Gündelik Hayatta Kadın Dramaturjisi ya da “Kendi Kendine Şiddet Uygulayan Kadın”

Öykü Gürpınar

Alternatif tiyatro pratiğinin bireye en önemli katkılarından biri, bence, eleştirel gözlüktür. Sahne dramaturjisinin gündelik hayattaki pratiklerimize aktarılabildiği -ve tersinin de geçerli olduğu- ölçüde anlamlı olan alternatif tiyatro pratiğinde bireyin kazandığı eleştirel gözlük, gördüğü, deneyimlediği, izlediği şeylerin alt metnini analiz edebilme yetisini geliştirir. Entelektüel okumalarla da geliştirilebilecek bu bakış açısına toplumsal ve performans odaklı bir boyut kazandıran en önemli unsur, Goffman’ın da Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu kitabında değindiği gibi, dramaturji kavramıdır. Dramaturjinin tiyatro ile toplumsal yapı arasındaki geçişkenliğine bir iki anekdotla değinmek isterim.

2009 yazında, İATP-G’nin son demlerinde, üniversite tiyatrolarına yönelik bir fiziksel aksiyon atölyesi gerçekleştirilmişti. Atölye, Aristophanes’in Lysistrata metninden iki sahnenin önce masa başı, ardından da sahne çalışmalarının yapılmasını öngörüyordu. Amaç, üniversite tiyatrolarında sahne çalışmasına alternatif bir yöntem önermek ve deneyimleyerek yöntemi aktarmaktı. Atölyenin önerdiği yöntem ve üniversite tiyatrolarına katkısı ayrı bir yazı olacağından[i], çok uzatmadan sadede geleyim. Bilen bilir, Lysistrata metni cinselliğe dayalı güldürüsüyle nam salmış bir oyundur. Cinsellik de, dikkatli ele alınmadığında kadın dramaturjisinin altını oyabilecek ikircikli bir unsur olduğundan metnin ele alınışında kadınların hafif meşrep tavrına nasıl bir yorum getirileceği oldukça önemliydi.

Benim de -gözlemci olarak- içinde bulunduğum grup oyunun açılış sahnesini çalışıyordu. Bu sahnedeki Kleonike karakteri tam da az önce bahsettiğim bağlamda, daha okurken bizi rahatsız ediyordu. Her repliğinde cinsel göndermeler bulunan, lafı hep döndürüp dolaştırıp cinsel arzulara bağlayan bu karakterin neresinden tutacağımızı bilemedik. Sonra kadın dramaturjisi bağlamında bir soru atıldı ortaya: Kleonike gibi bir kadın figürü toplumsal yaşantıda karşılaştığımız bir figür müdür yoksa bu söylem ve bu karakter erkek egemen kültürün bir üretimi midir? Tekrar düşündüğümüzde kadınların bir arada oldukları mekanlarda, mesela hamamlarda, birbirleriyle cinsellik üzerine konuşmaktan, kendi cinselliklerini anlatmaktan çekinmedikleri, aksine bundan zevk aldıkları, bu jestin de bir eril haz unsuru olmaktan çok kadınlar arası bir dayanışma biçimine tekabül ettiği konusunda hemfikir olduk. Bu bakış açısıyla Kleonike’nin tavrının da cinsellikle ilgili dokundurmalarında doğal, hatta naif olması gerektiği sonucuna vardık.

Kadın dramaturjisi ile ilgili bu kritik sorunun o zaman zihnimde açtığı pencere hâlâ hem tiyatro pratiğimde hem de gündelik hayat deneyimimde önemli yer tutar. Mesela, daha ilk gördüğüm andan itibaren kafamı kurcalayan, bir türlü içime sinmeyen şu kampanya sloganı: “Kadına Şiddet Uygulayan Erkek Değildir”[ii]… Herhalde hem kampanya filmini, hem de afişlerini görmüşsünüzdür. Afişlerde 90’ların ünlü duvar yazısı “Buraya Çöp Döken/İşeyen Eşektir” minvalinde bir duvar yazısı olarak kampanya sloganını görüyoruz. Filmde ise ev ortamında bir kadın görünmeyen bir varlık tarafından dövülüyor; öyle ki sanki kadın kendi kendine şiddet uyguluyor. Arka planda karizmatik bir erkek sesi, “Bu filmde hiçbir erkek görmüyorsunuz; çünkü bizce kadına şiddet uygulayan erkek değildir” diyerek kampanyanın gereklerini yerine getiriyor. Haydi gelin, bu anlamlı (!) kampanya materyalini kadın dramaturjisi bağlamında bir çözümleyelim.

Önce kampanya sloganını inceleyelim. Slogan, kadına yönelik şiddetin çok yüksek bir oranda erkekler tarafından gerçekleştirildiği olgusunu kimi nedenlerle görmezden gelerek kadına şiddet uygulayanın erkek olmadığını iddia ediyor. Peki nedir bu “erkek”? Erkek, toplumsal rolü gereği, ailenin babası, evin direği, namusun bekçisi; biyolojik doğası gereği güçlü, dayanıklı, sert, katı olan; siyasi anlamda da iktidarın ta kendisi olarak açıklanabilir sanırım. Peki, kadına şiddet uygulayan erkek, biyolojik doğası gereği daha güçlü, siyasi anlamda iktidar ve toplumsal rolü gereği evin direği olmasından mütevellit bu şiddeti meşrulaştırma çabasına girmez mi? Pekala girebilir, hatta eğer “erkekse” girmelidir. O zaman bu erkeği ortamdan alıp kadına şiddet uygulayanın erkek olmadığını iddia etmek ne anlama gelecektir? İktidarın, güçlü olanın olmadığı bir ortamda bir insan nasıl şiddet görebilir? Kısacası, erkek değilse kim?

Bu sorunun yanıtsız kalması nedeniyle kampanya sloganının ikinci anlamına geliyoruz: Şiddet uyguluyorsan, erkek değilsin. Burada tanımlanan erkek, güçlü, iktidar olan ve evin direği erkeğin şiddet değil, diyalog yolunu tercih eden versiyonu olarak değerlendirilebilir. Kampanyanın şiddet ve erkek tanımları bu noktada arıza verir: Şiddet asla sadece fiziksel değildir ve erkin olduğu her ortamda şu ya da bu şekilde şiddet vardır. Erkeğin sadece indirgenmiş fiziksel şiddet göstermesi halinde erkeklikten çıktığını savunmak, ana akım erkeklik tanımına radikal bir eleştiri getirmeyen, bu nedenle de kadına yönelik şiddet sorununu çözmekten çok uzağa düşen bir strateji izler. Erkek imgesinin modern neo-liberal düzenle uzlaştırılmasını içeren bu önerme, erkeklik algısını günümüz koşullarına uygun olarak yeniden üretmekten başka bir şey değildir.

Kadın dramaturjisiyle ilgili elimizdeki en önemli soru, söz konusu performansın eril kültürün bir üretimi olup olmadığı diye belirtmiştim. Kampanya sloganını çift anlamlılığı içinde değerlendirdiğimizde, her iki anlamın da erkek imgesini yeniden ürettiği söylenebilir. Kadına şiddet uygulayanın erkek değil, bir başkası olduğunu ileri sürmek; kadının kendi kendine şiddet uyguladığı sonucuna varmamıza neden olur. Kampanya filminde açıkça gösterilen bu kendine dönük şiddet, tecavüzün ve tacizin kadınların giydiği kıyafetler, gösterdikleri tavırlar üzerinden meşrulaştırılmasına paralel bir çizgi izleyerek eril söylemi yeniden üretir. Bu bakış açısına göre bir anlamda kadın, şiddeti kendisi yaratmaktadır; tıpkı tecavüze de kendisi neden olduğu gibi. İkinci anlamda ise, erkeğin kadına şiddet uygulayamayacağına dair iddia tüm erkeklik imgelerini sabit alarak sadece şiddeti tu kaka etmekle sorunun çözülebileceğine inanan naif bir çizgi izler. Ancak, az önce bahsettiğim nedenlerden dolayı, bu çizgi de erkeklik algısını yeniden üretmekten öteye gidemez. Bu bağlamda kampanya kadın dramaturjisi anlamında sınıfta kalmıştır denilebilir.

Yazıyı sonlandırmadan önce kadına yönelik şiddetle ilgili nasıl bir kampanya geliştirilebileceği konusunda olumlu bir örnek üzerinde de durmak istiyorum. Johannesburg’da bir kapalı sitede yapılan bir deneye istinaden aile içi şiddete dair bir kampanya filmi hazırlanmış.[iii] Deneye göre bir evden gecenin geç saatlerinde davul sesleri yükseliyor; bütün komşular uyarmaya geliyor. Ertesi gece aynı evde kavga sesleri yükseliyor ve bir kadın çığlık çığlığa bağırıyor; bir kişi bile gelip ne olduğunu sormuyor. Film, her sene kaç kadının aile içi şiddetle öldürüldüğüne dair bir yazıyla ve gerekli telefon numaralarının sunulmasıyla sonlanıyor. İlk ele aldığımız kampanya ile karşılaştırıldığında bu kampanyanın kadınlık-erkeklik üzerine söz söylemek gibi bir iddiası yok; tartışmayı bir kez bu boyuta taşıdığımızda kat edilmesi gereken çok uzun yollar olduğunun farkında. Onun yerine ailenin içinden değil, dışından bu tür sorunlara çözüm aramayı tercih ediyor. Bizi, hepimizi, oturduğumuz rahat koltuklarımızdan kalkarak ölen kadınların sorumluluğunu almaya, gerekeni yaparak ölümlere dur demeye davet ediyor. Kadın dramaturjisi yapmıyor olabilir, ama en azından altını da oymuyor ve toplumsal farkındalığı yaratmak açısından da önemli bir adım atıyor.


[i] Bu konuda kaleme alınmış iki yazı için bkz: http://bufk.boun.edu.tr/gundem/degeryurutucu.htm ve http://bufk.boun.edu.tr/gundem/irem.htm

[ii] Kampanya filmi için bkz: http://www.youtube.com/watch?v=MOJeUSKTxOc

[iii] Kampanya filmi için bkz: http://www.youtube.com/watch?v=BW30WslahMc



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: