Erkek, Kadın, Özlem, Kin, Sevgi Temalı Bir Mozaik: “Dört Duvar”

Üstün Akmen

İstanbul Devlet Opera ve Balesi, bir dans tiyatrosu yapıtı olan “Dört Duvar”ı “reprisé” olarak 2010–2011 sezonunda da sahnelemeyi sürdürmekte. Eserin librettosu ve koreografisi Erdal Uğurlu imzasını taşıyor. Öykü, yeri ve zamanı belirsiz, işgal altında olan bir ülkede geçmekte… Ülkenin Başkanı (Selçuk Borak), sevdiği kadınla (Büşra Yıldırım) bir araya gelememiş, onun yerine hanedan kurallarına göre evlendirilmiştir. Asil kandan olan karısından (Funda Emir), ikiz kızları (Funda Beytekin ve Aylin Yazgan) ve çok sevdiği küçük kızı (Çağrı Çekiç) doğmuştur. Başkan, ailesindeki huzursuzluk bir yandan, işgal altındaki ülkesinin sorunları diğer yandan, mutsuzluğun zirvesinde ve çaresizlik içindedir. Bir parça mutluluğu sevgilisinde bulmaya çalışan başkan, onunla bir araya gelip kaçamak yapmaya çabalamakta, ancak ailesi ve sosyal konumu her keresinde bu beraberliğe engel olmaktadır. İşgalciler tüm halka eziyet eder ve her fırsatta başkanı hırpalar ve de öylesine ileri giderler ki sonuç olarak Başkanın Sevgilisi’ne tecavüz ederler.

Küçük kız, babasını ve sevgilisini birlikte yakalar. Sevgili yakalanınca önemli bir açıklama yapar ve küçük kızın aslında, kendi kızı olduğunu söyler. Kız, doğal olarak ailesinden ve babasından hesap sorar. Aslında her şeyi bilen ve skandalı ört bas etmek için küçük kızı yanlarına alıp, kendi kızı gibi büyüten Başkanın Karısı, öç almak için işgalcilerle işbirliği yapar, hatta ikiz kızlarını İşgalci Generaller’le evlendirir ve ülke topraklarını devir için gereken belgeyi Başkan’a baskı altında imzalattırır. Halk perişandır, Generaller gemi iyice azıya alırlar ve Başkan’ın Küçük Kızı’na tecavüze yeltenirler. Başkan çıldırır ve çok sevdiği kızını, bu kötülükleri yaşamaması için kendi elleriyle öldürür.

Erdal Uğurlu oyunda işgali, Başkomutan (Erdal Uğurlu), Dört General (Deniz Berge, Alper Akalın, Alkış Peker ve Mehmet Akdoğ) ve adamları ile simgelemiş, Behçet Malikler de sahne önüne demir parmaklıklar dikerek işgale, diktanın baskısına destek vermiş. Deli Kadın (Buket Borak), Kör Adam (Ahmet Eroğlu), Sakat Kadın (İpek Esen) ve Fahişe (Gizem Gökçe) ile de halkın düştüğü duruma simgesel açıklamalar getirmekte. Deli Kadın, tüm eser boyunca, halkla olduğu gibi Başkan ile de kader yoldaşlığı yapmakta, bir anlamda halkın sesi olmakta.

“Dört Duvar”, Erdal Uğurlu’nun W.A. Mozart’ın (1756–1791) Re minör Requiem’i eşliğinde anlattığı bir öykü. Uğurlu, İstanbul Opera ve Balesi’nin deneyimli sanatçıları tarafından yorumlanan “Dört Duvar”ında çok dilli bir “ansambl”ın öncülüğünü de yapıyor, yaparken sıra dışı bir tarz da deniyor. Bildiğimiz klasik dans kalıplarına baş kaldırırcasına; sorarak, sorgulayarak koreografisini yapıyor. Doğaçlamaya yer vermiyor, ama tiyatronun büyüsü içinde dansı aracı kılarak yaşamla hesaplaşıyor. Bireyi, bireyin toplumdaki yerini irdeliyor. Bellek ve bedeni ortaklaşa çalıştırarak yeni bedenler yaratıyor.

Erdal Uğurlu, librettosundaki sorgulama işlemini, soruları birbirine titizlikle ekleyerek sürdürüyor. Gözlem ürünlerini dansa uyarlıyor. Erkek, kadın, özlem, kin, sevgi temalarını bin bir mozaik taşı gibi renk cümbüşü içinde sahneye aktarıyor. Ağır (Adagio) tempoda 4/4’lük ölçüde, o hüzünlü mü hüzünlü Re minör tonda dans edilir mi? Erdal Uğurlu bunu başarıyor. Koreografisini hem metne, hem de müziğe sadık kalarak çiziyor. Hareketin nasıl olduğuna değil, neden yapıldığına öncelik veriyor. Teknik ve estetik onun için çok değerli. Dansçılarının ayağından bale pabuçlarını alıyor. Ne gerek var dans etmek için ille de ayakucunda yürümeye? Kendisine tiyatrodan olabildiğince etkilenmiş dinamik ve üretken bir yol çiziyor. Ama nedendir bilemem, finaldeki acımasızlığın simgesi, ölümün yok edici gücünün zaferi o son akoru gerektiği gibi değerlendirmiyor.

Bir de, Erdal Uğurlu Şafak Erişkin’e neden viyolonsel çaldırıyor? Erişkin’in sazının sesi hiç mi hiç duyulmuyor ki! Sonra, Başkan ile Başkomutan neden mikrofon kullanıyor? Tiyatroda, operada mikrofon kullanılmaz da, dans tiyatrosunda mı kullanılır? Olmaz öyle şey! Madem Nur Subaşı eserin diyalog bölümlerinde ses çalıştırmış, mümkün değil, olmaz, olamaz, olmamalı! Taner Aydın’ın ışığı çevre düzeniyle gayet uyumlu… Behçet Malikler’in dekoru o “mütevazı” altı sahneye çok bile! Gizem Betil’in kostümleri iyi, iyi olmasına iyi de, be kardeş mecbur musun Fahişe’yi ille de kabare dansçısı mayosuyla simgeletmeye! Neyse!

Dansçıların tamamı beden virtüözlüğü açısından başarılı… İşgalci Generallerde Alkış Peker, Mehmet Akdoğ, Alper Akalın, Deniz Berge Mozart’ın sert aksanlı orkestral ritmi eşliğinde de, kısa susuşlarla duraklayan bölümlerde de haşin ifade biçimlerine gerek duymadan, her şeyi bedenin yaratabildiği metaforlar ile stilize ediyorlar. Şiddeti bile. Hatta onu estetik kılıyorlar. İçimizdeki şiddeti dışa vururlarken üst-dilden konuşuyorlar. Kör Adam ve Sakat Kadın’da Ahmet Eroğlu ile İpek Esen, söze ya da eyleme döktüğümüz-dökemediğimiz tüm insanlık hallerimizin dolaysız birer dışavurumunu pek güzel veriyorlar. Funda Emir, Gizem Gökçe, Büşra Yıldırım derin farkın anlam yaratmada olduğunun pek güzel bilincindeler. Belirsiz dönemin sosyokültürel, sosyopolitik, yaşamsal koşulları, yani insana dair her türlü içeriği titizlikle incelemişler ya da Erdal Uğurlu bütün bunları iyi anlatmış, onlar da anlatılanı iyi uygulamışlar. Çağrı Çekiç, çok genç olmasına rağmen yeni hareket stilleri yaratmak uğruna dans hareketlerini başka dans hareketleriyle mükemmel birleştiriyor. Modern dansta amacın vücudun doğal duruşundan yararlanmak olduğunu da biliyor.

Buket Borak, operanın da, balenin de tiyatro kökenli olduğuna inanarak ve de teatral yeteneğini bir güzel ortaya saçarak Deli Kadın’a can veriyor. Başkan’da, balede yaş haddi 40 sayılıyorsa, olağan balet yaşını deviren Selçuk Borak ise beden enstrümanı ve teknik donanımıyla gene dikkat çekiyor. Erdal Uğurlu’nun parçalı anlatımına uyum sağlayarak dans ederken konusal bir mantık yakalıyor, ama kavramlar içinde gezinirken biraz post-modernist bir tavır da sergiliyor. Parçalanmışlığı, çaresizliği, yıkımı geçişli olan, atlamalar yapan bir yapı içinde mükemmelen soyutluyor.

Özetlemem gerekirse, Erdal Uğurlu ve ekibi zor olanı başarıyor, “Requiem ile dans mı edilirmiş” diye dudak bükenleri bir güzel utandırıyor.

Tarih, Kültür ve Sanat Side Antik Kenti’nde 10. Kez Buluştu

Side Belediyesince bu yıl onuncusu düzenlenen ve 24 Temmuz’dan bu yana ülkemizden ve dünyadan tanınmış pek çok sanatçı ve topluluğu ağırlayan Side Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali, 29 Ekim akşamı Antalya Devlet Opera ve Balesi Orkestrası Koro ve Solistleri’nin Antik Tiyatro’daki Gala Konseri’yle sona erdi.

Antik Tiyatronun yanı sıra Liman, Apollon Tapınağı, Köy Meydanı gibi yerlerde gerçekleştirilen festivalin sanat yönetmeni Remzi Buharalı’nın ifadesine göre etkinlikler bu yıl da amacına ulaşmış, tamamı yoğun ilgiyle izlenmiş. Remzi Buharalı (1963) deyip geçmemeli. Her şeyden önce önemli bir trombon sanatçımız o. 2000–2005 yılları arasında Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü görevini üstlenmiş, sekiz yıl Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali’ni organize etmiş, bu süre içinde önde gelen opera ve bale topluluklarını Aspendos Festivali’ne getirmeyi başarmış bir yönetici. Bodrum Uluslararası Bale Festivali’ni başlatan da Remzi Buharalı. Halen, Side Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali’nin yanı sıra, Mersin Uluslararası Müzik Festivali’nin de sanat yönetmenliğini yapmakta. Yani bence, Side Belediyesi için ciddi bir şans!

Remzi Buharalı Side Belediyesi için bir şans, ama Side Belediye Başkanı A. Kadir Uçar da, Remzi Buharalı için bir şans olsa gerek. Uçar; sanata düşkün, aydınlık bir yönetici. “Mandalina”, “Portakal”, “Nar”, “Greyfurt” festivallerine değil, kültür turizmine ve ülkemizin tanıtımına katkı sağlayacağına inandığı kültür-sanata yatırım yapıyor.

Gala Konseri’nde Alexandru Samoila yönetiminde dinlediğim Antalya Devlet Opera ve Balesi Orkestrası’nı, koro ve solistlerini ayakta alkışladım. Samoila iletişimci ve hareketleri gayet estetik bir şef. Gardları aşırı değil ve Antik Tiyatro’nun teknik olanaksızlıklarına karşın, orkestradan koyu bir sound elde etmeyi başardı. Gerçi tempolar bazı eserlerde (On yedi eser icra edildi) olamazcasına yavaştı bana göre, ama bunu da tiyatronun akustik eksikliğine falan bağladım. Sopranolar Aslı Ayan, Nurdan Küçükekmekçi Aydın, Sevinç Bilgin ile Bas Tevfik Rodos, Tenorlar Göksay Saran, Mustafa Koray Damcıoğlu, Bariton Tamer Peker kulaklarımızda hoş tınılar bıraktılar. Orkestra, koro ve solistler festivale bir güzel damga bastılar.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: