‘12 Eylül’le Hesaplaşılmadı

(Meltem Yılmaz’ın Cumhuriyet gazetesinde Genco Erkal ile yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.)

Genco Erkal’la yeni oyunu ‘Nereye Gidiyoruz?’u konuşurken, günümüzde tiyatro ile politika arasında bir yolculuğa çıktık.

“Aziz Nesin’den oyunlaştırdığım ‘Nereye Gidiyoruz’da içinde yaşadığımız toplumun çelişkilerini, açmazlarını anlatıyoruz. Bu çağdaş meddah gösterisinde bir mizahçının gözüyle, konuşmaktan korkan ama yine de içini boşaltmak isteyen bir toplumu anlatmayı amaçlıyorum.”

“Muammer Karaca Tiyatrosu, 4 yıldır Beyoğlu Belediyesi’nin elinde. Belediye burayı daha çok yandaş, politik toplantıların yapıldığı bir yer olarak kullanmak istiyor. Oysa burası bir tiyatrodur ve tiyatro olarak kullanılması gerekir. Bence yazık ediyorlar.”

“Tek kişik tiyatro, benim bir parçam haline geldi. 1965’te oynadığım ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ ilk başta çok yadırganmıştı, ama sonraları bir o kadar benimsendi. Tek kişilik tiyatro, toplumla birlikte soluk alıp vermek gibi. Beraber bir yolculuğa çıkar gibiyiz.”

“Politik tiyatronun gündemi ele geçirmesi 68 öğrenci hareketiyle, gündemden düşmesi ise 12 Eylül darbesiyle oldu. Bugün ise iktidarın yarattığı korku atmosferi yeniden 12 Eylül havası estirmeye başladı. Bu atmosfer kaçınılmaz olarak kültür sanata da yansıdı.”

Genco Erkal, 1960’ların başlarında oynadığı “Aslan Asker Şvayk”tan bu yana gerçek tiyatro tutkunlarının gözdesi. Dostlar Tiyatrosu’nda oynadığı, sahnelediği oyunlar, Brecht oyunları, sonra “Bir Delinin Hatıra Defteri”, “Yalınayak Sokrates”, “Galileo” “Sivas 93”, “Kerem Gibi”, “Marx’ın Dönüşü” ilk akla gelenler. Ve şimdi, “geçmişin ve bugünün padişahları”nı konu aldığı yeni oyunu “Nereye Gidiyoruz?”

Genco Erkal, darbeler başta olmak üzere haksızlıklara karşı çıkarken hep tiyatroyu seçti, ama bunu herkesin gerçekçi ve ahlaki bir düzlemde yaptığından pek emin değil. Son yıllarda 12 Eylül’ü konu alan birçok ürün ortaya çıktı ama kaçı akılda kaldı? Erkal bu sorumu, “Aklımızda kalmadığına göre gerçek bir hesaplaşmadan söz edemeyiz herhalde” diye yanıtlıyor. İşin iktidar boyutuna ise hiç girmek istemiyor, “Sırf onlar 12 Eylül’ü siyasetleri için kullandılar diye ben 12 Eylül’ü konu alan oyunumu erteledim” diyerek konuyu kapatıyor. Beyoğlu Belediyesi’nin Muammer Karaca Tiyatrosu’nu tiyatro dışı etkinliklere açma kararını ise “başka amaçlarla” ilişkilendiriyor, bu konuda kızgın: “Bizi mümkün olduğu kadar kenara köşeye itip sesimizin daha az çıkmasını sağlamaya çalışıyorlar.”

– Neredeyse 50 yıldır tiyatro yapıyorsunuz. Özellikle son yıllarda tek kişilik oyunlarla seyircinin karşısına çıkıyorsunuz. Tek kişilik tiyatroyu sizin için bu kadar özel kılan nedir?

Tek kişilik tiyatro, ister istemez benim bir parçam, bir özelliğim haline geldi. Türkiye’de, geleneksel meddah dışında, Batılı anlamda metne dayalı ilk tek kişilik oyun, 1965’te sergilediğim, “Bir Delinin Hatıra Defteri”dir. Oyun, bir ilk olması nedeniyle ilk sahnelendiğinde bir hayli yadırganmış olmasına rağmen sonraları da bir o kadar benimsendi. Tek kişilik tiyatronun özelliği, törensel ve büyüsel bir yanı olması. Toplumla birlikte soluk alıp vermek gibi, tek kişilik tiyatroda seyirciyle daha samimi bir ilişki kurulabiliyor ve seyirciyi daha derinden etkiliyorsunuz. Beraber bir yolculuğa çıkar gibiyiz. Zorlukları da var elbette. Bir buçuk saate yakın bir sürede seyircinin ilgisini tek başıma ayakta tutmak, son derece içten, güçlü ve değişken olmayı gerektiriyor.

‘Sivas 93’

– “Sivas 93”, “Marx’ın Dönüşü”, “Kerem Gibi-Nâzım Hikmet’le 35 Yıl”, son üç yılda sahnelenen üç oyununuz. Bu oyunların sizin açınızdan ve elbette seyirci açısından, öne çıkan yönleri ne oldu?

– Karşılaştırma yapmak çok zor ama “Sivas 93”, son 20 yılda bizim tiyatromuzun en fazla ilgi gören oyunu olmakla birlikte bizim seyircimiz dışında bir kitleyi de kendine çekti. Gençlerin tiyatroya yeniden gelmesine aracı oldu, ki bu bence başlı başına önemli bir olay. “Marx’ın Dönüşü”, oynamayı çok istediğim ancak başlarda “Acaba kaç kişi gelir” sorusunu kendime sorduğum bir oyundu. Ancak sonuç hiç de düşündüğüm gibi olmadı: Küresel ekonomik kriz, Marx’ın yeniden gündeme gelmesi açısından bize yardımcı oldu. Bu anlamda, tiyatro dışı çevrelerden de geri dönüşü çok kuvvetli oldu diyebilirim. “Kerem Gibi-Nâzım Hikmet’le 35 Yıl” ise benim için çok kıymetli bir oyun çünkü Nâzım Hikmet’i ilk oynadığımda, yani 35 yıl önce onun kardeşiydim, sonra yaşıtı oldum, şimdi ise ondan daha büyük bir yaştayım. Bir serüven başka bir deyişle.

Politik tiyatro

– Politik tiyatro alanındaki eser sayısında ciddi bir düşüş olduğu ortada. Sizce bunun arkasında iktidar korkusu mu yoksa maddi kaygı mı var?

Türkiye’de politik tiyatronun gündemi ele geçirmesi 1968 öğrenci hareketi, gündemden tamamıyla düşmesi ise 12 Eylül darbesiyle oldu. Darbenin ardından, her ne kadar biçimsel olarak demokratik düzene geçilmiş olsa da, bu kez 12 Eylül aracılığıyla oluşturulmak istenen o apolitik gençlik başarıyla yaratılmıştı. Bir başka deyişle, 12 Eylül’den sonra ne politik tiyatro ürünü ortaya çıktı ne de politik tiyatro seyircisi kaldı. Bugün ise, iktidarın yarattığı korku atmosferi, Türkiye’de yeniden 12 Eylül havası estirmeye başladı. Bu atmosfer kaçınılmaz olarak kültür sanat yaşamına da yansıdı. Geçmişte Süleyman Demirel, Adnan Menderes gibi başbakanlar hakkında eleştirel oyunlar yapılır, onlar da gidip kendilerini tiyatroda izlerlerdi. Ama bugünkü iktidar, karikatürü yapıldığı zaman bile hemen mahkemeye koşuyor. Ancak ben yine de, son üç yıldır, politik tiyatro alanında bir kıpırdanma yaşandığını hissediyorum.

-Neden son 3 yıldır?

Muhalefetin yeniden güçlenmeye başlaması, öğrenci hareketlerinin yeniden canlanması, TEKEL işçilerinin sesini çıkarması gibi hareketler politik tiyatroya olan ilginin de yeniden oluşmasını sağlamaya başladı, özellikle de gençler arasında. Bunun devamının geleceğine inanıyorum. Tabii diğer yandan bir sanatçı kesimi var ki, tiyatro oyuncusu olmalarına rağmen tiyatroda değiller, onlar reyting kaygısıyla seslerini çıkaramıyorlar. Tabii bu durum, Türkiye’de politik tiyatro yapılmamasının maddi nedeni.

– Yeni oyununuz “Nereye Gidiyoruz?”un prömiyeri 3 Mart’ta yapılacak. Oyundan biraz söz eder misiniz?

Aziz Nesin’in öykü, roman, şiir, masal ve yazılarından oyunlaştırdığım tek kişilik bir oyun bu. Bu çağdaş meddah gösterisinde bugünlerde herkesin birbirine sorduğu “Nereye gidiyoruz” sorusuna yanıt arıyoruz aslında. İçinde yaşadığımız toplumun çelişkilerini, çıkmazlarını anlatıyoruz. 12 Mart, 12 Eylül dönemiyle ilgili konu başlıkları var oyunda, insan hakları, demokrasi, özgürlük ve bu olgulara yapılan saldırılar her oyunumda olduğu gibi bu oyunun da konu başlıkları. Darbecilere dokundurmalar var tabii oyunda. Dikensiz gül bahçesi isteyen geçmişin ve bugünün padişahlarına dokundurmalar… Yıllar önce yazılmış metinlerin bugün bu kadar güncel olabilmesi insanı şaşırtıyor tabii. Amacım, bir mizahçının gözüyle halimizi, bir başka deyişle, konuşmaktan korkan ama yine de içini boşaltmak isteyen bir toplumu anlatmak.

– 12 Eylül’ü konu alacak bir oyununuz olacaktı, hayata geçmedi öyle değil mi?

– Evet geçmedi, daha doğrusu ertelendi. Çünkü referandum sürecinde Başbakan 12 Eylül’ü kullandı, 12 Eylül iktidara adeta malzeme oldu. Ben de bu nedenle, aslında kimsenin ekmeğine yağ sürmek istemediğim için oyunu erteledim.

– 12 Eylül, referandum sürecinden bu yana özellikle, farklı bir biçimde popülerize olmuş durumda. Diğer yandan 12 Eylül’ü konu alan sinema filmleri, belgeseller ve bu anlamda ortaya konan ürünlerin, 12 Eylül’le ahlaki ve gerçekçi bir düzlemde hesaplaşmayı amaçladığını düşünüyor musunuz?

– İnanın son dönemde bu yönde sanat eserlerinin verilmiş olduğunu dahi bilmiyorum. Demek ki herhangi bir hesaplaşma olmamış ki hatırlayamıyorum. Ortada ciddi ve samimi bir ürün göremiyorum. Gerçek bir hesaplaşma olmayacağı ortadaydı zaten.

Gerçek gündem