ODTÜ Oyuncuları’nın Kare’si

Domus Sanat Çiftliği Eleştiri ve Dramaturgi Grubu’ndan

Utku Akgün ve Şâmil Yılmaz

1.

Türkiye’de tiyatro üzerine çalışmak, daha çok bir yazın uğraşıdır. Tiyatro tarihi okunur, teoriler üzerine çalışılır, düşünülür, oyun metinleri incelenir, ama her zaman bir eksikliği kabul ederek: Bu çalışma pratiği hiçbir zaman sahne pratiğiyle eşgüdümlü ilerlemez. Okunan, düşünülen, üstüne çalışılanın “görmek”le iç içe örülmüş bir deneyimin eksikliğini taşıdığı bilgisi uğraşın her anına siner; Türkiye’de tiyatro üzerine düşünmek, sahneyi zihinde kurmak ve çözmekle beraber ilerler. Bugün, tiyatro düşüncesindeki bütün eğilimlerin yansısını bu ülkede de görmekteyiz, ama her seyir deneyimi bizlerde tuhaf bir eksiklik duygusu bırakıyor; bu yapılan işlerin yetkinliğiyle ilgili olmaktan çok, bakış pratiğimizin eklem sıkıntısı çekmesinden, uyumsuz bir hızlandırmayla kurulmaya çalışılan eşzamanlılığın, ardında deneyim boşlukları bırakarak ilerlemesinden kaynaklanıyor gibi. Bir disiplinin yaygın geleneğe eklemlenmesi, eklemlenme fikrinin sıkıntıları, geleneksel devamlılık gibi Türk tiyatrosunun yaygın soruları bu yazının işi değil, bu tür bir eleştiri geleneği genelde bir nostaljiye kurban gitmekte ve eleştiriyi “ortada olan”ı atlayarak sonuçlandırmakta.

Bu giriş “Beckett okuyup, Beckett izleyememek”le ilgili diyebiliriz. Çünkü bahsettiğimiz bakış sıkıntısı daha çok içinden geçilmeyen seyir deneyiminin sıkıntısı. Bir disiplinin kendine has örgüsünde göze takılan bir yerden bahsediyoruz. ODTÜ Oyuncuları’nın Kare’sini izledik geçen günlerde, heyecan vericiydi; oyunu karşısına koyacak başka uygulamaların olmamasının eleştiri burukluğunu taşıyan bir seyir. Beckett’in metinlerini okumak muhteşemdir, ama o metinler bizzat sahne için yazıldıklarını sürekli hatırlatırlar. Materyaller üzerinde çalışılır, oyuncu-beden sahnenin imkânında sınanır, sahne kendi dışına doğru genişleyerek bir düşüncenin “somut” tartışmasının mecburi alanına dönüşür. Sahnenin sınırında durarak yazıya bakan bir oyun yazarının çabasını sadece okumak, o çabanın işaret ettiği yere olduğundan daha bulanık bakmaktır. Bakışın yüzey pratiğinden bu mecburi düşüş, Beckett’in “yüzey”e kurduğu, göz’e göz kırpan, fazlalıkları sıyırarak bir çekirdeğe üfleyen geniş oyun repertuarındaki kanlı çalışmayı eksik takip etmektir. Onun tiyatro için metinlerinin zamanla sahne direktiflerinden kurulu birer yazın denemesine dönüşmesi, Beckett oyunu okumanın, Beckett oyunu izlemeyle iç içe örülmüş otantik deneyimini imler. Bugün tiyatro düşüncesindeki eğilimleri Türkiye’de de görmekteyiz demiştik, işin başarısını aşarak, zihnimize bulaşan eksiklik duygusunun bir yerinde, ilmik boşluklarının bir yerinde, ertelenmiş Beckett de yok mu? (Beckett bir örnek, izlenen iyi bir oyunun ardından üstünde konaklanabilecek bir bahane, buraya kaç isim girer kim bilir.) Önce bir tarih kat edilsin, sonra diğerlerine bakalım gibi komik bir şey söylemiyoruz, kurulu eşzamanlılığın zorunluluğu illaki, ama orada bir yerde denenmemişin imkânları da duruyor, tiyatronun nefes alması için koca bir repertuar, ne olduğunu ve neye yaradığını soruşturması için de.

Hep fark ediyoruz ki, Türkiye’de tiyatro, sanatın o en kısır yanını, kendine kıvrılıp yapışarak fazlaya dönüşen “vakit geçirme uğraşı”nı aşırı sindirmiş. Görsel olanla kurulan rahatsız edici ilişkinin, “izleme keyfi”nin sıkıcı bir gösterişle iç içe kaynamasının yamuk sonuçları karşımıza çıkanlar. Yeni olana, deneylenene bakarken, kendimizi zaman zaman içinde bulduğumuz “samimiyet kompleksi”nin, inandırıcılık kuruntusunun gerisinde bu ve benzer rahatsızlıklar kımıldıyor. Bağlam sıkıntısı yaşıyoruz. Sahneye koyanın, eğilimle kurduğu bağlantının bir düşünce kanalı olarak derinliğini tartmak zorunda hissediyoruz. Gerideki boşluğa bilgi yığmadan, eleştiriyi kurmak imkânsızlaşıyor. Çünkü, orada, metin üzerinden tartışılan, ama örnek verilemeyen “kusurlu” bir uğraş var. Beckett okurken, Beckett incelerken somut bir veriye elimizi uzatamıyoruz, kendimize kaygan bir zihin sahnesi kurarken, şahit olunmuş bir şeyin dayanağından yoksunuz. Tiyatronun izlemekle kurduğu ilişkiyi tanımak, izlemenin geniş hareket alanından geçiyor, yeni bir şeye bakmak da, onun tarihsel toprağını bakışın gerisinde, sindirilmiş bir bilgi olarak taşımakla yakından ilgili.

2.

ODTÜ Oyuncuları’nın Beckett çalışması Kare ve Ben Değil adlı kısa oyunların montajından üretilmiş bir gösterim. Gösterime adını da veren Kare, ilk olarak televizyon için yazılmış, fakat sonradan sahne için yeniden düzenlenmiş olan bir metin. Kare’de diyalog yerini sahne yönergelerine bırakıyor. Metnin kurduğu sahnede, oyuncular, bir kare çevresinde ve içinde, “trafiği aksatmadan” matematiği keskin biçimde belirlenmiş bir düzen içerisinde yürüyorlar. Kare, bir dış aksiyon metni yani. Bu yüzden de, Kare’nin, anlamı sahnesel bulunuşun boşluğundan çıkaran, sahneyi konvansiyon olmuş imkânlarından yalıtarak çıkışsız bir evrene dönüştüren Beckett’in aksiyon üzerine düşündüğü ve aksiyonu “kuruttuğu” bir metin olduğunu söyleyebiliriz. Tiyatroyla ya da dramatik yazma pratikleriyle ilgilenmiş olan herkes, katılsın ya da katılmasın, tiyatronun bir aksiyon sanatı olduğunu sık sık duymuştur. Yazarken, önce dramatik eylemi bulursunuz- karakterlerin hakkında konuştukları şeyin, tam da o anda sahnede yaptıkları şey olması gerekir. Metni sahneleme süreci ise, en çok, farklı biçimleriyle aksiyonun belirlenmesi ve düzenlenmesiyle ilgilidir. “Bunu nasıl ‘gösteririm’?” sorusu, sahneyi seçilip düzenlenmiş hareketler üzerinden bir kez daha düşünmeyi gerektirir. Fakat Kare gibi bir metni anlamak için, aksiyonun aynı zamanda bir “imkân” olduğunu da söylememiz gerekiyor. Eylem içerisindeki karakter, yazgısını, eylem yoluyla bir noktadan diğer noktaya doğru taşır. Dramatik aksiyon, dünyada var olmanın ve eylemenin imkânı üzerine bir tezdir. Karakterler aksiyonu hem yaratır hem de onun tarafından yeniden yaratılırlarken, çevrelerindeki ilişkilerle birlikte kendileri de “değişirler”. Bu değişim, ister olumlu ister olumsuz olsun, insan oluşun imkânlarını görünür kılar. Yaşamı hareket ettiren, ruhu statik bir kurgu olmaktan çıkaran güçtür aksiyon. Sahnede hayata yol açar.

Oysa Beckett’in Kare’si, aksiyonu barındırdığı tüm imkânlardan soyup sahnede tüketir. Bedene ve harekete indirgenmiş olan oyuncunun gidiş gelişleri, sahnede bir gidiş geliş olmanın dışında bir yere açılmaz. Değişen, dönüşen, çevresinde etki yaratan bir şey değildir artık aksiyon. Karakterle olan içsel bağlantılarını, hikâyesel bağlamını, tarihsel dekorunu kaybetmiştir. Kare, sahnedeki aksiyonu tekrar yoluyla çoğalttıkça, onun içini boşaltıp kör bir kuyuya dönüştürür. Aynının sürekli geri dönüşü onun varlığını pekiştirip güçlendirmez, aksine radikal bir biçimde onun anlamını bir hiçlik birikiminin üzerine kaydeder. Ne kadar çoksa, o kadar anlamsızdır artık. Ne kadar varsa, o kadar yok olur. Buraya kadar yazılan her şey, seyir deneyimine gerek kalmadan, sadece metni okuyup üzerine düşünerek kurulabilecek cümleler. Buradan sonrası ise, ODTÜ Oyuncuları’nın A. Bülent Acar yönetmenliğinde çıkardıkları Kare’nin, bir seyir deneyimi olarak bize ne ifade ettiğiyle ilgili. ODTÜ Oyuncuları’nın Beckett yorumu, hem metinler tarafından öngörülmüş teatral evreni, hem de tekil gösterimin özgün bakışını eşzamanlı bir biçimde kurmayı başarmış nadir gösterimlerden biriydi. A. Bülent Acar, Kare’yi Beckett’in özgün metinde de önerdiği gibi dört oyuncuyla çalışmış- Utku Kaya, Ceren Özcan, Ayşe Dinçer ve Filiz Bozkur. Fark, metinde yerlere kadar uzanan dört renkte –beyaz, sarı, mavi, kırmızı- cübbeler giyen ve yüzleri kukuletalarla saklanmış olan oyuncuların, burada bej kıyafetler giymiş ve kafalarına küp şeklinde aksesuarlar takarak yüzlerini gizlemiş olmalarında. Oyuncuların yüzlerini saklayan küpler, Beckett’in peşinde olduğu anonim kimlik etkisini yaratmakla kalmamış, zemindeki kareyi her oyuncuda yeniden üreterek çoğaltmış. Haliyle sahneye baktığınızda gördüğünüz kısır aksiyon döngüsü, doğrudan bir biçimde insan varlığına dair bir kısırlıkla ikizlenerek algılanmaya başlanıyor. Oyuncuları kendi hareketlerinde tüketen sahne zeminine yerleştirilmiş olan kare, kafalarına geçirdikleri küplerin dört yüzünde çoğaldığında ve yüz denen eşsiz işaret geometrik bir kapana dönüştüğünde, sadece sahnedeki aksiyonun imkâna açılan tanımlarını değil, insan olmanın tanım ve imkânlarını da kaybetmeye başlıyoruz. Oyuncu-bedenler sahnede yürümeye başladıklarında, metin üzerinde teorik olarak bulunmuş olan, sahnede neredeyse hipnotik bir etkiye dönüşüyor ve kendi kendini tüketen aksiyonun yarattığı sahne yorgunluğu, bir seyir yorgunluğu olarak tüm mekânı kuşatıyor. Okurken asla bulunamayacak olan bu yorgunluk, salt oyuncuyu ve aksiyonu değil, seyri ve seyirciyi de yorup tüketiyor. Bir yerden sonra sahnedeki aksiyonun hiçbir yere bağlanmayacak olmasına aysak bile, sürekli tekrar eden hareket planının merkezindeki çekim gücü yüksek boşluktan kaçmak mümkün olmuyor. İşte, tam da bu anlarda, Beckett’le özdeşleştirilen hiç’liğin nasıl bir şey olduğunu ve onunla karşılaşmanın başka hiçbir şeye indirgenemeyecek deneyimini kavradığınızı, onun tarafından kavrandığınızı hissediyorsunuz. Bunu ister İnsan’a dair kötümser bir yorum, ister meta-teatral bir zihin egzersizi, ister gerçeğin ta kendisi olarak görün sonuç değişmiyor: Burada imkânın gücüne inanılmıyor…

3.

Kare’ye gösterimin bir noktasında kısa bir ara veren ekip, Beckett’in sahnede karanlık tarafından çevrelenen bir ağız için yazdığı Ben Değil adlı monoloğuna geçiyor. Metin, sahnede sadece ağzı görülen bir kadının konuşması üzerine kurulmuş. Beckett, bu kısa oyunda, sahnede karakteri belki de en iyi tanıdığımız araca denk gelen monoloğu bir imkânsızlığa çevirip ufalıyor. Normal şartlarda karakterin iç dünyasına yakından baktığımız, onun yönelimlerini neredeyse mahrem bir açıdan gördüğümüz bu anlatı aracı, Ben Değil’de bir ağza indirgenmiş oyuncunun ve neredeyse anlamsızlaşana kadar eksiltilmiş dilin yokluğu anımsatan varlıklarıyla sorunsallaştırılıyor. ODTÜ Oyuncuları’nın Kare’den Ben Değil’e geçişi, oyunun belki de en yaratıcı ânı; Ben Değil’in anonim ağzı, sahnenin ortasında toplanan oyuncuların kafalarındaki küplerin yüzeyine yansıtılıyor. Böylelikle, Kare’deki oyun alanını belirleyen geometrinin tüm düşünsel birikimi Ben Değil’e aktarılıyor. Tüketilmiş, olası tüm hareket varyasyonlarıyla kat edilip “yorulmuş” olan sahnenin minyatürü olarak küplerdeki kareler, Ben Değil’in sahnesi olarak bir kez daha karşımıza çıktıklarında, zaten yakalandığımız bir boşluk ve yorgunluğa bir kez daha raptiyeleniyoruz. Ekip, metindeki tek ağzı küplerin yüzeylerinde çoğaltıp, oyuncunun metinde zaten indirgenmiş olan varlığını bir de aygıtla dolayımlayarak iyice sildiğinden, gösterimin bütünü hiçliğin ve boşluğun radikal deneyimine dönüşüyor. Ve Kare’de aksiyonu tüketen kare-mekân, bu kez dili tüketip yoruyor. Gösterim yeniden Kare’ye döndüğünde, ODTÜ Oyuncuları metne asıl müdahalelerini yapıp oyuncuları nötr figürler olmaktan çıkarıyor ve çekirdek ailenin yine anonim fertlerine dönüştürüyorlar. Kafalarındaki küpleri çıkarmış olan oyuncular anne, baba, kız ve erkek çocuklar olarak çıkıyor bu kez karşımıza. Sahne mekânını aşırı aksiyonla tüketen gösterimin ilk yarısı, ikinci yarıda, aynı hareket planından bir ev-içi yorgunluğu üreterek Beckett’in teatral kodlarla kurulmuş olan dünyasını daha gündelik ve âşina bir bağlamda yeniden üretiyor. İlk yarıda huzursuz edici bir yabancılıkla izlediğimiz her şey, bu kez oyundan çıkıp evlerimize döndüğümüzde içine gireceğimiz odaların ve yüzlerine bakacağımız kişilerin ürettiği yorgunlukla daha da büyüyor. Böylelikle, ODTÜ Oyuncuları hem Beckett’e “ihanet etmiyor”, hem de kendi dokunuşlarının özgün işaretlerini koruyorlar. Ve seyirci de, hem bir Beckett oyunu izlemenin nasıl bir şey olabileceği sorusuna bizce esaslı bir cevap almış, hem de Beckett’i güncelleyip yorumlamanın; onu kendi özgünlüğünü koruyarak ikinci bir yaratıcı özgünlük çerçevesi içine almanın imkânına tanıklık etmiş oluyor. Ekip, sahneye dair bir imkân olarak tanıdığımız tüm araçları sahnenin boşluğunda tüketen bir isimden, tiyatronun kendisine dair bir imkân üretmiş yani. Kabul edin, az şey değil…

4.

Biz Kare’de çok doyurucu bir seyir tecrübesinin içinden geçtik. Ekip, yıllardır bir kuşaktan diğerine devredilerek büyüyen entelektüel ve pratik deneyimiyle sadece Beckett’i hakkını vererek kotarmakla kalmamış, onu incelikli dramaturgileriyle meşhur ODTÜ Oyuncuları repertuarına başarıyla dâhil ederek, kendilerinin kılmış. Biz Beckett’i hep denenen, fakat bir türlü olmayan/oldurulamayan bir yazar olarak biliyorduk. Ya yazarın kendisi, ya da sahneye koyanların dokunuşu muhakkak eksik kalıyor, sonuçta gösterim bir çeşit lüzumsuzluk duygusuyla anımsanıyordu. Bu kez öyle olmadı; ilk kez, bir Beckett oyununa girip salt okumalardan edinilmiş soyut bir bilgi yığınını “görmenin” sağlamasıyla yeniden düşünme fırsatı bulduk. Oyun, hem ODTÜ Tiyatro Festivali’nde, hem de öncesinde birkaç kez daha gösterilecek diye duyduk. Bir şekilde haberini alır ya da rast gelirseniz kesinlikle duraksamayın; benzerine tanık olmanın güç olduğu nadir bir deneyimi ıskalıyor olabilirsiniz çünkü…



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: