Kabine: Öteki Benim Kimliğimi “Hakikaten” Nasıl Algılıyor?

Levent Soy

Kabine/Cabinet 11, 12, 13 ve 14 Kasım tarihlerinde garajistanbul’da sergilendi. Ben 13 Kasım Cumartesi gösterisine gittim, biraz zor oldu ama gösteri tamamlandı. Diğer tarihlerde de, pek bir sıkıntı olmadan sergilenmiş olduğunu, gösteride rol alan bir arkadaşımdan teyit ettim. Her ne kadar gösterimi bitmiş olsa da, önce Kabine/Cabinet hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Kimler oynamış, kimler yönetmiş gibi daha detaylı bilgi almak isteyenler ayrıca http://www.garajistanbul.org/etkinlik.php?id=482 adresine gidip bakabilir.

Kabine/Cabinet’de Türkiyeli sanatçılar ile Almanyalı sanatçılar karşılıklı olarak birbirlerinin kültürlerini araştırmışlar. Heyecanlı karşılaşmalar ve yanlış anlaşmalar yaşamış, nihayetinde ülkelerinin geçmişlerini ve bugünlerini temsil eden 20 ikon seçerek, bu ikonlar aracılığıyla birbirlerinin kültürlerini algılamaya çalışmışlar. Projeye katılan 10 sanatçı, bu 20 ikonu gösterilerine taşıyarak 30 kişilik bir cast oluşturmuşlar. Kimler yok ki bu ikonların arasında, sporcular, pop starlar, film yıldızları, devrimciler, yazarlar, feministler, devlet başkanları, milliyetçi fikir babaları, vs. Bir kısmı ölmüş, bir kısmı hala hayatta:

Ajda Pekkan, Alice Schwarzer, Bülent Ersoy, Christoph Schlingensief, Deniz Gezmiş, Duygu Asena, Gudrun Ensslin, Joseph Goebbels, Helmut Kohl, Hrant Dink, İhsan Doğramacı, Jan Ullrich, Joseph Beuys, Kemal Sunal, Marlene Dietrich, Martin Heidegger, Papa Benedict XVI, Tanju Çolak, Turgut Özal, Ziya Gökalp

Kabine/Cabinet kendi ifadesiyle şu soruları soruyor:

“Öteki” benim kültürel kimliğimi nasıl algılıyor?

“Öteki” benim kimliğimin içinde ‘yeni’ olan neyi keşfediyor?

“Öteki” benim ikonlarımı nasıl tanımlıyor?

Türklerin Alman, Almanların ise Türk olduğu bu Kabine’de, tüm fraksiyonlar ortak gündemi yakalamaya çalışıyor: Demokrasi nedir? Nereye gidiyor?

Ortak bir Avrupa fikrinin geleceğine giden yolu kim gösteriyor?

Kim en iyi propaganda yapıyor ve insanların tepesinin tasını en çok kim attırıyor?

Kabincik/Cabinetçik; İçi Dolu Turşucuk

Saat sekiz buçuk olunca, kapılar açıldı ve gösteriyi izlemek için garajistanbul’a girdik. Ben şahsen “akşam gösteri var, gösteriye gidiyorum” gibi ifadelerle kendimi sürekli olarak bir gösteriye hazırlamış olduğum için, seyirci koltukları ve sahne şeklinde bir iç tasarım bekliyordum ki, hemen girişte kurulmuş olan “Tourism Information” masasında izleyicileri karşılayan Alman sanatçının, salon haritasını açıklamasıyla, bunun bir gösteri değil, izleyiciyle iç içe geçmeyi hedefleyen bir performans/prodüksiyon olduğunu anladım.

Evet, garajistanbul’un içine her biri hem malzeme hem de ses donanımı ve ışık tasarımı olarak tek tek tasarlanmış yirmi (20) adet kabin yerleştirilmişti. Bu kabinlerde, söz konusu yirmi ikon ile ilgili performanslar sürekli olarak akıyordu. İzleyiciler (ya da ziyaretçiler diyelim) istedikleri sırayla bu kabinleri gezerek, iliştirilmiş biyografileri okuyor, isterlerse içine giriyor ve performansları izliyor ya da bazılarında katılıyorlar. Ben bu tip durumlarda biraz yabani kaldığım için her kabine girmedim, ama girdiklerimden bazılarını örnekleyeyim.

Joseph Goebbels (Nazi Propaganda Bakanı) kabininin önündeyken, kabinden sorumlu Türkiyeli sanatçı ben ve yanımdaki birkaç kişiyi içeri davet etti. “Goebbels’i tanıyorsunuz herhalde?” “Evet, sanırım.” “Kendisi Nazi Propaganda Bakanı’dır. Burada duyduğunuz onun halka hitap ettiği bir konuşmasıdır. Birazdan kendisi de burada olacak ve Goebbels partisi başlayacak. Lütfen bekleyin” diyerek bizi içeride yayın yapan eski bir hoparlör ile baş başa bıraktı. Evet, Goebbels konuşuyordu, halk onu alkışlıyordu, arada “Hail” falan diye bağırıyorlardı. Kumaştan yapılma çadırın iç ve dış duvarları balonlarla kaplıydı. Biz içeride Goebbels gelecek diye beklerken, dışarıdan balonlar patlamaya başladı. Biraz bekleyip Goebbels’in gelmeyeceğini anlayınca, bu kabinin performansı demek bu dedik. Ve bir başka kabine doğru yol aldık.

Ajda Pekkan kabinine küçük deliklerden dışarıdan bakılıyor. Bir nevi röntgencilik hissi yaşıyorsunuz. İçeride Ajda Pekkan’ı temsil eden Alman sanatçı deliklere yaklaşıp İngilizce olarak “ilk karşılaştığımızda çenem şöyleydi, şimdi böyle” gibi şeyler söylüyor, ya da yüzünü arada bir mutfak folyosuyla sararak estetik ameliyatlara işaret ediyordu. En azından benim tanıklık ettiğim sürede bunları yaptı.

Bir kabinde video kurulmuş, girdiğinizde Kemal Sunal’ın “Polizei” filmi oynuyor. Ziya Gökalp kabini, ilkokullarda bayramlarda kullanılan kağıt bayraklar (gerçi bu bayrakları galiba yetişkinler de kullanıyormuş son zamanlarda), ay-yıldızlı balonlarla dolu. Turgut Özal kabininin üzerinde “Conspiracy (komplo)” yazıyor. Tüm camları gazete kağıtlarıyla kapatılmış bir bekçi kabini. Polis gibi giyinmiş Alman sanatçı içeriye tek tek alıyor insanları. Ve orda tanık olduğu şeylerin çok gizli olduğunu, çıkınca kimseye bir şey söylememesi gerektiğini anlatıyor. Bu Midas’ın Kulakları tanıklığı tabii ki rahatsız edici. İnsan çıkınca haykıracağı bir kuyu arıyor.

Kimin kabiniydi hatırlamıyorum ama bir kabine lokum koymuşlar, girenler afiyetle yedi. Deniz Gezmiş kabininde parkalar asılıydı. Masada bir kül tablası yarım bir sigara… Bir başka kabinde bornozlu bir Alman sanatçı içeri aldıklarına masaj yapıyordu. Bülent Ersoy kabininde daha önce garajistanbul’a aynı proje kapsamında “Palavracı Dolandırıcı” oyunuyla gelmiş olan Alman sanatçı İngilizce olarak Bülent Ersoy’un başına gelenleri anlatıyordu. Hem seksen dönemindekileri, hem de en son “oğlum olsa askere göndermem” tartışmalarını falan. Hem Bülent Ersoy’u hem de onu oynayan bu Alman oyuncuyu seviyorum.

Velhasıl, kabin çok, her birini anlatmak çok uzun sürecek. Neyse ki, yanımda fotoğraf makinesi vardı. İyi kötü çektiğim birkaç kare, kabinler performansını, ziyaretçilerin konumunu biraz daha iyi izah edecektir.

Kabin/Cabinet’e giderken iki, iki buçuk saat süreceğini öğrenmiştim. Demek ki, böyle kabinleri gezmek iki saat sürüyor yaklaşık diye düşündüm. Sonra birden o sevdiğim Alman oyuncu, yani Bülent Ersoy, bir kabinin tepesinde Ajda Pekkan’ın bir şarkısını Almanca olarak söylemeye başladı. Ortaya toplanıp onu dinledik. Demek ki, arada böyle performanslar da olacak diye düşündüm. O halde kabinleri gezmek gibi serbest bir programın dışında, belli bir zamanlamayla akacak bir performanslar dizisi olacaktı.

Bir süre daha geçmişti ki, megafonlardan bir anons yapıldı. O da ne? Bizim kabinler bir anda katlanıp küçüldü, tepelerindeki makara sistemiyle tavana yapıştı, ortada bir oyun alanı oluştu. İşte o anda benim kafamdaki “öteki” ortaya çıktı. “Ulan dedim, bu Almanlar biliyor bu işleri. Nasıl tasarlamışlar şu kabinleri!”

İkonlar Pazara Sunuluyor – İki Perde

Birinci Perde: Türkiyeli Sanatçıların Almanya’yı algılaması.

Oyun alanının etrafında, kabin içlerinden kalan minderlere, taburelere, masaj masasına çepeçevre yerleştik. Birinci Perde, Türkiyeli sanatçıların seçtikleri ikonlar üzerinden Almanya algısı. Ellerinde onlarca trafik levhası var. Aslında ikonlarla ilgili çeşitli hikayeleri Almanya’ya giden işçilerden başlatıp, bugünlere kadar bir yolculuk olarak stilize etmişler. Böyle olunca bazen sadece Almanları ilgilendiren, bazen Türkiyeliler ile Almanlar arasındaki ilişkilere de dokunan olaylarda yanlış yollara sapılıyor, çıkmaz sokaklara giriliyor, kaygan zeminlerde patinaj yapılıyor. Trafik levhaları gibi genellikle replikler de simgesel. Bu bölümde tiyatro var, dans var, müzik var.

Hadiseli (ikon olmayan) İkinci Perde: Alman Sanatçıların Türkiye’yi algılaması.

Çay, kahve, bira, su, sigara molasından sonra tekrar salona döndük. Yerlerimizi aldık. Alman sanatçılar bir kısmı kıyafet değiştirmiş, her biri bir Türkiyeli ikon olarak bize kendilerini tanıttılar. Üslup olarak bizim ikonlarımızı karikatürize eden kostümler ve makyajlar içindelerdi. Sonra sırayla mikrofonu alıp, kendi temsil ettikleri ikonlar ile ilgili sorular sormaya başladılar. Sanırım yüzlerce soru vardı. Soruyu soran onlar olduğuna göre, bize soruyorlardı. Evet, tiyatro güldürürken düşündüren sanat! Kostümler mizahi, sorular düşündürücü. Fakat ben soruların cevaplarını düşünmekten ziyade, bu soruların sahne seyirci ilişkisi içindeki sanatsal formunun ve entelektüel düzeyinin kıtlığını düşünmeye başladım. Tamam, sorular haksız sorular değildi, ama modernist ve oryantalist bir çerçeveden geliyordu tümüyle. Misal, Duygu Asena’yı canlandıran sanatçı, “Bütün Kadınlar Duygu Asena’yı okuduğunu söylüyor, peki Duygu Asena’yı bütün kadınlar gerçekten okuduysa, Türkiye’de kadınların durumu neden böyle?” gibi bir soruyu bile sorabildi. Üstelik bu arada duvardaki görüntülerde çarşaflı kadın resimleri falan geçiyordu. “Atatürk tartışılabilir mi? Sahi Atatürk ne zaman yaşamıştı?” sorusu yine haklı bir soru olmakla birlikte bir soruydu sadece. Bir köşe yazısında ya da makalede bu şekilde sorulabilirdi bütün bu sorular. Ama hala sahnede sanatsal üslupla ele alınan bir olay/tema/hikaye vs. yoktu.

Zurnanın “zırt” dediği yer, İnkılaplar döneminde, Anadolu’nun doğusunda yaşanmış, bu inkılapların yanlış anlaşılmasından ya da uygulanmasından kaynaklanmış fıkra gibi bir olayın anlatılması ve üstüne üstlük, Alman sanatçının bu hikayenin ardından gösteriyi kesip seyircilere “Do you find our questions arrogant?” sorusunu sorması ve sorunun İngilizce bilmeyenler için “Sorularımızı küstahça buluyor musunuz?” diye tercüme edildiği andı. Evet, o ana kadar bize zaten sorular soruyorlardı ama o sırada müzik çalıyordu, oyuncular dans ediyordu, vs. Dolayısıyla seyirci olarak soruları isterseniz üzerinize almayabiliyordunuz. Ama bu sefer gerçekten bize, yani “oradaki bize” soru sorulmuştu. Tercih meselesi ama bence hiçbir sanatçı eğer salonda kavga çıkmasını istemiyorsa, gösterisini kesip seyirciye böyle bir soru sormaması gerekir. Tabii ki, gelen kişiler arasında farklı düşünenler olacak ve fırsat verildiğinde tartışma başlatacaktır.

Öyle oldu, tiyatro sanatçısı Zeliha Berksoy soruyu havada bırakmadı. Özetle, “Milliyetçi bir insan değilim ama demin anlatılan hikayeyi küstahça değil, salakça buluyorum. Deminden beri bize sorular soruyorsunuz, buraya bunları mı dinlemeye geldik. Demin anlatılan hikaye yalan! Atatürk dönemini böyle ele alamazsınız, ben de bunları izlemeye mecbur değilim” diyerek, salonu terk etti. Terk ederken Hitler’i de hatırlatmadan etmedi. (Hatırladığımın yalancısıyım, bir yanlışım varsa Zeliha Hanım beni düzeltsin. Fakat haksızlık da etmesin, zira ikonların arasında Hitler olmasa da Goebbels vardı. Almanlar zaten Nazi dönemiyle hesaplaşmış olmanın rahatlığıyla soruyorlardı bazı sorularını.) Zeliha Berksoy’u desteklemek için Dikmen Gürün de onunla birlikte çıktı. Birkaç kişi alkışladı. Bunlar tavırlardan biri için destek mi protesto mu alkışıydı anlayamadım.

Sonra gösteri üzerine konuşulmaya başlandı seyirciyle. Oyun kesildi. Alman oyuncular seyirciden soru isteyip, yanıtlamaya başladı. Yönetmenleri “Biz şimdiye kadar sorular sorarak araştırma yaptık, onun sonuçlarını sahneliyoruz. Burada bize soru sorulmadığında da bundan bir anlam çıkarıyoruz” dedi. Birden sanki oyun sonrası tartışması haline döndü salon. İyi ama benim böyle bir tartışma isteğim yok, ben gösteriyi izleyip gitmek için gelmişim. Ayrıca o kadar geniş bir konuda tartışılıyor ki. Şimdi burada Türkiye’nin AB sürecini mi tartışacağız, Cumhuriyet tarihini mi tartışacağız, belli değil. Bu pek çok seyirci için böyle.

Derken, Mustafa Avkıran sorumlu yönetmen olarak sürece müdahale etti. Final dansının yapılıp, gösterinin tamamlanmasını ve ardından isteyenlerin sabaha kadar orda kalıp tartışabileceğini söyledi. Böylece bir kısım izleyici olarak bu geniş ve tesadüfi tartışmadan çıkabildik.

Sonuç olarak, İkinci Perde’de, Almanların bu topraklardaki kültürü kısa bir sürede derinlikli bir biçimde algılayamayacağını, daha doğrusu yüzeysel bir Batı modernizmiyle Doğu toplumlarının dinamiklerini ve tarihini anlayamayacaklarını; Avrupa Birliği’ne girmek istiyorsanız, demokratikleşmeniz lazım, Avrupa’yla aynı dili konuşabilmeniz lazım türünden modernist öğretmen mantığıyla yaklaşıldığında benim gibi demokrat, özgürlükçü bir insanla bile Avrupa’nın ortak bir dil tutturamayacağını anlamış oldum. İkinci Perde’de, sanatsal, estetik bir çaba gördüğümü söyleyemeyeceğim. Ama sanatçının ders verir bir üslupla, seyirciyle ilişki kuramayacağı konusunda neredeyse, kesin gibi, hatta muhtemelen eminim. Misafir sanatçılar bence Türkiye’yi ve Türkleri çok seviyorlardı, fakat maalesef, varoluşsal bir biçimde oryantalisttiler. Freiburg tiyatrosunun bir önceki oyununu da garajistanbul’da seyretme şansı bulduğum için, amiyane tabirle bu projede “şişirmece iş yapmışlar” diyorum.

Keşke Almanya’da yapılan sergilemeye ait yorumları da görebilsek.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: