Tiyatrocular Darılıp Gücenmesin Ama…

Mehmet Zeki Giritli

Tiyatroyla bir şekilde ilgilenen, bu sanat dalının hak ettiği değere kavuşması için çaba gösteren insanlar olarak öncelikle kabul etmemiz gereken bir şey var. Türkiye’de tiyatro (televizyon öncesi dönem hariç) hiçbir zaman çok geniş kitlelere hitap edebilen bir sanat dalı olamamıştır ne yazık ki. Bu durum, günümüzde de çok farklı değil. Geniş kitlelere ulaşmaktan kastım, tiyatro salonlarının dolması ya da kendi seyirci grubunu oluşturmayı başarmış tiyatro topluluklarımızın olması değil. Salonların en dolu olduğu dönemlerde bile, sokaktaki insana yılda kaç kez tiyatroya gittiğini sorsanız alacağınız cevap bir elin parmaklarını geçmeyecektir. Tiyatroya giden insanların çoğuna da gittiği oyunun yazarını, yönetmenini soracak olsanız büyük ihtimal bir cevap alamazsınız. Öte yandan, örneğin bir başka görsel sanat olan sinema düşünüldüğünde, toplumun her kesiminden insan arada sırada da olsa sinemaya gitmekte ve genellikle de gittiği filmin oyuncularını, yönetmenini vs. bilmektedir. Peki, bu kadar yeni topluluk kuruluyorken, deneysel çalışmalar yapılıyor ve tiyatro modernleştirilmeye çalışılıyorken, hala neden bu kadar kopuk kalıyor? Çünkü;

–          Bizim tiyatro oyuncularımız, her zaman için diğer insanlardan farklı olduklarına vurgu yapacak, diğer mesleklerden çok daha önemli bir meslek yaptıklarının altını çizecek bir tavır sergilemişlerdir ve sergilemektedir ve bu tavırları, onları geniş halk kitlelerinden koparmaktadır. Öncelikle şunun kabul edilmesi gerekir, evet tiyatro yapmak çok önem arz eden bir uğraştır, toplumun gelişimine olduğu kadar insanın kendi gelişimine de büyük katkı sağlar; fakat, en nihayetinde diğer meslekler gibi bir meslektir. Hiçbir tiyatrocu, ömrü boyunca sadece sanat aşkı için tiyatro yapmaz. Bu işten bir şekilde para kazanır ve bu işle hayatını sürdürür. Dolayısıyla da “biz yüksek sanat yapıyoruz, toplum bize çok şey borçlu” tavrına girmeleri gereksiz ve abestir. Unutulmamalıdır ki Beyoğlu sokaklarını süpüren bir çöpçü ile o sokaklarda tiyatro yapan tiyatrocunun, topluma olan katkısı aynı seviyededir.

–          Eskiden dönüp dolaşıp klasikler sahnelenirken, günümüzde de dönüp dolaşıp şiddet ve cinsellik içerikli oyunlar sahnelenmekte (bkz. in-yer-face). Dolayısıyla, tiyatro, her dönemde, yönetmenler ve yazarların yaklaşımlarından dolayı belli bir klişeye saplanıp kalmakta. Farklı şeyler yapmak denildiğinde ise, günlük hayatta çok çok zor karşılaşabileceğimiz, çok az seyircinin kendiyle özdeşleştirebileceği karakterlere ve hikayelere yönelmekte. Bunun sonucunda da hiçbir zaman sinemadaki sıcaklığı yakalayamamakta. Örneğin, şu an sahnelenen kaç tane tiyatro oyunu kırsal kesim insanın sorunlarıyla ilgilenmektedir? Çok sık tiyatroya giden birisi olarak, benim verebileceğim bir örnek yok. Çünkü oyunlar sadece kentli insana hitap ediyor. Sadece kentli insanın sorunlarını anlatmaya odaklanmış. Doğal olarak da Türkiye’de tiyatro hiçbir zaman sıradan insanların (bu lafı kullanmayı sevmiyorum ama tanımlayabilecek başka bir kelime bulamıyorum) kalplerine ve ruhlarına değemiyor. Sinemanın tiyatroyu çok gerilerde bırakmasının sebebi de bu aslında. Sinemada her kesimden insana hitap edebilecek bir hikaye, bir karakter vardır. Tiyatro, bu anlamda bir kısır döngü içindedir.

–          Tiyatroda yeni nesil ile eski nesil arasında bir dayanışma, bir bütünlük sağlanamamıştır. Yakın zamanda tiyatro yapmaya başlamış genç insanlar, genelde tiyatronun ustalarının yaptıkları şeyleri görmezden gelir, ya da hor görürken, eski nesil tiyatrocular da yeni nesil meslektaşlarını pek takip etme ihtiyacı hissetmez. Herkes kendi küçük çevresinde mutludur.

–          Yeni denemelerin yapılması, gençlerin apartman dairelerinde, depolarda tiyatro yapmaya çalışması tabii ki takdir edilmesi gereken bir nokta, fakat bunun da son zamanlarda tehlikeli bir eğilim içine girdiğini görüyorum. Bu yaklaşımın en büyük zaafı, tiyatroyu bir süre sonra bir grup genç insanın sadece kendilerini tatmin etmek için yaptığı bir şey haline getirmesi. Yani, şöyle ki, bu oyunlar en fazla 40-50 kişiye ulaşabiliyor ve bu 40-50 kişi genelde tek bir grup. Ya da birbirleriyle sıkı ilişkiler içinde olan gruplar “hadi bugün şu grubun oyununa gidelim” diyor, ertesi günse hep birlikte diğer grubun oyununu izlemeye gidiyorlar ve dolayısıyla aslında ulaştıkları seyirci sayısında bir artış veya devinim söz konusu olmuyor. En nihayetinde, bunun Türkiye’de tiyatronun gelişimine ne kadar katkı sağlayabileceği şüpheli. Bu tür denemelerin bir tarzdan ziyade bir başlangıç noktası olarak görülmesi ve geliştirilmesi gerektiği düşüncesindeyim.

Son olarak, zaman zaman “Türkiye’de tiyatro ölüyor” diye dövünmek pek tutulan bir yaklaşımdır. Fakat, benim düşüncem Türkiye’de tiyatro hiçbir zaman ölmez, çünkü her zaman belirli bir izleyici kitlesi vardır ve olmaya devam edecektir. Fakat öte yandan, yukarıda birkaç örneğini verdiğim bazı yaklaşımlar devam ederse de hiçbir zaman şaha kalkamayacak ve o hep belirli olan izleyici kitlesine ulaşabilecektir ancak.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: