Tiyatro: “Size Nasıl Geliyorsa Öyledir”!

Öykü Gürpınar

Çocuk ve gençlik tiyatroları bölgesinde, eğitim alanındaki alternatif bakış açılarına paralel olarak yeni arayışlar boy gösteriyor. Dramanın eğitime dâhil olduğu ya da bilginin sahneye taşınarak farklı bir biçimde sunulduğu bu yeni arayışlarda temel kaygı, çocuk ve gençleri tepeden bir bilgi yığınına boğmak yerine meraklandırarak araştırma isteği uyandırmak ve kaybettikleri haz duygusunu geri kazandırmak olarak açıklanabilir. Buna göre yaratıcı drama tekniği ile ders anlatımı müfredata girebiliyor; periyodik cetvelde yer alan elementlerin kimyasal karakterlerine insani özellikler atfedilerek dramatik bir doğaçlama hazırlanabiliyor. Öğrencilerin farklı elementleri bu doğaçlamalardan yola çıkarak hatırlamaları ve daha fazlasını öğrenmek için istek duymaları da ezberci eğitim modelinin çöküşünü çağıran bir tablo resmediyor. Benzer şekilde adını çok duydukları ama yazdığı eserleri bir türlü anlayamadıkları bir şair ve oyun yazarının hayat öyküsünü işleyen bir oyun izlediklerinde aldıkları haz, onları araştırmaya ve belki yazarın bir oyununu sergilemeye teşvik ediyor. Böylece eğitim sisteminin körelttiği yaratıcılık ve yaptığı çalışmadan haz alma nitelikleri öğrenciye geri kazandırılabiliyor.

Bu anlamda atılmış önemli bir adım olarak Tiyatro Boğaziçi’nin Moliére Efendi ve Selam Sana Shakespeare oyunları üzerinde durulmaya değerdir. Sadece gençlere değil, her yaştan tiyatro meraklısına hitap edebilen bu oyunların hedeflediklerinden fazlasına ulaşabilmeleri şaşırtıcı değildir. Bilginin kazandığı bu yeni şekil, hem içerik hem de biçim olarak izleyene haz vermektedir; öyle ki yaşamları tarihe mal olmuş, eserleri günümüze hitap edebilen bu insanları daha çok izleyip daha çok öğrenme isteği oluşmaktadır. Bunun önemli bir nedeni bilginin eğlenceli hale gelmesinden ziyade didaktik işlevinden sıyrılarak dramatik bir form kazandırılabilmiş olmasıdır. Her tiyatro oyununda dramatik çatışma bir merak uyandırır; böyle bir oyunda da öyküye ilham veren kişi bir şekilde izleyicinin merakına gark olacaktır.

Oyunları haz verici kılan bir başka unsur, bilginin üçüncü boyuta kavuşması olarak adlandırılabilir. Görsellik, özellikle edebiyat ve dil derslerinde eksik kalan bir bileşen olarak tespit edilebilir. Oysaki okumayı tamamlayan en önemli bileşen okunanın kafada yarattığı imgedir. Hayal gücü okunanın imgesini kuramadığında okuma tam bir azap halini alır; daha keyifli bir okuma için imgelemin gelişimi şarttır –ki eğitim sisteminin de bu gelişime ne kadar katkıda bulunduğu tartışılır. Tam bu noktada yazarın yaşadığı dönemin görselleştirilmesi ve yaşatılması hem merak unsurunu tetikleyecek, hem de imgelemi geliştirecek bir etken olarak ortaya çıkar. Örneğin, Shakespeare metinleri düz okumayla idrak edilmesi zor metinlerdir, derinlikli bir kavrayış ve duygusal empati isterler. Ünlü oyunu Romeo ve Juliet’in çok bilinen balkon sahnesi sade bir okumayla gereksiz bir laf salatası olarak görülebilir; en azından çoktan seçmeli testlerin şıklarına sıkışmış bir eğitimin tornasından geçmiş ve doğal olarak aklı sonuç odaklı çalışan bir gençlik böyle düşünme eğilimi taşıyabilir. İki aşık arasındaki lezzetli aşk oyunu, örneğin Tiyatro Boğaziçi’nin yorumladığı gibi ele alındığında bu düşünceyi bertaraf etmekle kalmayıp izleyenler için yeni kapılar açan bir imgesel şölene dönüşür. Kuşkusuz, günümüzde hepimizin de duyduğu bir ihtiyaçtır bu: Bir başkasının üretiminin kendi üretimimizi besleyip teşvik ettiği bir paylaşım ortamının kurulabilmesi, sınırların aşılabilmesi…



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: