Geçmiş Yılı, Hıfzı Topuz ile Birlikte Paris’te “Ham” Eyledim…

Üstün Akmen

Yılbaşına dört kala dünyanın en güzel, en heyecanlı, en romantik kentlerinden biri olarak tanımlanan Paris’teydim. Tilbe Saran’ın betimlediği gibi “gri gökyüzü, çinko çatılar ve pırıl pırıl sokaklar…” Çoğu kez “Rüyalar Kenti” de olarak anıyorlar Paris’i, ama ben, ilk kurulduğu dönemlerden beri hevesli sanatçıların, yazarların, düşünürlerin ve sergüzeştlerin Kâbe’si olarak adlandırıyorum.

Dar, dolambaçlı Ortaçağ sokaklarında ve kiliselerinde; bezemeli 17. Yüzyıl Rönesans saraylarında, Napoleon’un klasik tarzdaki anıtlarında ve Baron Haussman’ın 19 yüzyılda Paris’i yeniden yapılandırması sırasında açılan geniş, sıra sıra ağaçlı bulvarlarında geçmişin tanıklığını izlemeden edemiyorum. Paris’e ne zaman gitsem, allem edip kalem edip Saint-Germain’e varıyor, “Café de Flore”a dalıyorum. Kibar garsona bir “cognac” söylüyor 1939’lara yaslanıyor, yan masada oturan Picasso’nun onuruna kadehimi kaldırıyorum. 1940’lara geldiğimde aramıza Jean Paul Sartre ile Simone de Beauvoir da katılıyor, çok eğleniyorum. Bazan Sartre ve Beauvoir’la, “Café de Flore”un yanındaki “Les Deus Magots”un önündeki masalardan birine kurulup, soğukta inadına “Grog eu Rum” içerken, varoluşçuluk felsefemi saatler boyu geliştiriyorum.

Yılbaşı öncesi Parisliler Paris’i terk etti, dağlara, banliyölere, ötelere berilere gitti. Onlar gidince Paris’i bu kere Senegalliler, Balililer, Kamerunlular “zapt etti”. Afrika’da sömürgecilik faaliyetine ilk başlayan ülke bu Fransa… 1830’da Cezayir, sonrasında gelsin Senegal, Gine, Batı Afrika Kıyıları ve de Büyük Sahra’nın kuzeyi ve güneyi. Sen misin Afrika’da asimilasyona dayalı politika izleyen, “al sana işte” der gibi Senegalliler, Balililer, Kamerunlular ve turist Çinliler, Japonlar, İtalyanlar, Ruslar Paris’i bir anlamda “işgal etti”.

Türkiye’deki gazeteciliğin duayenlerinden Hıfzı Topuz ile Üstadın “Parisli” yıllarını bir akşam Sorbonne’da “Les Patis”de masaya yatırdık. Doğal olarak kara derilileri ve sadece anavatana aktarılacak ekonomik çıkarlarla ilgilenen Fransa’nın siyaset ve eğitim alanında uyguladığı asimilasyon ilkelerini ve ulusal değerlerini unutturup, yerine kendi kültür ve değer hükümlerini yerleştirmeye çalışmasını da. Hıfzı Topuz’un “Parisli” yıllarından o akşam kimler, kimler gelip geçmedi ki masadan! Topuz Üstadın birikimi, ölçülemez renklilikteki dağarcığı zamanı aldı, silip götürdü.

Bir başka akşam Hıfzı Topuz, beni de yanına katarak 1987 yılından bu yana Fransa’da yaşamakta olan Bilgisayar Bilimleri öğretim üyesi, Prof. Dr. Tülin Atmaca’nın evine götürdü. Fevkalade yalın eşyalarla döşenmiş sıcacık atmosferli evin duvarlarında Ressam Ali Atmaca’nın renkli sanat anlayışını sergileyen birkaç tablo vardı. Ana duvarda yer alan temelinde figürü soyutçu biçim oluşumlarıyla denge içinde resmettiği, yuvarlak hatlarla bezeli, diri ve canlı renklerin ağırlık kazandığı “Tülin Atmaca“ portresiyse birlikte olduğumuz süre içinde gözümde kaldı. Aramıza sonradan katılan seramik sanatçısı Meral Sarı ile başlayan “N’olacak bu Türkiye’nin hali” söyleşisi, giderek şampanya/şarap-kaz ciğeri/peynir partisine dönüşüverdi.

Ne yalan söyleyeyim (daha doğrusu söylememeliyim), Hıfzı Topuz, beni kitaplarıyla Osmanlı tarihi üstüne düşünmeye, bu konuda bilebildiklerimi deşmeye iten bir yazardır. Yılbaşı akşamı da Hıfzı Topuz ile birlikteydik. Taktı beni peşine, Seine Nehri üzerindeki Île de la Cité adacığında bulunan “Nos Ancêtres les Gaulois” adlı restorana götürdü. Bu restoran Asteriks çizgi romanındaki Gallilerin hanlarını andırıyordu. Kaba rüstik masalara dev tahta çanaklar içinde taptaze salata malzemeleri konmuştu, seramik sürahilere fıçıdan şarabımızı doldurduk, tavandan sarkan sucuk ya da salamlardan istediğiniz kadarını kestik, taptaze esmer köy ekmeğiyle yemeğe başladık. Bir kara derili, dev ızgarada seçimimize göre etleri pişirip garsonla gönderdi. Sonra nefis Fransız peynirleri ve sepette getirilen meyveler ile geceyi noktaladık ve elbette saat tam 24’de öpüşmeyi savsaklamadık.

Yılbaşı akşamı, laf döndü dolaştı Topuz’un “Abdülmecit” kitabına (Remzi Kitabevi-Ağustos 2009) geldi yapıştı. Hıfzı Topuz saray entrikalarından tutun da saray çılgınlıklarına varıncaya kadar dağarcığının küçük de olsa bir bölümünü kulaklarıma boşaltmaya başlayınca, canım Kürdîlihicazkâr’dan bir şarkı tutuvermek istedi, ama heyhat! Gitarcı Edith Piaff çığırmaktaydı.

Hanedan geleneğiyle ve dinsel bağlanmalarla gittikçe Arap kültürüne yaslanan Osmanlı İmparatorluğu’nu yenileştirme anlayışına açmanın II. Mahmut’tan sonra Abdülmecit’e (1823–1861) miras kaldığını kitaptan okumuştum. Sarayından neredeyse hiç çıkmayan, Harem’in çekici köşelerinde düşler kuran bir padişahın dünyaya açılıp çağdaşlığı benimsemesi, benimserken asla yabancı güçlerin etkisine girmemesi beni gerçekten şaşırtmıştı. Yemeğin yerde değil, masada ve çatal bıçakla yenilmesinin yerleşmesi, sarayda piyano resitalleri verilişi, doğrusu ya kitabı okurken sık sık yüreğimin “takdir” kapısını tıklatmıştı.

Ertesi gün, Hıfzı Topuz’un: “Osmanlı sultanları içinde yaşamı ve kaderiyle öne çıkan en ilgi çekici padişahlardan biridir” diye tanımladığı Abdülmecit’in, Nükhetseza Hanımefendi’den doğma oğlu Şehzade “Büyük” Mehmet Burhânettin Efendi’nin (1849–1876) evladı İbrahim Tevfik’in Fransa’da doğan kızı Fevziye Hayrı Osmanoğlu’nun (1928) evine gittik. Nâzım Hikmet bir şiirinde: “… ben asaletten anlamam./Şapka çıkarmam konuştuğun dile,/düşmanıyım asaletin/kelimelerde bile…” diyor ya; anlamadan korktuğum, bugüne değin “şapka çıkarmadığım” o “asalet” denilenle hiç de karşı karşıya gelmedik.

Fevziye Sultan, doğuştan kimi ayrıcalıkları bulunan ve özel sanlar taşıyan bir soyluydu, ama hiç de öyle görünmüyordu. Kendi değerini olduğundan az göstermek için belirgin bir çaba gösteriyor, şampanya/turta ikramını yardımcılığını yapan Fransız kıza bırakmayarak bizzat yapan eşinin yeğeni Mira Hanım’a yardımcı olmaya çalışıyor, alçakgönüllülükle örneğin benim kadehimi kendisi dolduruyordu. “Sultan” deyiminden rahatsızlık duyduğunu birkaç kez kendine özgü vücut diliyle anlattı. Nadide parçalarla dolu, çok şık, ama abartısız evinde, yerdeki ipek halının üzerinde salınırken hoşluk, güzellik, incelik salgıladı. Lezar ayakkabısı, twit pantolonu, yün bluzuyla soyluluğunu içten çıkarıp yansıtıyor, içinde barındırdığı bedeniyle bütünleşiyordu.

Duvarlardaki Abidin Dino’lar, Bedri Rahmi’ler üzerine söyleştik. “Saat 19’da yan odaya geçelim, Türkiye’deki haberleri edinelim” dedi, Türkiye ile yakından ilgiliydi. Kalktık. Ben, elini tutup öne doğru eğildim ve sadece öpüyor gibi yaptım, Hıfzı Topuz yanaklarında “bûs” etti. Ayrıldık.

Dışarıda, Yaşar Kemal’in “Bir Ada Hikâyesi” dörtlemesinin ikinci kitabı “Karıncanın Su İçtiği” Fransızcaya çevrilmişti ve “La Tempetê des Gazelles” başlığıyla kitapçı vitrinlerini süslüyordu. Hıfzı Topuz’un “Kara Çığlık – Afrika’da Başkaldırı ve Aşk” kitabının da yakında yayınlanacağını öğrendim. St-Ouen de Clignancourt’daki Bit Pazarı’nda eskimiş Art Deco mobilyalara nur yağıyor, yola dağılmış dükkânların çoğunda üst üste yığılmış gümüş çatal bıçaklar, belli ki eski café ve restoranlardan çıkmış kocaman masalar, sandalyeler, antika kuş kafesleri ne yapıp ne edip insanları kendilerine baktırıyordu.

Kravatlı-ceketli satıcılardan biri, Hıfzı Topuz’a benim ne iş yaptığımı sordu. Tiyatro eleştirmeni olduğumu öğrenince: “Çok önemli bir meslektir” dedi, “onlar olmasa izlediğimiz tüm tiyatro, opera, bale eserlerini hep ‘iyi’ olarak algılarız. Oysa eleştirmenlerdir izleyicilere o eserlerin eksiğini gediğini gösteren, sanat kurumlarını da daha titiz çalışmaya yönelten, yönlendiren” diye de ekledi.

Kentin özü sayılan Notre Dame Katedrali’nin papazı Frollo’ya Esmeralda’yı sordum, pek utandı, üstelemedim. “Quasimodo” dedim… O hâlâ âşıkmış.

Ben bilmem! Frollo öyle söyledi.

SÖKEMİYORUZ İPLİKÇİNİN İPLİKLERİNİ

2010 yılı içinde tam on üç yazıda, 2010 İstanbul Kültür Başkenti Ajansı’na Atatürk Kültür Merkezi ile ilgili on üç soru yönelttim, yanıt alamayınca 15 Eylül 2010 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundum.

Bulundum bulunmasına da, dört aydır Sayın Başsavcıdan haber alamadım. Dediler ki: “Devlet tükendi, hâkimler, savcılar iş göremiyor, hukuk “sübut” etti.

Anladım… Adalet Ana’nın gözleri bağlanmış, kolları da kesilmişti.

Yılın beşinci günü akşamı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş televizyonlarda Taksim Meydanı’nı bu yıl içinde trafiğe kapatmayı planladıklarını, Atatürk Kültür Merkezi’nin de yıkılacağını, oluşan alanın meydana dâhil edileceğini, böylelikle apırsak da köpürsek de iplikçinin ipliklerinin sökemeyeceğimizi söyledi.

Benim anlayamadığım, onca aydın insanın sesini kim kesti?

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: