Bir Oyundan Çok Fazlası… Pir Sultan Abdal

İhsan Ata

Yönetim biçiminin sert olması nedeniyle toplumun ağır yaralar alması ve yeni bir idareye ihtiyaç duyulduğunu düşünen Haydar, toplumun derdini dert etmiş, sazının teline ve şiirlerine konu etmiştir. Bu söylemleri nedeniyle iktidar tarafından sevilmemiştir. Bu nedenle asılan Pir Sultan Abdal’ın ölüsü dirisinden daha güçlü olmakla beraber günümüze kadar uzanmasını da sağlamıştır.

Yönetimin yaptığı haksızlıklara karşı çıkan ve bu uğurda ölmeyi kabul eden Pir Sultan Abdal, Anadolu’nun ilk sosyalistlerinden biriydi. Günümüz konjonktürüne bakıldığında “bizim gibi düşünmeyen bizden değildir” zihniyeti ne yazık ki hala devam etmekte ve bu anlayış 16. yüzyıldan beri çok fazla değişemediğimizi de göstermektedir.

Yeryüzü kurulalı beri iktidar ve muhalefet hep olmuştur. İktidar yanlıları el bebek gül bebek yaşarken bunun karşısında duran muhalif toplumlar ise her zaman acıya, şiddette maruz bırakılmıştır. Günümüz alevi toplumunun ideası olarak görülen Pir Sultan Abdal da bunlardan biridir.

Mahmut Gökgöz’ün yazıp yönettiği oyunu şiirsel bir atmosfere sokup ardından sahne geçişleri için yüksek sesli türkülerin abartısı izleyiciyi oyundan uzaklaştırdığı için anlatılan konunun anlaşılmasını da güçleştiriyor. Oyun, gerek dekoru gerekse ışığı ve kostümüyle bizi 16. yüzyıla götürüyor ama metin dili ve sahne işleyişi bunu engelliyor.

Konu Pir Sultan Abdal olunca elbette şiirsiz, sazsız, defsiz bir oyun düşünülemez. Ama sahnede icra edilen bir hikâye var. Ve bu hikâye bir bütünlük içerisinde ilerlerken bir anda türküler, sazlar çıkıyor ortaya. Tam hikâyenin içerisine girmişken uzun uzadıya süren türküler, semahlar hikâyeyi bölerek epizotlara dönüştürüyor.

İki saatlik oyunun içerisine bir veya iki şarkı konulması uygun görülebilir. Örneğin ilk perdenin başında ve ikinci perdenin sonunda… Her sahne geçişinde kullanılan bu anlatım, oyundan çok “alevi dayanışma gecesi” havasında ilerliyor. 

Diğer taraftan Pir Sultan Abdal’ın darağacına götürüldüğü sürecin işlendiği oyun, mitolojik bir atmosferde işleniyor. Halk ozanının hayatını gözler önüne serip izleyicinin durup düşünmesi ve çektiği sıkıntılara üzülmesi düşünülmemiş. Pir Sultan Abdal’ın iktidar ile olan mücadelesinden çok aile yaşamı ve etrafındaki insanlara verdiği öğütler ağırlıkta.

Yazar Pir Sultan Abdal’ı bu açıdan incelemek istemiş olabilir. Buna bir sözümüz elbette olamaz. Ama konuyu ele alırken Pir Sultan Abdal’ı Pir Sultan Abdal yapan çok önemli ayrıntılar göz ardı edilmiş.  Pir Sultan Abdal’ın sosyalist duruşu, (Ozan olduğu için belki de)  şiirsel ele alınmış. Belki de şiirleri oyunlaştırılmış. Hikâyenin gerçekçi olmasını sağlamak için aslında işe buradan başlanabilirdi. Günlük hayatta insanlar birbirileriyle sohbet ederken, kafiyeli cümle kurmaya özen göstermezler, şiirsel üslubu benimsemezler. Bu anlatım hikâyenin gerçekçi ve bize yakın olmasını engelliyor.

Pir Sultan Abdal ele alınırken şu yapılabilirdi mesela. Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı süreçteki başkaldırış günümüze uyarlanarak önemli mesajlar verilebilirdi. Çünkü günümüzde hala yaşanan sıkıntı, Pir Sultan Abdal’ınkiyle aynı… Hala muhalif sesler susturulmaya, bastırılmaya çalışılıyor. Tek fark idamın kaldırılması… Bunun yerine günümüz başkaldırışında düşüncelerin idam edilmesi söz konusu. Yerinden yurdundan edilmiş, düşünceler sürgüne gönderilmiş. Skolâstik rejime karşı çıkan ve bu uğurda yıllarca hüküm giyen insanlarımızın olduğu da düşünüldüğünde oyun seçimi, günümüz siyasi koşullarına da çok uygun. Pir Sultan Abdal’ı mitolojik bir öykü kahramanı gibi ele almaktansa günümüz formlarından da yararlanarak, konuya odaklı sade bir dil kullanılsaydı çok daha vurucu olması sağlanabilirdi. Anladığım kadarıyla Sayın Gökgöz risk almak istememiş.

Oyunu gerçekçi yapıdan uzaklaştıran diğer etmenlerden biri de sahne dilinin “mış” gibi olması. Oyun tek kişilik olsa ve bir anlatıcı kalkıp bu süreci anlatsa değişen hiçbir şey olmayacak. Yani yazar bizi Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı sürece götürmüyor. Sadece “tarihte Pir Sultan Abdal diye biri vardı ve böyle yaşadı” gibi hikâyeci bir anlatım görüyoruz sahnede.

Bir metnin olmazsa olmazlarından biri de oyunun doruk çıtasını oluştan merak olgusudur. Tekdüze, türkülü, çalgılı ve monoton giden bir anlatım süreci oyun boyunca izleyicide merak olgusunu oluşturamıyor.

Bir de şöyle düşünelim. Bir oyunu izlemek için herhangi bir kuralınızın olmaması gerekir. Sadece seçici olmanızı sağlayan etmenler vardır. Oyuncu kadrosu veya tiyatro ekibi sizin oyunu seçmenizde temel etken olabilir. Kişi ya da kişiler tiyatroyu sevdiği için biletini alır ve oyunu izler. Bu çok normal bir olaydır. Ama aynı normal durumu bu oyun için söyleyemiyoruz.

Örneğin oyunun neredeyse 4/3’ünü oluşturan müzik türünü beğenmiyorsanız bu sizin oyundan kopmanız için birinci neden olabilir. Ya da siz sadece oyun izlemek istiyorsanız bu da bu mümkün değil. Pir Sultan Abdal gibi tarihi bir kişiliğin konu edildiği oyunda bu kimileri için normal de görülebilir. “E Pir Sultan Abdal, ne bekliyordun ki şekerim” diyebilir. O zaman bunu oyun olarak ele almayıp farklı bir forma sokmamız gerekir. Otobiyografik bir çalışma veya bir etkinlik diyebiliriz mesela. Müzikal de diyemiyoruz çünkü konudan bağımsız ilerliyor.

Ama şunu gözden kaçırıyoruz. Konunun ele alınış biçimi salonu dolduran izleyiciyi ilgilendirmiyor. Pir Sultan’ı merak eden gidip araştırmasını yapıp inceleyebilir. Ben sahnede, semahlar, türküler değil oyun izlemek istiyorum mesela. Pir Sultan Abdal’ın şiirleri, semahları, müziklerinden çok Pir Sultan Abdal’ın mücadelesine tanık olmak istiyorum. Bu süreç oyun boyunca ilerliyor ama bir bütünlük içerisinde ilerlemiyor.

Benim derdim şu, sahnede bir karakter var ve onun etrafında gelişen olayları izliyorsunuz. Pir Sultan Abdal’ın hikâyesine tam odaklanmış ve başkaldırısına heyecanlanmışken pat diye müzikler giriyor. Türküleri sevseniz de sevmeseniz de sizi o hikâyeden uzaklaştırıyor. Süre çok uzun! Müzik bitince konuya geri dönülüyor ve tekrar hikâyeyi izliyorsunuz. Tam odaklanmış, onlardan biri olmuşken pat diye tekrar müzikler giriyor. Oyun boyunca süren bu gitgel durumu sahnede anlatılan olayı baltalıyor.

Özetle şunu sormak gerekiyor. Oyun alevi olmayanlara hitap etmiyor mu? Bu soruyu belki de izleyicinin kendisine sorması gerekiyor. Konu vodvil olunca zenginlere, melodram olunca varoşlara hitap ediyorsa tarihi kahramanlar da eserleriyle olduğu gibi sahneye çıkarılır gibi bir düşünce olmamalı. Zira bu anlatım kolay bir anlatım… Ve yanlış bir anlatım… Konu Pir Sultan Abdal diye oyun boyunca türküler söylenip, semahlar yapılmak zorunda mı? Pir Sultan Abdal’ın şiirleriyle, türküleriyle, semahlarıyla niye zaman kaybettiriliyor izleyiciye? Ya da şöyle soralım, konuyu olduğu gibi ele alıp, sadece müzikten ve koreograftan oluşan bir bütünlük, dram sanatının yapısına ne kadar uygun?

Konunun daha net anlaşılması için bir örnek vermek gerekirse, Murtahan Mungan’ın yazdığı “Bir Garip Orhan Veli”, Orhan Veli Kanık’ın şiirlerinden oluşuyor. Sahne dili açısından şiirlere sadık kalınıp konunun dağılmamasına özen gösterilerek sadece birkaç küçük mizansenle destekleniyor. Ve zaten oyun formlarına uygun değil. Çünkü dramatik bir yapısı yok. O oyunda ne kadar şiir varsa bu oyunda da o kadar türkü ve semah var. Oysa Pir Sultan Abdal’ın hikâyesi bir mücadele sürecini işliyor. Pir Sultan Abdal’ın şiirleri, türküleri, semahları neden konunun önüne geçsin? Eğer teatral bir yapıda sunulmak isteniyorsa ya müzikler azalacak ve konuya odaklanılacak ya da türkülü, şiirli, semahlı bir etkinliğe dönüşecek. İkisinin ortası ne yazık ki olmuyor.

Sayın Gökgöz’ün sahne dili konusunda bu hikâyeci anlatımı oyuncularında seyirciye çok fazla oynamasına neden olmuş. Epik yapıda sahnelenen oyun, anlatımın zayıf olmasına neden olmuş. Bir tirat atılırken oyuncunun gözlerini seyirciye çivilemesi Meyerhold’un metotlarında kaldı. Oyun boyunca koreografiye verilen süre de çok fazla. Sadece tarladaki koreografi oyuna hizmet ediyor. Diğerleri ise zamanın akmasına neden oluyor. Amaç bu değilse bir an önce abartıya kaçan müziği ve dans sahnelerini kaldırıp konuya odaklanmak gerekiyor.

Kalabalık bir kadroyla seyirci huzuruna çıkan Sayın Gökgöz’ün, uzun uzadıya yukarıda sıraladığım nedenlerden dolayı metni ve sahneleyiş biçimi ne yazık ki başarıya ulaşamıyor. “Mış gibi” bir anlatım seçimi, oyunu bütünlükten uzaklaştıran en büyük etkenlerden biri. En can alıcı sahnelerden biri olan savaş sahnesinde dans koreografisine neden ihtiyaç duyulduğunu, halkın yükselen vergilere karşı verdiği mücadelede elinde araç gereç varmış gibi neden davrandığının herhangi bir nedeni olması gerekiyor. Ellerinde bir şey yoksa ellerini öyle tutmaları gerekmiyor. Çiftçi olduklarının bir göstergesiyse şayet bu, zaten kıyafetlerinden ve “ağız” yapılarından bunu çok net anlıyoruz.

Tüm bu olumsuzlukları ışığında güçlü bir takım oyunculuğu görmenin mutluğu içerisindeyim. Oyunda görev alan Okday Korunan, Işıl Dayıoğlu, Cengiz Baykal, Halil Doğan, Burak Karaman, Ufuk Karakoç, Şirvan Akan, Selin Tekman, Nurettin Özşuca, Mürsel Yaylalı, Deniz Gürzumar, Şeyda Pektok ve Serpil Özcan büyük bir titizlik içerisinde saat gibi işleyen bir ekip ruhuna sahip. Oyuncu kadrosunda yer alan öğrenci arkadaşların da böylesine büyük bir çalışmanın içerisinde olması onlar için büyük bir kazanç olsa gerek.

Bu tür tarihi kişiliklerin gerçekçi bir anlatımla sahnede ifade edilmesi çok zor… Geçmişte yaşayan birinin sahnede tekrar var olmasının avantajı kadar dezavantajı da var. 16. yüzyılda yaşamış bir kahramanı sahnede canlandırmak ciddi bir araştırma sürecine de ihtiyaç duyuyor. Eğer olduğu gibi göstermek, uyarlamaya ihtiyaç duymamak gibi bir anlatım dili seçtiyseniz bu oyuncu için daha zor bir süreç oluşturuyor. Canlandırdığı kahramanla içli dışlı olması ve gerçekçi bir anlatıma sahip olmak için yürüyüşünden tutun, oturmasına kadar aynı ölçülerde olması gerekir. Çünkü yazar süreci böyle anlatmak istiyor. Ve bu anlatıma sadık kalınarak anlatımın seyirciye geçmesi içinde oyuncuya ağır bir yük biniyor.

Pir Sultan Abdal gibi bu zor ve amansız rolü sırtlayan Okday Korunan, tüm bu spotların ışığında başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Kullandığı ses tonu ve her cümlenin sonunda getirdiği “ha” kelimesi dışında bu kadar ağır bir metnin altından kalkmak kolay bir iş olmasa gerek.  Anadolu’nun ilk sosyalistlerinden biri olan Pir Sultan Abdal’ı başarılı sunumu ve canlı anlatımıyla ete kemiğe bürümeyi başarıyor.

Medine Yavuz’a ait dekor tasarımı oldukça ekonomik ve oyuna hizmet ediyor. Geniş sahne olanağıyla kalabalık kadronun rahat hareket etmesine büyük ölçüde katkıda bulunmuş. Sahne geçişlerini küçük objelerle ev, cezaevi, saray odası ve esnaf pazarı olarak tasarlamış. Çok da başarılı bir iş çıkarmış. Nalân Alaylı’nın döneme ve karakterlere uygun kostüm tasarımı, Serhat Akın’ın ışıklarını çok beğendim. Alev Akçin’in koreografisi başarılı ama reji tekrarı olduğu için oyundaki etkisini yitiriyor.

Sonuç olarak sazlı sözlü bir anlatımla sahnelenen “Pir Sultan Abdal”, Pir Sultan Abdal’a gönül verenleri veya Alevilerin çok keyif alacağı su götürmez bir gerçek. Oyunun büyük bir bölümünü oluşturan türkülere eşlik edip tarihsel sürece tanık olabilirler. Tüm bunların dışında sahne estetiği açısından yorumu başarılı bulanlarda olacaktır mutlaka. Konuyu ele alış biçimi nedeniyle zayıf bulduğum metin ve konuya odaklanma açısından abartıya kaçtığını düşündüğüm müzikler, bir başkası tarafından oyuna renk kattığı izlenimi oluşturabilir. Neresinden bakarsanız bakın “Pir Sultan Abdal”ı izlediğiniz zaman bir oyundan çok fazlasını göreceğinizi söyleyebilirim.

 

OYUNUN KÜNYESİ:

Pir Sultan Abdal

Yazan & Yöneten: Mahmut Gökgöz

Dekor Tasarımı Medine Yavuz

Giysi Tasarım: Nalân Alaylı

Işık Tasarım: Serhat Akın

Müzik: Nurettin Özşuca

Dans Düzeni: Alev Akçin

Rol Dağılımı: Okday Korunan, Işıl Dayıoğlu, Cengiz Baykal, Halil Doğan, Burak Karaman, Ufuk Karakoç, Şirvan Akan, Selin Tekman, Nurettin Özşuca, Mürsel Yaylalı, Deniz Gürzumar, Şeyda Pektok, Serpil Özcan



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: