2010/11/mardinde-festival-basladi/

 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: