“Teksti Tanıyanın Anlayacağı Oyunlar”ın Sorumlusu Kim?

Melih Anık

Mahir Günşiray Almanya’da Faust’u güncelleştirerek sahnelemiş. “Oyunun tekstini basitleştiren Günşiray, Faust’un karşısına sekiz ayrı Mefistofeles’i arka arkaya çıkartarak, her seferinde hikâyeyi baştan anlattırıp eseri anlamsız bir dramaya, dolayısıyla daha kötümser bir hale dönüştürüyor”muş.

Oyunu seyirciler ayakta alkışlamış, ama eleştirmenler beğenmemiş. “Oyunu ancak teksti tanıyanların anlayacağını ifade eden eleştirmenler, Günşiray’ın hikâyeden uzaklaştığını, yeni bir dünya arayışı içinde olduğunu öne sürmüşler.” (http://www.ntvmsnbc.com/id/25157713/) Seyircinin dünyanın her tarafında aynı olduğunu anlamış olduk. Almanya’da da ayağa kalkıp alkışlamak âdetmiş demek ki.

Oyunlarını seyrettiğim ve yeni bir dünya arayışına tanık olduğum Günşiray’ın yaptıklarını tahmin edebiliyorum ama bu haberde beni ilgilendiren, eleştirmenlerin yapmış olduğu tespit: “Teksti tanıyanların anlayacağı oyun”. O nedenle bu tespit üzerinde düşünelim.

Eğer özel merakı ve ilgisi yoksa seyirci çoğunluğu (buna oyuncu-seyirci de dahil edilebilir) seyirden önce oyunu okumuyor. Seyirci kendini yönetmenin eline bırakıyor ve o neyi ne kadar veriyorsa o kadar fikir sahibi oluyor. Oyun sonunda çoğunlukla üzerinde önceden düşünülmemiş konularda “uzmanlaşma” başlıyor birden. Bu kesin ve tek yanlı bir fikir oluşmasına neden oluyor. Seyirci, sahnede seyrettiğinin konunun bir kesiti olduğunu, aslında sahnede gördüğünün konuyu tüm yönleri ile tartışmak için yeterli olmayacağını düşünmüyor. Eleştirmenlerin “kılavuzluğu” ise nesnellik anlamında sorunlu. Sahne ile hayatı birbirine bağlamak; toplum olarak içinde yaşadığımız “yarım porsiyon aydınlık”ta tiyatroyu var etmek için gereken özel çabanın “toplum sözleşmesi” bağlamında ele alınması gerekir ki bu da şimdilik bir hayâl!

Tiyatro (genellikle) bilinenin tekrarı gibi algılanıyor; oyun metninin okunması, incelenmesi alışkanlığı yok. Şöyle ya da böyle bir kez Hamlet’i seyreden biri, Hamlet’i okumasının iyi olacağının; hatta birkaç kez okuması gerektiğinin, “bazı şiirlerin bazı yaşları beklediğinin” farkında değil. Seyredilen bir oyunun başka yorumlarla seyredilmesinin anlamı bilinmiyor. Oysa aynı oyunun aynı grup tarafından oynanışları bile farklıdır. Tiyatronun işlevini toplum için belirginleştirmekte tiyatronun görevi var ama o da bizi “yumurta-tavuk” hikâyesine götürüyor.

Eskiden, sevdiğimiz yazarların yeni oyunlarını merak ederdik. Yeni oyunlarla beslenen bir tiyatro vardı. Galiba o dönemlerde seyirci sayısı da oransal olarak daha çoktu. Şimdi yazar, topluluk sayısı daha çok ama tiyatro “ithal” oyunlar ile ayakta durmaya çabalıyor. Yirmi yıl gecikmeli olarak bize sunulanlar ile gündem oluşturmaya; senaryodan çevrilen ya da sahnede “okunan” “hikâye dilli” oyunlar ile tiyatroyu yaşatmaya; sınırları aşamayan denemeler yapmaya; klâsikleri kendimize göre güncelleştirmeye (?); toplum sorunlarını “başka” iklimlerin dili ile anlatmaya çalışıyoruz. Politikası olmayan tiyatro, taşıma su ile değirmen döndürmeye çalışıyor.

Bu, köşe yazarını okuyarak, dinleyerek fikir sahibi olma alışkanlığına benzer bir durum. Bazısı bir politikacının, köşe yazarının, sporcunun, medya karakterinin vb peşine takılmış o ne derse aynısını söylüyor. Soru sormuyor, sorgulamıyor, araştırmıyor. Bilgiye okuyarak, araştırarak ulaşmak zor geliyor; “hap gibi” fikir “yutuluyor” ve “ezbere” konuşuluyor. Bu “peşine takılma” twitter, facebook vb medya ile daha belirgin hale gelmeye başladı; “takipçilerin” artması yeni “kanaat önderleri”(?) yarattı. Dakika dakika takip edildikleri vehmine kapılanların “kişisel bülten”leri yayımlanıyor. Hiç tanışmayanlar birbirine “twit” atıyor. Birisi hiç tanışmadığı bir oyuncuya “twit” atmış: “Seni elinde eczane poşetiyle gördüm, hasta mısın geçmiş olsun” diye. Oyuncu cevap verse “twit arkadaşlığı” başlayacak. İşte bu atmosferde, insanlar seyirci aynı zamanda. Oyunlar için sıralanan “şahane, harika” ya da “kötü” gibi övgüler her zaman gerçeği yansıtmayabiliyor. (“Tiyatroya yardım” amacıyla benzerini yapan eleştirmenlerin de “rol”ünü unutmamak gerek.) Oyunu okumak, konu ile ilgili araştırmak akla gelmiyor. Zira oyun “seyredilir”, okunmaz! Tiyatro çoğunluk için bir eğlence, seyrettiği sürece alınan keyif önemli ve yeterli. Şarkı dinler gibi dinlersin ve biter, öncesi ve sonrası yok. Bu işin doğasında var. Yani yönetmen “teksti tanımayan” (tanımayacak) seyirci ile karşı karşıya ve ona ulaşmak zorunda. Dünyada da daha farklı olduğu söylenemez ama gelişmiş toplumlarda tiyatroyu içine alan bir eğitim ve kültür sistemi var. Tiyatronun kurumları sistemin işlemesine katkı sağlar ve standartları korur, yaşatır. O ülkelerde bir köşe yazarı “yedi yıl tiyatroya gitmedim” demeye utanır. Politikacı, tiyatroya gitmiyorsa “oy” alamaz. Çünkü okur ve seçmen ona “madem tiyatro seyretmiyorsun yazdığına, söylediğine neden inanayım?” diye sorar. Bizde “ölüm-kalım” savaşı verirken tiyatro nasıl katkı sağlasın, tartışsın denebilir ama işin esası da bu ve yapılamazsa ilerleme sağlanamayacak gibi duruyor!

Öte yandan derneği, birliği, platformu, girişimi, eleştirisi vb. “bol” olan tiyatro toplumu, birbiri ile uğraşıyor. Önüne bakacağına, geçmişi kurcalamakla meşgul ama tarih bilmiyor. Sahnelediği kötü oyunun, “seyirciye edilmiş hakaret” olduğunu idrak edemiyor da kendine yönelik hakarete çok hassas! Seyirci yok ama “dava” var ! (Kendi davasının peşinde koşanları iyi tanıyın!) Ülke çapında toplam beş yüz bin seyirciyle “sırça köşk”ler yaratılıyor. Ceviz kabuğu içinde kendini “kral” sananlar, yetmiş milyonluk bir ülkede beş yüz binlik seyirci sayısının zaten başlı başına tiyatroya “hakaret” olduğunu idrak edemiyor.

Bizde tiyatroya ilgi göstermeyen seyirci, klasik batı müziği konserlerini tıka basa dolduruyor. Şimdilerde “ideoloji” de girdi işin içine. Tiyatro sevmeyen biri, klâsik batı müzik konserine, anladığı için mi gidiyor? Bach’ı anlıyor (?) ama Shakespeare’i anlamıyor ve sıkıcı buluyor öyle mi?

İşte bu “ahval ve şerait içinde” tiyatrocu kendine göre bir şeyler yapmaya çalışıyor. “Aslında ne yapsam nasılsa anlamayacak ben ‘kafama göre takılayım’” mı diyor acaba? Olay kişisel bir “kendini ortaya koyma”, “günü kurtarma” haline gelmeye başladı. Her ne kadar ben “uç” denemeleri yapanların kendilerinin de ne yaptıklarını tam olarak bilmediklerini düşünüyorum ama asıl vahim olanı, yapılan “ulaşmayınca”, seyirci bir süre sonra bu denemeleri “pompalayan görüşlerin peşini bırakmaya başlıyor. İletişim kopuyor. Tiyatro dünyası da seyirci gelmiyor diye yakınıyor.

Aydının (tiyatronun) görevi insanın değişmesine, onun ufkunu açmasına/aşmasına yardım etmektir. Bu da insanı/halkı, üzerinde yaşanan bu zengin toprakları tanımak ve donanımlı olmakla mümkündür. Her seviyede seyircisi olan Shakespeare’in başarısının nedeni, o zamanlar televizyon olmaması değildir değil mi? Bugün tiyatrocu, Shakespeare’den daha mı çaresiz? Bizim aydınımız değişmesine yardım edecek olduğu ile “kolkola” olunca onu ve içine düştüğü durumu “göremiyor. Tiyatro, seyircisini “küstürmeden” değişmesine yardım etmesi gereken bir sanat dalı. Elbette düşüncenin özgürce ifadesinde yaşanan kaygı ve güçlükler sorunun özünü oluşturuyor. Ama Shakespeare daha mı özgürdü? Tiyatro, sanatın yaratıcılığı ve zekâsını kullanarak “yaşama”, “direnme” yollarını becermek zorunda. Shakespeare’in metinlerinden neler çıkıyor hala! Dünyada da benzer zorluklar yaşanmış, yaşanmakta değil mi! Tiyatro türleri “ihtiyaç”lardan doğmamış mı! Doğası muhalif olan tiyatro “dili”ni bulmak zorunda. “Shakespeare dili” olmasa da olur ! (Tiyatronun oyların dağılımı üzerine etkisi araştırılmış mıdır acaba?)

Temelinde söz sanatı olan tiyatro, gündem yaratamıyor, gündemin nabzını açık ve net olarak tutamıyor, anlatırken lafı “dolandırıyor”. Dolaylı anlatım ise her iki tarafta derinliği olan bir alt yapı istiyor. Bu tiyatroyu işlevsizleştiriyor. Dolaylı/gömülü söylemden geçtim doğrudan söylem bile becerilemiyor. Tiyatro hayata “dokunamayınca” seyirciye de “dokunamıyor”. “Dokunulanlar” ise azınlık durumunda zaten. Bu durum, bana bir fıkrayı hatırlatıyor. Uzun süre bir arada yaşayan bir arkadaş grubu anlattıkları fıkralara numara vermişler. Fıkrayı anlatmak yerine numarayı söylüyor ve gülüşüyorlarmış. Bu “şifre”li durum kendi içine kapalı grupların zamanla toplumdan “izole”sine benzer bir durum yaratıyor. Şifreyi bilmeyen fıkraya gülemiyor doğal olarak. Tiyatro toplumu git gide daha “şifre”li hale gelmeye başladı.

Günşiray “basitleştirmiş” olmasına rağmen eseri anlamsız bir dramaya dönüştürmüş ve teksti tanımayan seyirciye “ulaşamamış”. (Siz “ayakta alkışlara” kanmayın. Alkış “iletişimi” göstermez.) Demek ki “basitleştirmek” yetmiyor, bir “ulaşma” hedefi olacak. Sahne “anlaşılmayı beklediğiniz” bir yer değil! Teksti tanımayan seyircinin karşısında tiyatrocu, sahnede anlaşılabilir olmayı hedeflemelidir, anlaşılmayı beklemek yerine. Bizde anlaşılmamak bir yakınmadır (küçümseme değilse). Oysa sanat “anlatmak” zorundadır. Anlatamıyorsa “dokunma”yı amaçlamalıdır. Dokunamıyorsa “titretmek”; titremiyorsa “havalandırmak” durumundadır, düşünceleri, fikirleri, duyguları. Herkes yeteneği ölçüsünde yapar. Alman eleştirmenin saptaması önemli ve gerçekçi: Seyircinin metni okumasını beklemeyin, sahneden seyirciye “ulaşın” (“ev ödevi” vermeyin yani.) Bizde “düşündürtemeyenin” aklına ilk gelen güldürmektir. Böyle giderse “gülen” de kalamayacak ortada. Zira, tiyatronun (sanatın) gücünü yitirdiği toplumlarda “Gayrisafi Mutluluk” azalır. (“Gayrisafî Millî Hasılâ” artsa da) .

Seyircisini bilerek, tiyatronun gücünü kullanması, kendini dinletmesi/anlatması için bir şeyler yapması gerek.

melihanik.blogspot.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: