Genco Erkal’ın Otuz Beş Yıllık Yolculuğu: Kerem Gibi

Bahar Akpınar

Okumak ve yazmak tek başına yaptığımız eylemlerdir. Tıpkı benim şimdi yazdığım, sizin şu an okuduğunuz gibi… Her iki eylem de güvenlidir.  Okuduğunuz şeyden başınıza bir iş açılacağını düşünmezsiniz. Ben de bu satırları yazarken başıma bir iş geleceği korkusunu taşımıyorum. Ne var ki, yaşadığımız coğrafyada her iki eylemin de sakıncalı bulunduğu, yazanların ve okuyanların bu eylemleri nedeniyle çeşitli bedeller ödediği tarihsel gerçeklerimizdendir. Kendisini “yüreğini, kafasını, kalemini, boydan boya ömrüne halkına vermiş olmakla övünen sıradan bir Türk şairi” olarak tanımlayan Nazım Hikmet sakıncalı bulunan satırları yüzünden bedel ödeyen isimlerin başında gelir. Onun sadık okuyucularından Genco Erkal, Kerem Gibi’de, bu okuma eylemini nedeniyle payına düşen bedeli ödemiş bir okur, bir sanatçı olarak karşımıza çıkıyor.

Dostlar Tiyatrosu tarafından 1975 yılından beri sahnelenen, bu süre içinde yargılanan ve ‘aklanan’ Kerem Gibi, yazarın ve okuyucunun eylemini duvarlar arasından alıp, sahne üzerinden seyirciyle paylaşıyor. Otuz beş yıllık bir okur-yazar yolculuğu olarak tanımlayabileceğimiz Kerem Gibi ilk sahnelenmeye başlandığı dönemde Genco Erkal tarafından “şiir tiyatro” olarak adlandırılıyor. Bugün ise Kerem Gibi belgesel nitelikte şiir tiyatro olarak karşımızda… Aslına bakılırsa, belgesel ve şiir, tiyatro sanatına mesafeli olan alanlardır. Sahne dilinin, içinde çatışma öğesini barındıran bir dramatik kurgu üzerinden tasarlanmış oyun kişilerinin söyleşimleri olarak değil de, yalnızca şiirden oluşmasından kaynaklanan yoğun edebi anlatım ile belgeselin getirdiği nesnel mesafe, sahne üzerinde titizlikle dengelenmesi gereken iki alan olarak karşımıza çıkar. Tiyatro sahnesinde oyuncunun tek başına söylediği sözlerin bile aslında dolaylı olarak seyirciyle yapılan söyleşimler olduğunu ve seyircinin bu sözleri anlayıp, algılamasının ardından yakaladığı estetik haz sayesinde daha yoğun bir seyir eylemi içine girdiğini göz önüne aldığımızda, şiir ve belgesel dengelemesinin ne kadar önemli olduğunu daha iyi ortaya çıkar. Kerem Gibi, bu dengenin ustalıkla sağlandığı bir oyun olarak karşımıza çıkar. Genco Erkal’ın büyük bir ustalıkla uyarladığı, Nazım Hikmet’in hapishane ve sürgün yıllarının genel bir panoramasını oluşturan şiirler sahne üzerindeki estetik dengenin bir yanını oluşturuyor. Bu dengenin diğer tarafında ise Zeycan Çetinkaya’nın arşiv araştırmaları, Ferit Erkal’ın belge fotoğrafları, Melih F. Tatlıcan’ın film kurgusu ve Yiğit Tuncay’ın ses tasarımı konusundaki titiz çalışmaları sonucunda şekillenen belgesel bulunuyor. Otuz beş yılın soluğunu taşıyan Kerem Gibi’de Genco Erkal’ın şiire başlamasıyla aynı anda devreye giren barkovizyon oyunun sonuna kadar şiir ve belgesel dokunun eşzamanlı ilerlediği bir zemin oluşmasını sağlıyor. Genco Erkal, son derece etkili kullandığı beden dili, tonlamaları ve barkovizyon ile kurduğu güçlü senkronun etkisiyle seyirciyi hemen yakalayıp, yolculuğuna dahil ediyor.

Zaman zaman oyunun dekor işlevini de gören barkovizyon oyunun belgesel yanının üç ana hat üzerinden seyirciye iletilmesini sağlıyor. Bu hatlarından ilki, Nazım Hikmet’e ait fotoğraf ve görüntülerden oluşan biyografik malzemenin yer aldığı bir Nazım belgeseli.  Buradaki biyografik doku seyirciyi Nazım’ın yazma anındaki tek başınalığına ortak edip, izlemeye eylemini o anın duygusuna yaklaştırıyor. Nazım’ın mısralarını, zamanın farklı bir yerinde, kendi algısı içinden değil de, onun tek başına yazdığı andan ve o anın duygusunu hissederek dinleme başlıyor. Bu dinleme şekli oyunun hemen başında oluşup giderek güçlenerek oyunun sonuna kadar devam ediyor.  Program kitapçığının kapağına da Nazım’ın fotoğrafını koyan ve kitapçığa Nazım’ın her eserine yazdığı önsözle başlayan Genco Erkal’ın şairle kurduğu güçlü duygu bağı, oyunun hemen başında kurulan bu dinleme eylemiyle seyircinin hem ortaklık ettiği, hem de kendi duygularını katarak güçlendirdiği bir bağ halini alıyor. Seyirci, Genco Erkal’ın gözlerinden Nazım’ı görüp, barkovizyondaki Nazım görüntüsünden Genco Erkal’ı dinlerken, yazar ve okuyucunun tek başınalıklarından nasıl güçlü bir birlikteliğin çıktığına da şahitlik ediyor. Üzerinden sürülemeyeceğimiz tek vatan olan Türk dilinde yazılmış bu çok kıymetli satırlar üzerinden yazar ve okuyucunun kanonuna yüreğiyle eşlik ediyor.

Oyundaki belgesel kullanımının diğer hattını bir Genco Erkal belgeseli olarak adlandırmak da mümkün olduğunu düşünüyorum.  Nazım Hikmet ile Genco Erkal arasında kurulan yazar-okuyucu bağının sahne üzerindeki otuz beş yıllık sürecinden incelikli bir çalışmayla kolajlanmış görüntüler, belgeselin ana eksenini oluşturuyor. Genco Erkal’ın Nazım’la olan yolculuğunu paylaştığı, aralarında Fazıl Say, Yıldız Kenter, Ayla Algan, Işık Yenersu, Zeliha Berksoy, Zuhal Olcay, Tilbe Saran, Jülide Kural, Zeynep Tanbay ve Sema Moritz gibi değerli isimlerin bulunduğu yol arkadaşlarına bir selam gönderdiği bu görüntüler arasında Nazım Oratoryosu ve Nazım’a Armağan’dan alınan bölümler de var. Hiçbiri diğerinin önüne geçmeyen ve doğal bir seyir akışı içinde ilerleyen ve görüntülerdeki sanatçılara karşı duyulan yakın bir tanışıklık duygusuyla birlikte yansıyan bu görüntüler, hepimizi Nazım’ın okuyucusu olma ortak paydasında buluşturuyor. Bir arada olma duygusunun güçlendiği bu görüntüler,  Genco Erkal’ın, önceki yıllarda İngilizce ve Fransızca olarak sahnelediği Nazım çalışmalarından seçtiği şiirleri eş zamanlı okumasıyla farklı dillere yayılıp daha da zenginleşiyor. Diğer tarafta, bu görüntülerle Genco Erkal’ı tek bakışta, farklı yaşlarda ve farklı dilleri konuşurken izleyebilmek yabana atılamayacak bir diğer görsel zenginlik olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bu uygulamalarla zenginleşen seyir algısına oyunun önceden yapılan çekiminden özel olarak belirlenen bölümlerin, hem canlı olarak sahneden, hem de kayıt olarak barkovizyondan aynı anda verilmesinin getirdiği görsel çeşitliliği de eklemek gerek. Hem yabancı dillerde okuduğu, hem de önceden çekimi yapılan bölümlerde ses ve görüntü senkronunu büyük bir ustalıkla yakalayan Genco Erkal, Kerem Gibi’nin nasıl titiz bir çalışma sonucu ortaya çıktığına bizi bir kez daha şahit ediyor.

Barkovizyondan yansıyan üçüncü belgesel hattında ise seyirci, şiirlerin ardındaki yaşam gerçekleriyle yüzleşiyor. Kurtuluş Savaşı’ndan, Küba Devrimi’ne, 1977’deki 1 Mayıs yürüyüşünden, Tekel işçilerinin direnişine kadar geniş bir alanda verilen görüntülerin en etkileyicileri kuşkusuz Hiroşima ve Nagazaki’ye ait olanlar. Perdeden birbiri ardına geçen görüntülerden süzülen bir kız çocuğu, Genco Erkal’ın sesinde hayat bulup çalıyor kapınızı.  Yirmi birinci yüzyılın televizyonda savaş seyretmiş insanları olarak işte o zaman anlıyorsunuz kağıt gibi yanan çocuğun şeker bile yiyemeyeceğinin nasıl yürek yakan bir gerçek olduğunu. Görüntüler ardı ardına akıp gitmiyor zihinlerden, aksine Nazım’ın tuttuğu yerde duruyor zaman. Her görüntünün üzerine bir mısra düşüyor ve duyguyla gerçek öylece seyirciye emanet ediliyor. Bu emanetle, koltuğundan uzanıp Varna önünden geçen bir vapura dokunduğunda, Nazım’ın elleri gibi yanıyor seyircinin elleri..

Yazarın okuyucuya emanetinin yalnızca satırları olmadığı, onun bütün yaşamını ve o yaşamın tanıklık ettiği başka birçok yaşamları da kapsadığı düşünüldüğünde Kerem Gibi’nin ne denli kıymetli bir emanet olduğu daha iyi anlaşılır.  Yazdıkları, düşündükleri nedeniyle vatan toprağında yatması bile çok görülen bir şairin, Nazım Hikmet’in, satırlarına nefesiyle hayat veren Genco Erkal, otuz beş yıldır Kerem Gibi… Okumanın tek başınalığını yırtan sadakatiyle soluğunu veriyor Nazım’ın dizelerine. Bir okur, bir seyirci ve bir insan olarak çoğalabilmek için Kerem Gibi kesinlikle eşlik edilmesi gereken bir yolculuk. Tek başına bir okuyucudan, bir arada olan seyircilere dönüşmek, birlikte okumak, paylaşmak ve birlikte yanmak için..

Yorum


işlemi tamamlayınız: