Müzikal Neye Dair?

Barış Yıldırım

Dün Gece Yolda Giderken Çok Komik Bir Şey Oldu müzikali için kısaca şunları söyleyebiliriz: Plautus’tan 1500 yıl kadar sonra onun kurgu ve tip inceliklerinin 1500’de birini almamış bir metin var ortada. Üstelik kurulu düzen klişelerinin hepsini yeniden üretiyor. Efendisine sadık ve onun eliyle özgürleşen köle, aptal ve güzel kız, (rejinin altı genç kızın bacaklarını 10-15 dakika boyunca sergiye açmasıyla birlikte iyice ayyuka çıkmış) kadının cinsel meta olarak sunulması, âşık olunmayı hak eden kızın genelevde olduğu hâlde, elbette, bakire olması, eşcinsellere yönelik alaylar vs.

Biz istediğimiz kadar bunun aksine inanalım, müzikal, hayatla, hatta tiyatroyla değil, müzikle ilgili bir şeydir. Elbette hayatla bir bağı vardır -bildiğimiz dünyada neyin yok ki?- ama günlük hayatta insanlar birden bire durup duygularını bir şarkıyla ifade etmeye kalkmazlar. Müzikal sahnede gerçekleşir, fakat kabul etmek gerekir ki, Antik Yunan’daki erken çocukluğundan bu yana müzik, sahnelere ancak yardımcı karakter olarak çıkabildi.

16. yüzyılda tiyatroyu çocukluğuna geri döndürme çabası operayı doğurdu. Ama o -ironik bir biçimde- hızla bir “ihtiyar sanatı”na dönüşünce, Broadway’in sinekten yağ çıkarma uzmanları bir ara form buldular: Müzikal. Bu formu her şeyden önce ayıran şey, güzel, dile dolanan şarkılarla bezeli olmasıydı.

Ankara DT Çayyolu Sahnesi, iki haftadır perdelerini, Larry Gelbart ve Bert Shevelove’nin birlikte yazdığı, Stephen Sondheim’ın bestelediği ünlü bir müzikale açıyor. Orijinali Foruma Giderken Komik Bir Şey Oldu olan müzikal, geceleyin falan da geçmediği hâlde nedense, Dün Gece Yolda Giderken Çok Komik Bir Şey Oldu diye Türkçeleştirilmiş (çev. Haldun Dormen).

İlk provalarında yazarına ünlü “Hitler yaşıyorsa, umarım bir müzikal kumpanyasını alıp şehir dışına çıkmıştır.” cümlesini söyletecek kadar başarısız olan oyun, bazı düzeltmelerden sonra 1962 yılında ulaştığı Broadway’de neredeyse bin kez sergilendi ve Hollywood’ca filme alındı. Plautus’un Roma komedyalarından esinlenerek yazılan metin, bir kölenin özgürlüğünü elde etmek için efendisine geneleve düşmüş bir bakireyi kazanmasında yardımcı olmasını anlatıyor. Bu tür vodvillerde olduğu gibi olaylar birbirini kovalıyor, entrikalar birbirine karışıyor, arada bol bol şarkı söyleniyor.

Celal Kadri Kınoğlu’nun yönettiği, müzik yönetmenliğini Kemal Günüç’ün yaptığı Ankara DT prodüksiyonunda kullanılan oda orkestrasının kadrosu, belki oyuncu kadrosundan geniş. Partilerine iyi çalışmışlar, orkestra çukurunda durdukları hâlde gözler sık sık onlara kayıyor. Ancak yaptıkları vodvil müziğinin bugünün ve bu ülkenin insanlarının alışık olduğu tınıyla bir ilgisi yok, çeviri sözlerle de çoğu zaman uyumsuz. Zaten sık sık ton dışında gezinen şarkılar, ses yükselticilerinden verildikleri hâlde çok az anlaşılıyor.

İnsanlar durdukları yerde şarkı söylemezler, ama insanlar durdukları yerde “Olmak ya da olmamak” diye tirat da atmazlar. Yani asıl mesele, müzikalde şarkı söyleyen insanların sahici insanlara benzememesi değil; onların güzel şarkı söyleyip söylememeleri ve elbette şarkı aralarında çıkardıkları oyunculuk. Ancak bu şekilde müzikal, hayatla ve tiyatroyla olan (müziğe göre) tali fakat zorunlu bağlarını korumayı başarabilir ve müzikle olan birincil bağının hakkını verebilir.

Ama bu gösterim için tüm bunlardan önce sorulması gereken bir soru var: Neden? Neden bu oyun? Broadway’in “meşhur et ve unut” döngüsünde bir ara “hit” olduğu için mi? Sık sık sanatçının neden şu ya da bu konuyu seçtiğini sormamamız, onun seçtiği yolda ne kadar iyi yürüdüğünü sorgulamamız gerektiği söylenir. Sanat bir seçimler manzumesiyse, sanat eleştirisi bu manzumenin ilk satırını neden atlasın ki?

Plautus’tan 1500 yıl kadar sonra onun kurgu ve tip inceliklerinin 1500’de birini almamış bir metin var ortada. Üstelik kurulu düzen klişelerinin hepsini yeniden üretiyor. Efendisine sadık ve onun eliyle özgürleşen köle, aptal ve güzel kız, (rejinin altı genç kızın bacaklarını 10-15 dakika boyunca sergiye açmasıyla birlikte iyice ayyuka çıkmış) kadının cinsel meta olarak sunulması, âşık olunmayı hak eden kızın genelevde olduğu hâlde, elbette, bakire olması, eşcinsellere yönelik alaylar vs. vs.

Mel Brooks, Olmak ya da Olmamak’ın 1983 versiyonunda şöyle der: “Belli ki Naziler, Yahudiler gibi Çingenelerle eşcinselleri de sevmiyor. Kabul edelim ki, Yahudiler, eşcinseller ve Çingeneler olmadan tiyatro da olmuyor!” Ne yazık ki eklemek gerekir: Tiyatro çoğu zaman bu ve benzeri grupları sadece ucuz komik üretmek için kullandı; kadın çıplaklığını ise seyirci çekmek için. Bugün bu ayrımcılıkları yeniden üretmenin ne anlamı var?

Belli ki vodvilleri sahnelemenin ardında, tiyatronun eğlence boyutunu vurgulama çabası var. Çıplak kadın bacaklarıyla “eğlence” yakalamak görece kolay. Oysa söz konusu olan salt vodvil bile olsa, müzikal ve teatral yetkinlik eğlence konusunda çok daha başarılı sonuçlar elde edebilir. Öte yandan neden “salt vodvil” olsun ki? Yok mu tiyatronun bize dair, bize yakın söyleyecek sözü de 1960’ların Broadway’inden bize seyirlik koparmaya çalışıyor?

Tarih:12-13 Kasım 2010 (ve Aralık 2010 programında)

Yer: Ankara DT Çayyolu Sahnesi

Halkbank Kültür Sanat



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: