Tek Kişilik Oyunlar ve Marx’ın Dönüşü

Bahar Akpınar

Seyirciyle dolu bir salonda, sahne üzerinde tek başınıza olduğunuzu düşünün. Bütün ışıkların size dönük olduğu baş döndürücü bir parlaklık içinde salondakilerin ağzınızdan çıkanları duymak için beklediği o müthiş sessizliği… Gözlerinden enerji alacağınız, sahne üzerindeki o kurgu dünyayı paylaşacağınız, repliğinizi unuttuğunuzda bir punduna getirip durumu toparlayacak biri yok yanınızda. Üstüne üstlük, seyircilerin en az bir saat kadar sıkılmadan sizi dinlemeleri gerekiyor. Ne yapardınız? İtiraf etmek gerekirse bu durumu değil bir saat, kısa bir an yaşadığımı düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyor.

Tek başına olduğumuz zamanların konforu suskunluğumuzdur. Oysa sahne üzerindeki tek başınalık bizi sürekli konuşmaya, anlatmaya çağırır. Bu nedenle sahnenin tek başınalığı, gerçek hayattakinin tam tersine konuşkan olmamızı zorunlu kılan, içe kapanmayı değil, dışa dönmeyi zorunlu kılan bir duruş gerektirir. Sadece konuştuğumuz dil değil, beden dilimiz de dinamik olmalıdır. Sahne, gerçek hayatta tek başına yaşanan anların rahat duruşlarını kaldırmaz. Her hareket hesaplı olmalıdır. Ancak seyirci bu ince hesapları hiç sezmemeli, sahne üzerindeki hareketin doğallığına ikna olmalıdır.

Dramatik açıdan ele alındığında tek kişilik oyunlar herkesin kolay kolay kalem gezdiremeyeceği bir alan olarak karşımıza çıkar. Dramatik yapının olmazsa olmazı çatışma öğesini karşılıklı iki kişiye değil de, tek bir oyun kişisi üzerinden ilginç ve inandırıcı biçimde vermenin güçlüğü metnin oluşturulmasında altından kalkılması gereken güçlüklerin başında gelir. Sahneleme sürecine gelindiğinde sağlam bir yönetmen ve sağlam bir oyuncunun varlığını başat koşul olarak sunan tek kişilik oyunlar için tiyatronun virtüözite isteyen alanı demek yanlış olmaz.

Günümüz tiyatro yaşantısında tek kişilik oyunların sahnelenmesindeki artış dikkat çekicidir. Bu artışı, içinde olduğumuz dönemle ilişkilendirmek gerekir. Shakespeare’in oyunlarını yazarken topluluktaki oyuncu sayısını göz önünde bulundurduğu bilinir. Bugün özel tiyatrolara baktığımızda ise oyuncu sayısına ekonomik yaklaşıldığı göze çarpar. Bunun başlıca nedeni tek kişilik oyunların, tiyatroya getirdiği maddi kolaylıklardır. New York’da bulunan The Roundabout Tiyatrosu’nun sanat yönetmeni  Todd Haimes, The New York Times’da yayınlanan bir röportajında, günümüzde bir oyun yazarının ne kadar yetenekli olursa olsun on dört, on beş kişilik oyunlar yazmadığının altını çiziyor. Tiyatroların bütçelerinin tiyatro yazını üzerinde de etkili olduğunu belirten Haimes, “Arthur Miller günümüzde yaşasaydı Cadı Kazanı’nı yazmazdı”[1] diye bir önermede bulunuyor. Kişisel olarak bu önermenin doğruluğuna katılıyorum.  Prodüksiyon aşamasındaki giderlerin azalması ve sahneleme sonrası gelirin bölünmemesinin özel tiyatroların tek kişilik oyunlara yönelmesinde önemli bir etkisi var. Yeter ki bu işi layıkıyla sırtlayacak bir yönetmen ve bir oyuncuları olsun. Dostlar Tiyatrosu’nda olduğu gibi… Önceki sezonlarda Can, İnsanlarım gibi tek kişilik oyunlar sahnelemiş olan Dostlar Tiyatrosu bu defa Marx’ın Dönüşü ile karşımızda.

Geçtiğimiz Ocak ayında 88 yaşındayken aramızdan ayrılan Howard Zinn’in kaleme aldığı Marx’ın Dönüşü gerek metin düzenlemesi gerekse sahne üzerindeki sunumuyla çok sağlam bir tek kişilik oyun. Marx’ı herkesin bildiği siyah beyaz birkaç fotoğraftan ve yazdığı milyonlarca ciddi satırdan soyutlayıp, karısı Jenny ve hayatta kalan üç kızı ile birlikte verdiği yaşam mücadelesine tanıklık etmemizi sağlayan oyununun en etkili ismi şüphesiz değerli tiyatro sanatçımız Genco Erkal. Aynı zamanda oyunun yönetmeni de olan Erkal,  tek kişilik oyunun bütün yükünü üzerine alıyor. Oyunun hemen başında seyirci ile karşılıklı söyleşim içindeymiş gibi bir hava yaratarak Marx’la bizi bir dertleşme, bir iç dökme atmosferine sokuyor. Bürokratik işlemlerdeki bir yanlışlık sonucu Londra Soho yerine, New York Soho’ya geri döndürülen Marx’ın başına gelen bu durum daha ilk anda aklımıza bürokrasiden kaynaklanan benzer anılarımızı getirip kitaplarından ve tarihteki yerinden uzak açıda tanıdığımız Marx’ı beklemediğimiz kadar yakın bir mesafeden karşılamamıza neden oluyor. Tarihe geçen insanların yaşamlarının bilinmeyen yanlarına duyulan merak ve ilgi Genco Erkal’ın ustalıklı oyunculuğu ile bizi avucunun içine alıyor. Marx’ın Avrupa kıtasındaki ülkelerden sürülmesi, vakti zamanında üzerinde derinlemesine düşünmeden okuyup geçtiğimiz bir cümle olmaktan çıkıyor. Onunla birlikte bu sürgüne, karısı Jenny ve üç kızı ile birlikte yeniden çıkıyor ve onu bir teorisyenden, bir devrimciden çok bir aile babası olarak yeniden tanıyoruz. Karısı Jenny ile tatlı atışmalarında azarlanan bir eş, ölen üç kızını anlattığında kederli bir baba görüyoruz. Engels bir aile dostu olarak çıkıyor karşımıza. Bakunin ise kızgın bir uzak akraba kadar yakın geliyor.

Dramatik açıdan ele alındığında bir protagonist – antagonist dengesinin olmadığı Marx’ın Dönüşü’nde, Marx üzerinden kurulan diyalektik denge onu hem bir teorisyen ve bir devrimci, hem de bir aile reisi olarak görmemizi sağlayarak ilginçlik ve inandırıcılığı sağlıyor. Oyunun akışı içinde zaman zaman barkovizyondan gösterilen filmler gerek Marx biyografisine, gerekse dönemin dünyasına görsel bir iletişim yolu açarak kişi ve durumları daha yakından görmemize yardımcı olurken, ilginçlik ve inandırıcılığın sağlam bir algı zeminine oturtulmasını sağlıyor. Genco Erkal, görsel materyali doğru bir zamanlamayla kullanarak kendisi için kısa soluklanma anları, seyirci için ise dinleme eylemini renklendiren zaman aralıklarının oluşmasını sağlıyor. Bu zamanlamanın seçiminde Asaf Köksal’ın incelikli dramaturgisinin izleri de seziliyor. Uyumlu bir yönetmen, dramaturg işbirliğinin gözlendiği oyunda metnin görsel malzeme ile bölündüğü yerlerin birer tablo değişimi gibi kullanılması, bölümlerin uzunluklarının birbirine yakın olması, metnin çeviri değil de, kendi dilimizde yazılmış gibi akıcı bir sahne diline sahip olması, incelikli bir yönetmen-dramaturg işbirliğinin bir sonucu olsa gerek.

Yalın bir dekor anlayışı ile sahneye koyulan Marx’ın Dönüşü’nde sahnede bir barkovizyon ekranı ile üzerinde bir sürahi su olan yazı masası ve ona eşlik eden iskemle görülüyor. Dekor tasarımı bu haliyle tek kişilik oyunun yalınlığına işlevselliği ile de hizmet ediyor. Özlem Kaya tarafından hazırlanan kostüm Marx’ın yaşadığı dönemin havasının sahneye taşınmasında etkili rol oynuyor. Boyuna takılan burun üstü gözlük ve bir cep saati ile tamamlanan kostüm, Özdemir Egemen tarafından hazırlanan takma saç ve sakalla bütünleniyor. Cemal Baykal’ın barkovizyonun sıklıkla kullanıldığı oyunun ışıklarını titizlikle tasarladığı hemen belli oluyor. Sahnede keskin ışık geçişlerinin olmaması, görsel algının Genco Erkal ile barkovizyon ekranı arasında dereceli yönlendirmelerle yapılması, doğal bir seyir ortamının sağlanmasını beraberinde getiriyor.

Bir fırsatını yaratın ve bu oyunu görme şansını kendinize verin. Marx’la geçireceğiniz bir saatin buna fazlasıyla değeceğini göreceksiniz. Bu gerçekten tanıklık edilmesi gereken bir dönüş… Oyunun sonunda Marx’ın da dediği gibi; “İsa bile dönemedi”, ama o döndü!


[1] http://www.nytimes.com/2007/05/03/theater/03solo.html?_r=2



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: