Allah Hayırlara Getirsin, Dün Gece Sabaha Karşı Bir Düş Gördüm

Üstün Akmen

Aman, aman, aman; Allah hayırlara getirsin, dün gece sabaha karşı bir düş gördüm, öyle bir düş ki, sormayın gitsin. Kocamaaan, adeta uçsuz bucaksız bir mahkeme salonundaymışım. Kendimi Mahkeme-i Kübra’dayım sanıyorum, gel gelelim pek benzetemiyorum. Dinleyici sıralarından birinde, halkın içinde oturuyorum. Ne de olsa gazeteci kimliğim var; yanımdakine, sağımdakine, solumdakine, etrafımdakilere sorup soruşturuyorum. Nerede olduğumun yanıtını bulamıyorum. En nihayetinde mübaşir dayanamıyor: “Sus ve yerine otur! Burası Mahkeme-i Kübra değil, ama adalet-i ilahiyenin tam manasıyla tecelli edeceği tek yer burasıdır” diyor.

Amanııın! En büyük mahkemeymiş bu, mahkemelerin en yücesiymiş. Çıkılırmış hükmedenin, tek hakimin, yegane mutlak adalet sahibinin, yani halkın huzuruna, açılırmış “amel” defterleri. “Kiramen katibin” melekler falan yokmuş burada, hayırlar ve şerler, her şey, ama her şey halkın terazisinde ölçülür, halkın muhasebesinin eleğinden geçermiş.

Düş değil mi bu, duvardaki saat, gerçeği çeyrek geçiyordu ki, Başsavcı salona girdi. Günlük giysisinin üstüne el dokuması kıpkırmızı kumaştan, altın sırmalı yakası ve elde dikme bedeniyle fevkalade gösterişli bir cübbe giymişti. Cübbenin yakası bol ve kolları kürklüydü. Çıktı kürsünün ortasına oturdu. Yanımdaki halktan birine: “Eee” dedim, “hakim nerede?” Mübaşir koştu yanıma geldi, kulağıma: “Sus be adam, burada sadece savcı vardır, hakim halktır” deyince pek utandım.

Sanık sıralarındaki kişilerin tamamına yakınını tanıyordum. Başsavcı içlerinden birine parmağıyla işaret etti: “Ayağa kalk” dedi. Ayağa kalkan, ayan beyan gördüm ki İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç’tir. “Dosya önümde, soruşturmayı başlatıyorum, bir diyeceğin var mı” diye sordu. Şekib Bey, boynunu sağ omzuna doğru eğdi: “Ne diyeyim Efendim, dileyelim ki Cenab-ı Hakk bizi bu dünyada da, öbür dünyada da zelil ve mahcup eylemez inşallah…”

Başsavcı: “Bu işler dilemekle, af istemekle falan halledilemez” diyecekti, demedi, kürsüde şöyle bir gerindi, dineldi, sadece: “İstanbul Atatürk Kültür Merkezi 06.01.1999 gün 10521 sayılı Koruma Kurulu Kararı’yla tescil edilmiş, 30.10.2007 gün 1344 sayılı Kararla da koruma grubu 1. Grup olarak belirlenmiş. 06.12.2006 tarih, 689 sayılı Kararla rölövesi, 14.05.2008 gün, 1783 sayılı Kararla restorasyon Avan Projesi onaylanmış. Tamam mı?” diye sual eyledi. Avdagiç sağındaki solundaki arkadaşlarına baktı: “Tamam Efendim” diye yanıtladı.

“Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı arasında AKM’nin yapımına ilişkin imzalanan protokolden sonra bütün süreç değişmiş, bu konular artık bakanlığın inisiyatifi dışına çıkmış. Kültür ve Turizm Bakanı böyle söylüyor. Tamam mı?” diye gene sordu. Avdagiç gene: “Tamam” diye yanıtladı.

“Koruma Bölge Kurulunca onaylanmış çeşitli projeler hazırlamışsınız. 24.12.2008 gün 2268 sayılı Kararla Koruma Bölge Kurulunca onaylanan restorasyon Avan Projesi, binayı kullanan sanatçılar ve yöneticiler tarafından sanatsal aktiviteleri ve işleyişi olumsuz etkileyeceği saptanarak uygun bulunmamış. Sizin başında bulunduğunuz Ajans, kullanıcılar tarafından istenmeyen bu projede ısrar etmiş. Bunun üzerine Kültür Sanat Sendikası İdari Yargıda dava açmış. Mahkeme, bilirkişi incelemesi de yaptırarak önce yürütmeyi durdurma, sonra esastan karar vererek bu projeyi bozma kararını almış. Tamam mı?” dedi gene Başsavcı. Halk cephesinden küçük ses tınıları geliyordu, Avdagiç bu soruya da: “Tamam” dedi.

Başsavcı yeni soruyu anında patlattı: “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansının 2011 yılı başından itibaren yerinde yeller esecek. Çalışanlarının her biri başka yer, iş ve görevlere gidecek. O halde, binayı/işleyişi bilmeyen geçici bir kuruluş olan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, bu projenin uygulanmasında kendi istekleri doğrultusunda neden ısrar etti? AKM için ayrılan 75 milyonluk bütçeyi bakanlığa aktarmayı neden düşünmediniz?” Şekib Bey, yanıt verir gibi yaptı, sesi çıkmadı, ama elini havaya falan kaldırdı, bağırır havası yarattı, Başsavcı hiçbir şey anlamadı, anlamadığını da sağına soluna bakınarak halka anlattı. Halk anladı.

Başsavcı, önündeki dosyaya baktı: “Pekiii” dedi. Durdu düşündü. “Kültür Sanat Sendikası tarafından dava açılması nedeniyle Atatürk Kültür Merkezi onarımının yapılmadığı yolunda iddialarda bulunması bence gerçeği yansıtıyor, ama haydi benim düşüncemi boş verin! Şimdi tek sorum var, acaba Ajans, yasalara rağmen kendi düşünce ve ısrarlı isteklerine göre, doğru olmayan bir proje yaptırmaya gayret etmeseydi süreç bu noktaya gelir miydi?” Şekib Bey, gene yanıt verir gibi yaptı, sesi çıkmadı, ama elini havaya falan kaldırdı, bağırır havası yarattı, Başsavcı hiçbir şey anlamadı, anlamadığını da halka gene sağına soluna bakınarak anlattı. Halk anladı.

Başsavcı önündeki tuğla kalınlığındaki dosyayı şöyle bir karıştırdı: “Bakınız, Ertuğrul Günay, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul 9. İdare Mahkemesi’nin 16.12.2009 tarih ve E.2009/79 K. 2099/2088 sayılı İptal Kararı üzerine konunun uzamaması için Danıştay nezdinde karara itiraz etmeyerek, geç de olsa davadan feragat ettiklerini açıklamış. Mahkeme kararlarına uygun olarak tüm işlemleri çok kısa sürede tamamlayarak ihaleye hazır hale getirdik demiş, eee ne bu iş?” dedi. Şekib Bey, yanıt verir gibi yaptı, sesi çıkmadı, ama elini havaya falan kaldırdı, bağırır havası yarattı, Başsavcı hiçbir şey anlamadı, anlamadığını da sağına soluna bakınarak halka anlattı. Halk anladı.

Başsavcı, sinirli bir hal aldı. İki kez öksürdü, sinirden kaşı gözü oynadı: “Şekib Bey, Şekib Bey, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları’nın idari yargıda devam eden konuları mevzuatı gereği inceleyemeyeceğinin bilincine vararak davadan feragat etmesi, İstanbul 9.İdare Mahkemesi’nin verdiği kararın uygulanmasına katkıda bulunmak sayılır mı, sayılmaz mı?” diye bağırdı. Şekib Bey, aynen öncekiler gibi yanıt verir gibi yaptı, sesi çıkmadı, ama elini havaya falan kaldırdı, bağırır havası yarattı, Başsavcı hiçbir şey anlamadı, anlamadığını da sağına soluna bakınarak halka anlattı. Halk anladı.

“Bakanlık, yargı kararına uygun olarak Koruma Kurulu’na başvurmuş, Koruma Kurulu da 31 Aralık 2009 tarihinde AKM’nin mevcut haliyle onarımı için karar almış. Daha sonra 14 Ocak 2010 tarihinde gereksinimlerle ilgili bakanlıkça Koruma Kurulu’na başvurularak vaziyet planı onayı gerçekleştirilmiş. E ne halt yemeye (Burada Başsavcı kibarlık yaptı, özür diledi) Atatürk Kültür Merkezi’nin tadilatını gerçekleştirmediniz be… (Sözlerinin gerisi anlaşılamadı, ama devam etti) Ajansın, bu süreçten hemen sonra onarım için ihale yapması gerekirken, ‘sendika engel oldu’ gibi bir söylem içine girmesi ne demek? Anlaşılıyor ki Kültür ve Turizm Bakanlığı, kanunda belirtilen süre içerisinde yasalara uygun davranma görevini bihakkın yerine getirmiş. Buna mukabil siz, istediğiniz proje gerçekleşemedi diye konuyu askıya almış, uykuya yatırmışsınız. Yeni bir ihale yapmak yerine, ödeneğin bittiğini ifade ederek Atatürk Kültür Merkezi’nin onarılması işine fevkalade gayriciddi bir yaklaşım sergilemişsiniz. Hazırlanan projenin yanlış olması nedeniyle iptal edilmesi üzerine, gösterilen tepki, ödeneği yok ederek mi ortaya konulmalı, bu ne aymazlıktır! Şekib Bey, artık alışılan biçim içinde yanıt verir gibi yaptı, sesi çıkmadı, ama elini havaya falan kaldırdı, bağırır havası yarattı, Başsavcı hiçbir şey anlamadı, anlamadığını da sağına soluna bakınarak halka anlattı. Halk anladı.

Başsavcı, artık iyice sinirlenmeye başlamıştı, bu kere bağırdı: “5706 sayılı İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Hakkındaki Kanun’un 11. maddesinde belirtilen İstanbul Atatürk Kültür Merkezi onarımı, Rami Kışlası’nın kütüphane olarak restorasyonu, Ayazağa Kültür Merkezi’nin yapımı İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansının asli görevleri arasında değil mi? Bu görevler neden yerine getirilmedi? Engel neydi?”

O sırada Şekib Bey’in dayanma gücünün azaldığını fark ettim. Ama gene yanıt verir gibi yaptı, sesi çıkmadı, ama elini havaya falan kaldırdı, bağırır havası yarattı, Başsavcı hiçbir şey anlamadı, anlamadığını da sağına soluna bakınarak halka anlattı. Halk anladı.

Başsavcı, İstanbul Atatürk Kültür Merkezi onarımı için çeşitli Bakanlıklar, kurum, kuruluş, sivil toplum örgütü ve benzin gelirlerinden elde edilen maddi kaynaklar bugüne kadar nerelere sarf edildi diye de sordu, ama yanıt alamadı. Kimi kaynakların kullanılmamasının yasalara, etik ilkelere uyup uymadığını irdeledi: “Ajansın bu konularda ciddi olarak sorgulanması gerekiyor” dedi. “Başbakanlık, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı denetçileri uyuyor mu yahu” diye hayıflandı, üzüntüden perişandı.

“2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 65 (a) maddesi kültür ve tabiat varlıklarını tahrip edenlerle ilgili 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası uygulanmasına amir. Binanın bu halde bırakılması kültür varlığının tahrip olması anlamına geliyor. Halkım ne düşünüyor” diye yüksek sesle bağırdı. Halk bayraklarını salladı, mahkeme salonuna nikah salonundan çıkarak gelmiş yeni evli çiftin gelin olanı duvağını çıkarıp kürsüye doğru fırlattı, Başsavcı alçak sesle mırıldandı: “Kentli olmak bilinci bayağı arttı”

Başsavcı, bıkkın ve yorgun, başka birini ayağa kaldırdı: Murat Tabanlıoğlu’ydu bu. Ekip başı olarak diğer mühendislik hizmetleri karşılığı Ajans’tan tahsil ettiği 2 milyon 533 bin Türk lirasını kimlere, nerelere ödediğini müspet evraklara istinaden neden tevsik edemediğini sorduğunda Tabanlıoğlu: “A eyli ala ula da amburleyli ap up/ba beyli bala bula bımbır beyli bap bup/ca ceyli cala cula cımbır ceyli cap cup…” diye yanıt vermez mi! Başsavcı, dosyayı fırlattı attı: “Sizin işinizi halka havale ediyorum” dedi, salondan çıktı.

Halk bağıra çağıra hep birlikte ayağa fırlarken, düşüm beynimden uzaklaştı, uykum kaçtı, gözlerim fal taşı gibi açıldı. İyi de, anlayamadım, yanımda uyuyan sevgilim, neden benden uzaklaştı, bana sabaha kadar neden öyle korkuyla baktı?

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: