İstanbul Devlet Tiyatrosu’ndan Tertemiz Bir Yapım: “Temiz Ev”

Üstün Akmen

Amerikalı genç, ama pek ünlü oyun yazarı Sarah Ruhl’un (1974), promiyerini 2004 yılında yaptığı aşk ve ilişki kavramlarını hayli mizahi bir dille sorgulayan Temiz Ev başlıklı oyunu, İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından 2010–2011 oyunu olarak Kubilay Karslıoğlu ve Atilla Şendil’in yönetiminde sahnelenmekte.

Oyunun başkarakteri, temizlik yapmaktan nefret eden, ama yine de hayatını temizlik yaparak kazanan ve “mükemmel espri”yi arayan Brezilya göçmeni Mathilde (Neslihan Arslan). Diğer karakterlerse Mathilde’in çalıştığı evin sahibi, temizlik yapmaya zaman ayıramayan Doktor Lane (Simay Tuna) ve Lane’in temizlik hastası olup, ömrü boyunca ikinci planda kalmayı benimsemiş ablası Virginia (Sema Çeyrekbaşı) ile Lane’in kocası Charles’ın ruh ikizi olarak âşık olduğu 67 yaşındaki Ana (Gülseren Gürtunca). Diğer taraftan, oyunun tek erkek kahramanı, Lane’in onu Ana ile aldatan cerrah eşi (Levent Güner).

Kadınların hemcinsleriyle ilişkilerinin tırmıklandığı oyunda, Lane ve ablası Virginia’nın birbirine zıt karakterleri, Sarah Ruhl’un da bir röportajlarında açıkladığı gibi “ev temizleme” metaforu üzerinden veriliyor. Yazar, oyun boyunca ev temizlemenin aynı zamanda ruhsal bir temizlik anlamına geldiği yorumunu da getiriyor, oyunun tam ortasına konduruyor.

Sarah Ruhl’un yalın, ama fevkalade gizemli bir kalemi var. Dili hayli eğlenceli… Yazdığının tiyatro eseri olup olmadığı tartışılabilir, ama olaya dayalı sanatsal bir kurmaca olan metni neresinden tutarsanız tutun, tiyatronun bilebildiğimiz tüm öğeleri Temiz Ev’in içinde mevcut. Anlattığını masal anlatır gibi anlatıyor. Konu olağanüstü, kahramanlar gerçeküstü özelliklere sahip. Yer ve zaman belirsiz, oyunun sonunda bir öğüt, bir ders çıkarmak mümkün.

Z. İrem Aydın, çevirisinde yumuşak ve esnek ifadelerle uzun tümceleri anlaşılır hale getirmiş. Tümceleri daha anlaşılır ve ifadeli hale dönüştürmüş. İzleyiciyi metnin sürükleyici atmosferinden koparmadan, Ruhl’un akıcı diline erişmiş. Sertel Çetiner’in iki aşamalı beyaz rengin ağırlıklı olduğu sahne tasarımı, yönetmenlerin sadece yorumlarına uyan değil, yorumlarını vurgulayan, zenginleştiren; teknik olarak da yönetmene ve oyunculara sahne üzerinde kolaylık sağlayan, oyunun değerini artıran bir ortam yaratmış. Medine Yavuz’un kostümleri, düşünsel işlemi olan, anlamsal değer taşıyan çizimler olarak dikkat çekmekte. Nurettin Özşuca fona, Bertolt Brecht’in dediği gibi, oyunun kişisi haline gelen müzikler döşemiş. Yani, Özşuca’nın kısmen dramatik müziği, sahnede bir oyuncu gibi kendi derdini anlatıyor. Yeşim Alıç’ın dans düzeni iyi üstü, Enver Başar’ın ışık tasarımı oyunun tüm duygusunu ve yorumunu başarılı bir biçimde izleyiciye yansıtmakta.

Oyunu sahneye taşıyan Kubilay Karslıoğlu ve Atilla Şendil, düşünceden doğan heyecanı değil, heyecandan doğan düşünceyi yeğlemişler ve böylece mükemmel bir heyecan tepkisi elde etmişler. Canlı, hayli ritmik bir tempo sağlamış, bu tempo içinde izleyiciye düşünme nedeni vermeden, bütün olup bitenlerin gerçekmiş gibi algılanmasını sağlamışlar. Bu amaç uğruna hiçbir “zorlama” öğe kullanmamış; jesti, devinimi, vurguyu birbirine karıştırmamışlar. Karslıoğlu ile Şendil, metni oyunun en başından en sonuna kadar su gibi akıttıkları için, seyirciyi tümüyle etkileri altına almayı başarmışlar.

İş oyunculuğa gelince, oyuncuların başarı hesaplamasında birini diğerinden ayırmak hayli güç… Hepsi, birer birer ve ayrı ayrı, karakterlerini sürekli yükselen istekler, özlemler, aksiyona çağrılar ve onların içsel-dışsal aksiyonlardaki tüketimlerinden oluşturuyorlar. Tıpkı bir motorun bağımsız, sürekli yinelenen patlamalarının bir otomobilin yumuşak devinimiyle sonuçlanması gibi birbirlerini devindiriyorlar.

Gene de her birini tek tek ele al derseniz Simay Tuna’nın Lane karakterinin yaratıcı iradesini aralıksız devindirdiğini söylerim. Sema Çeyrekbaşı Virginia’nın içsel yaşam akışını çok iyi kuruyor derim. Gülseren Gürtunca’nın sanatsal arzu ateşini oyun boyunca korumasını bir de kâğıt üzerinde alkışlamak isterim.

Ve genç oyuncu Neslihan Arslan…

Matilde’e güldürü öğeleri eşliğinde eklediği derinliğe; yanı sıra yaratıcı duygularını aktarmak için her şeyi, ama her şeyi, sesini, sözcüklerini, jestlerini, yüz ifadesini kullanışına hayran olduğumu itiraf eder, kendisini ilk gördüğümde alnından öpeceğimi alenen ilan ederim.

“Gözlemevi”nin Gözleme Noktası

MACİDE TANIR HASTA…

Benim doğduğum yıl sahneye çıkan “Tiyatronun Cadısı”, hasta ve hastanede.

Ben hastaneye gidip, onu ziyaret edemiyorum.

Hep çok çalışkan, hep çok başarılı bir “Sahne Devi”ni yatakta görmeyi yüreğim kaldırmıyor.

Yeteneğin, çalışmanın, disiplinin bir insanı nasıl “Macide Tanır” mertebesine getirdiğinin somut örneği o…

Onu hasta görmeye dayanamıyorum.

Rol önerileri geldiğinde hiçbir zaman tam memnun olmadığını söylemişti bir gün bana. İncelermiş, irdelermiş, didiklermiş. İncelemek, irdelemek, didiklemek, düşünmek, denemek ve düşündüğünü söylemekten çekinmemek…

Macide Tanır’ın özeti işte bu!

Gencecik, güzel mi güzel bir oyuncu iken hep kendinden büyük kadın rolleri vermişler, canlandırmış, gocunmamış, sızlanmamış. Tam tersi, o günlerde sahneye çıkardığı karakterlerden daima mutluluk duymuş. Bugünse: “O kadınlar olmasaydı ben olmazdım” diyor. Kimi zaman değişik salonlarda yan yana oyunlar izliyoruz. “Mış” gibi yapan oyuncular olduğunda yanımda mır mır konuşuyor, onları sevmiyor. Çünkü o, sahnede içine girdiği karakterle daima özdeşleşmiş, “mış” gibi yapanı tiyatrocudan saymıyor.

O, dünyaya tiyatronun penceresinden bakıyor, sahne üstündeymiş gibi yaşıyor, pırıl pırıl gözleriyle gördüğü, duyduğu her şeyi tiyatroyla ilişkilendiriyor.

Şimdi hastane odasında Hasta’yı oynuyor.

Bu rolünü sevmiyorum, ama biliyorum ki o, böyle bir rol oynarsam diye düşünüp, içinde bulunduğu durumdan tiyatro çıkarıyor.

Atlatacak biliyorum!

Biliyorum, o da bizleri seviyor.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: