Yıldız Kenter’den Balbay’a Sanal Bir Mektup

Nedim Saban

Tiyatrokare’de sezon başında yaşadığımız çok üzücü ölüm olayının ardından, kadromuzda çok sevdiğimiz, saydığımız oyuncularımızın hastalıklarıyla boğuşuyoruz. Kimi zaman oyuncu değişiklikleri yapıyor, kimi zaman oyunlarımızı çok üzülerek erteliyor, kimi zaman bazı olaylar karşısında ne yapacağımızı bilemeden birbirimize bakıp duruyoruz. Salt tiyatromuzun bünyesinde değil, sanat dünyasında da hastalıklar, ölümler, parçalanmalar birbirini kovaladı bu yıl.

İnsan, ölümlü dünyayı ancak dışarıdan seyredebiliyor. Ancak sanat dünyasındakilerin ‘yaşarken’ daha büyük bir kenetlenme yaşamasını diliyor. Öte yandan, sevgili Defne Joy’un ölümünde yaşadığımız gibi, sanat dünyasına çok yakın, bu dünyanın içindeki kişiler bile önyargıyı o kadar özümsemiş ki; beşikten mezara her yerde, herkes, her daim hâkim, savcı, yargıç rolünde. Memleketin hâkimlerine, adalet sistemine güvensizlik olduğu için midir şu yargıçlığa soyunma huyumuz?

Şubat başında TBMM Adalet Komisyonu’nun CHP’li milletvekilleri, Yargıtay ve Danıştay’ın yapısını değiştiren yasa tasarısının görüşmeleri sırasında, hükümetin yargıdan intikam alma peşinde olduğu gerekçesiyle istifa etti. Türkiye halkının adaleti sokakta araması için çağrı yapan milletvekilleri AKP’nin, 12 Eylül anayasasının doğal bir süreci olarak, yürütmenin yargıyı hedef aldığını, ele geçirdiğini söyledi.

Bu ağır isyanın yurttaştaki yansıması neydi peki? İnsanların milletvekillerinin sesine kulak verip sokağa çıkmadıkları kesin! Millet olarak yargının bağımsızlığını yitirmesini kanıksadığımızı hiç sanmıyorum, kendimizi zaten yargıç olarak gördüğümüz ve adaleti mahkeme yerine medya, şimdilerde de çok etkin olan sosyal medyada aramaya alışkın olduğumuz için, bu milletvekillerinin isyanını duymazdan gelmiş olabiliriz. Küçük beyinlerine beşikten mezara yargı yapan dedelerin torunları olduğumuza ya da geleceğe böyle kuşaklar bırakacağımıza inanmak istemiyorum!

Pınar Selek, geçtiğimiz hafta üçüncü kez beraat etti. Mahkemede yanında olmayı çok istedim ama olamadım. Kararı duyduğumda, gözyaşlarımı tutamadım, “adalet yerini buldu” dedim! Bir gün sıra Balbay’a da gelecek, bunu çok iyi biliyorum.

Ergenekon meselesi o kadar karmaşık ve kaotik ki, doğal olarak Veli Küçük gibi bir isimle beraber yargılanan Balbay’ı sahiplenmekte, onun için kenetlenmekte ikircikli davranıyor insanlar.

Bu karmaşayı özellikle, kendilerine ‘ikinci cumhuriyetçi’ diyen bir tayfa da perçinledi. Mustafa Kemal’i seven bir solcuysanız hemen demode bir cumhuriyetçi diye adlandırılıp, bir yanınızla MHP’ye bağımlı ırkçı ruh taşıyan ‘ulusalcı’ olarak fişlenirken, kendileri ‘liberal’ demokratlar oluverdi. Ergenekon deyince, “bırakın adalet işlesin” dediler, adalet kendilerinin aleyhine işlediği zaman ise ortalığı velveleye verdiler.

Taraf Gazetesi’nin eski kalemşorlarından Sevan Nişanyan, Şirince köyüne kaçak evler yaptırmış, şimdi adalet kapısına dayanmış. Aman efendim meseleyi Balyoz’a mı dayandırmıyor, Cumhuriyetçilerin zulmüne mi sormayın gitsin! Mesele kaçak inşaat dikmek meselesi değil de, kaçak inşaat diken insanın düşünceleriymiş meğer. Sevan Bey’in evlerinin tepesinde “29 Ekim 2008… zulmün başladığı tarih” diye bir tabela bile asılı! Yani birinci cumhuriyetçiler, gençliğe hitabeyi yeniden dillendiren Sevan Bey’in inşaatlarını Cumhuriyet’in yasalarına dayanarak yıkarsa zulüm ediyor, ama Balbay gibi bir gazeteci, Haberal gibi bir biliminsanı Silivri’de ömür tüketince ‘kanun namına’ susmak zorunda kalıyorsunuz.

Bu kafa karışıklığı içinde, insanların birbirlerine sahiplenmesi için ölümü beklemeleri çok doğal.

Haftalar önce bu sütunlarda, Misak Toros adlı tiyatro yönetmeninin ardından Ermenice çok sevdiğim bir deyimi yazmıştım: “Öl ki seveyim” Ölenleri sevmek daha kolay oldu bu toplumda, ancak beni korkutan şey bir gün istemeden katilleri de seveceğimiz. Şu anda, cinayetlere sessiz tanık olarak, çevrelerinde bir sevgi yumağı oluşturuyoruz zaten katillerin.

Korku imparatorluğuna rağmen susmayanlar var: Yıldız Kenter usta onlardan biri! Cumhuriyet gazetesinde sık sık Balbay’ın kitaplarını okurken, Silivri duruşmalarında onurlu bir duruş sergiliyor. Geçen pazar Balbay, bir yazı yazmıştı Yıldız Hoca için. Ben de üşenmedim Kenter’in ağzından sanal bir mektup yazdım Mustafa Balbay’a! Ölülerin arkasından konuşmak, yazmak, ağlamak çok kolay… Önemli olan yaşayanlar için bir şeyler yapmak diye düşünerek…

Yıldız Kenter’den Mustafa Balbay’a sanal bir mektup

Sevgili Mustafa Balbay,

Bugün cezaevinden Cumhuriyet gazetesine gönderdiğiniz yazınızı bana hitaben yazmışsınız.

“Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit” diyen bir Çin atasözünden yola çıkarak, “bin yıl sonrasını düşünüyorsan, bir sanatçı yetiştir” demişsiniz.

Gerek Kent Oyuncuları’nda, gerek bir eğitmen olarak üniversitede yaşamımı yeni sanatçılar yetiştirmeye adamış olan ben, Yunan Tiyatrosu’nda ‘Zincire Vurulmuş Prometheus’ metnini pek sever, insanlığa ateşi armağan ettiği için Zeus’un şerrinden kurtulamayan Prometheus’un sözlerini genç bir oyuncu adayından duyduğum zaman, onun usta bir oyuncu olup olamayacağına o anda karar veririm.

Sevgili Balbay,

Siz aydınlar zincire vurulduğunuzdan bu yana, kartallar tarafından karaciğeri kemirilen Prometheus’un tiradını nedense dinleyemez oldum! Bu tirat başka başka çağrışımlar yaptırır oldu bana…

Aman tiradı dinlemesem de, yeni oyunculara “olur” vermediğim anlamına gelmesin bu söylediklerim. Ben “olur” desem de, demesem de, televizyon sayesinde önü açıldı onların. Ancak, zincire vurulmuş Prometheus tiradını içine sindirerek okuyan aydın sanatçılar yetiştirmek gittikçe zor oldu!

Bir kavram kargaşası da var sanki…

Hocam “Hrant’ı Ergenekoncular öldürdü, Cumhuriyet gazetesini bile onlar bombaladı, siz hâlâ onları mı savunuyorsunuz derler” diye korkar da oldum… Bu yaştan sonra ‘Ergenekoncu diye (!) fişlenmek’ önemli değil de, metafor sanatı olan tiyatroda asıl pranganın sizin değil de, benim bacaklarımda asılı olduğunu, bugün sizin gibi önemli bir aydına sahip çıkmayanların, dün de Sabahattin Ali’leri, Mumcu’ları, Üçok’ları unuttuğunu, yarın başkalarını unutacağını nasıl anlatabilirim?

“Esaretteki kişinin sanatçıdan aldığı destek, onun özgürlüğüdür” demişsiniz yazınızda. Esaretin olduğu bir ülkede, yazarın hapiste olduğu bir ortamda, bir sanatçının da prangalandığını nasıl anlatabilirim? Yok, yok bu mektup kısa, sözcükler kifayetsiz.

Tiyatromuzda oyunlarını oynadığımız usta yazar Adalet Ağaoğlu’nu arayacağım şimdi.

“Yetmez ama evet” demiş olması önemli mi? ‘Esaret hakkında’ dillendireceği çok daha derin şeyler vardır kuşkusuz.

Birgün

 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: