Kabine’yi Linç mi Edelim?

Metin Göksel

Son dönemde gösteri ve çağdaş sanat alanında Avrupa’nın çeşitli kurumlarıyla ortaklaşa yapılan projeler çeşitli vesilelerle gündemimize giriyor. Bu projelerin önemli bir kısmında toplumsal ve politik olarak Türkiye’yi yorumlama çabasıyla girişilen “iş”lerin sonuçları sergileniyor veya seyirciye sunuluyor. Bu sonuçların paylaşılması kimi zaman aşırı ve şiddetli olumsuz tepkilere veya aşırı alkışlara mazhar oluyor. Bu arada yapılan çalışmaların estetik kalitesini tartışmak, nereye oturduğunu anlamak, yorumlamak şansına sahip olamıyoruz.

Bunun son örneği ise geçtiğimiz günlerde sahnelenen Garajistanbul ile Theatre Freiburg ortak yapımı Kabine projesi oldu. Cumhuriyet tarihini Almanyalı oyuncuların yorumları, 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya’sını Türkiyeli oyuncuların yorumlarıyla yansıtan projede her iki ülkenin ikon isimleri ele alınmıştı. Teatre Freiburg’un Türkiye’ye dair oluşturduğu sorulardan ve bunlara kendilerinin verdiği cevaplardan oluşturdukları sahneleri sunmaları esnasında duayen sanatçımız Sayın Zeliha Berksoy’un “ben milliyetçi değilim ama…” ile başlayan sonu “siz kendi Hitlerinize bakın” ile biten ve şapka devrimini Anadolu’daki köylülerin nasıl yaşadığını anlatan anekdota (fes üzerine kadın şapkası giyerek dolaşan köylüler) şiddetli tepkisini yaşadık. Olabilir, hele sahnedekiler dönüp seyirciye yorumlarını sorarsa her türlü tepki normaldir. Üstelik anlaşıldığı kadarıyla bu oyunda tepki amacına ulaşmış ve gerçek bir karşılaşma yaşanmış, tartışma uzamış, Almanların Türkiye’yi daha iyi anlaması için belki bir kapı bile açılmıştır. Ancak burada tartışmak istediğim konu bir oyunda nasıl tepki verilir, interaktif sahneleme üslubunun değişkenleri gibi konular değil. Bu tepkinin ardında yatan ve tiyatro camiamızda oldukça yaygın olan bir yaklaşımı tartışmak gerekiyor. Tepkiyi veren Zeliha Berksoy tutumunu “Oyunun Alman tiyatroculara ait ikinci bölümünde Türkiye’den isimlere dair yanlış ifadeler kullanıldı. Deniz Gezmiş’in sevgilisi, çocuğu yok muymuş; eşcinsel miymiş? Atatürk tepeden inmeciymiş, ayyaşmış. Oyunun sonuna doğru Alman oyunculardan biri, ‘Sorularımızı küstahça mı buluyorsunuz?’ dedi. Ben de Almanca ‘Oyunu çok aptalca ve ucuz buldum’ dedim. Yaptığınız şey hakkında bir bilginiz olması lazımdı, bilgisiz, kültürsüzsünüz, siz de Baader Meinhof’un, Hitler’in hesabını verin dedim ve çıktım.” diyerek açıklıyor. (http://mimesis-dergi.org/2010/11/tiyatroda-ata-tepkisi) Oyunu izleyen bir başka gözlemci Zeliha Hanım’ın tepkisini “Milliyetçi bir insan değilim ama demin anlatılan hikayeyi küstahça değil, salakça buluyorum. Deminden beri bize sorular soruyorsunuz, buraya bunları mı dinlemeye geldik. Demin anlatılan hikaye yalan! Atatürk dönemini böyle ele alamazsınız, ben de bunları izlemeye mecbur değilim” diyerek, salonu terk etti, şeklinde ifade ediyor.(http://mimesis-dergi.org/2010/11/kabine-oteki-benim-kimligimi-%e2%80%9chakikaten%e2%80%9d-nasil-algiliyor)

Anlaşıldığı kadarıyla özellikle Atatürk, devimler, Cumhuriyet meselelerine yaklaşıma ciddi bir tepki verilmiş. Bazı çevrelerde muhalif olmak ile Cumhuriyet döneminin çeşitli uygulamalarını eleştirmemek arasında garip bir bağlantı gözleniyor. Bu bakış açısına göre bir tür asr-ı saadet dönemi olan dönem 1950 ile birlikte yok olmaya başlıyor, “egemenler” iktidarı ele geçiriyor, durum yıllar içinde giderek daha da kötüleşiyor ve bugüne yani “dinciler”in iktidarına geliyor, bu yaşadığımız felaket dönemi de “dinciler”in iktidardan gitmesiyle belki çözülebilir. Gerçi bunun için de pek umut yoktur çünkü halkımız nereye oy vereceğini bilmiyor. Bizzat yine Sayın Berksoy’un 2009 yılındaki ifadesiyle zaten “cahillerin oyuyla demokrasi olmaz” (http://www.haber7.com/haber/20090507/Cahillerin-oyuyla-demokrasi-olmaz.php) Maalesef bu yaklaşım her zaman bu tür kalkıp terk etme eylemleriyle sonlanmıyor. Kısa bir süre önce de Beşiktaş’ta İdans kapsamında sergilenen bir eserin CHP gençlik kolları üyeleri tarafından benzer gerekçelerle parçalandığını okumuştuk. Kabine’ye verilen tepki sonrası çoğunluğu oyunu izlememiş kişiler tarafından gösteri çok sert bir dille eleştiriliyor veya benzer şekilde Sayın Berksoy’un tutumu kahramanlaştırılıyor. Farklı ortamlarda ifade özgürlüğünü savunan kişilerin, kendi “kutsalları”na dokunulduğunda verdikleri tepkileri ve hırçın tutumu dikkatle izlemek gerekiyor.

Kuşkusuz Batılı bakış açısıyla Türkiye’nin yakın tarihini ve bugününü incelemek hiç kolay değil ancak bu tür yaklaşımların içine düştüğü en büyük tuzak Avrupamerkezcilik oluyor. Stam-Shohat tarafından “Avrupamerkezcilik, Batı kaynaklı dünyanın merkezi ve dünyanın gölgesinde kalan diğer yerlere ontolojik gerçeklik sağlayan tek -paradigmatik- çerçevedir: Resim sanatındaki Rönesans perspektifi gibi, dünya ayrıcalıklı tek noktadan canlandırılır, Tanrısal bir lütuf gibi görülen Batı düşüncesi haritalarda Avrupa’yı büyülterek, Afrika’yı ise küçülterek çizer. Avrupamerkezcilik dünyayı “Batı ve Dışında Kalanlar” (West and the Rest) olarak ikiye ayırırken, gündelik dili de Avrupa’ya dalkavukluk yapacak ikici karşıtlıklara böler: Bizim milletimiz-onların kavimleri; bizim dinlerimiz-onların batıl inançları; bizim kültürümüz-onların folkloru; bizim savunmamız-onların terörü gibi.” şeklinde tarif edilen bu yaklaşım kuşkusuz son olarak sergilenen Kabine’de Alman oyuncuların yorumunda da kendini göstermiş. Oryantalist bir üslupla, anlamak yerine karikatürize ederek bir topluma yaklaşıldığında ortaya çıkabilecek kaba yorumlara ulaşılmış ve sorunların altı boşaltılmış.

Ancak bu tavrın eleştirisi saf bir Ata savunusuyla karşılandığında karşımıza yerlilerle beyaz adamların karşılaşması tarzı bir tartışma çıkıyor ki sanırım yüzünü Batı medeniyetine dönmüş, yüksek kültürü orada aramış ama yine onlar tarafından ihanete uğramış bir aydın duruşu ortaya koyuyor. Ki bu duruş bilindiği gibi yeni değil. Anlaşılan bu ahir sorun Batı’ya diş bileyerek Batılılaşma hali, en sonunda Batılılarla atışmaya kadar varmış durumda. Yüksek medeniyetin beşiği Batı bir anda tek dişi kalmış canavar olarak karşımızda tezahür ediyor.

Her halükarda toplumun kendine dönüp bakmaya, kendi geçmişini, kimliklerini aradığı bugünlerde Batılıların da bizimle tartışması ama derinlikli bir şekilde tartışmasının yolları açık tutulmalı. Dünyayla birlikte Türkiye de ciddi bir değişim geçiriyor. Bu değişimi hırçın tepkilerle değil, derinlikli bir tartışma ile yaşamalıyız. Tartışmak için de öncelikle Yala Ama Yutma’dan, idans sergisine, Laz Marks’dan Kabine’ye herkesin ama herkesin ifade özgürlüğünü savunmak şart. 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: