Türkiye’de Politik Tiyatronun Şafağı: 1950’den 1970’e

Eren Buğlalılar

Çağdaş dünya tiyatrosunun canlı ve parlak fikirlerle, fedakarlıklarla dolu bir politik/devrimci tiyatro tarihi vardır. Fransız Devrimi sırasında yapılan oyunlardan, Sovyetlere ve Almanya’ya, Latin Amerika’dan, Ortadoğu ve Güneydoğu Asya’ya kadar uzanır devrimci tiyatro haritası. Ve çağdaş dünyadaki devrimci tiyatro örneklerini incelendiğimizde, bunların hemen tümünün işçi ve halk hareketlerinin yükseldiği dönemlere denk düştüğünü görürüz.

Türkiye tiyatrosunun benzer bir aşamaya geçmesiyse, ancak 1950’den sonra başladı. Bu süreçte Demokrat Parti’nin emperyalizme bağımlı bir kalkınma politikası izlemesiyle kentli nüfus daha önce hiç artmadığı kadar arttı. Yalnızca işçi sınıfı değil, öğrenci, öğretmen, devlet memuru, mühendis gibi diğer halk kesimleri de kentlerde kalabalıklaştı.

Bu değişimi kültürel alandaki bazı değişimler izlemiştir. Ulaşım ve kitle iletişim araçlarındaki gelişmeler, üniversite sayısında artış, yeni tiyatro sahnelerinin açılması gibi kültür altyapısına ilişkin gelişmeler bir yandaydı. Kentlerdeki kafa emekçilerinin hepsini devlet kurumlarında istihdam etmek mümkün olmadığı için oluşan “yedek kafa emekçisi ordusu” ise işin bir başka yönüdür. 1950 öncesinde çoğu devlet bürokrasisi içerisinde yer bulabilen, en azından devlet destekli sanat yapan entelektüellerin bir kısmının devletle kurdukları bağ, 1950’den sonra gevşerken, bohem “sanat çevreleri” oluştu ve özel tiyatrolar çoğaldı.

Bu çevrelerin en dikkat çekicisi “Baylancılar” adı verilen sanat ve edebiyat çevresiydi ve adını entelektüellerin sık sık bir araya gelip tartıştıkları Baylan Pastanesi’nden alıyordu. 1960-80 arasında sola yönelecek olan Asaf Çiyiltepe, Ahmet Oktay, Selahattin Hilav, Atilla İlhan ve Ülkü Tamer gibi pek çok aydın bu çevreye girip çıktılar. Asaf Çiyiltepe 1960’larda AST’ın kurucularından olurken, Selahattin Hilav Tiyatro TÖS ile ilişkilenecekti.

1950’lerin sol düşünce açısından önemli bir tiyatro olayı Genç Oyuncular adlı tiyatro kumpanyasının kurulmasıydı. Genco Erkal, Erol Keskin, Mehmet Akan, Vasıf Öngören ve Sermet Çağan gibi daha sonra sosyalist tiyatro yapacak isimler Genç Oyuncular’da çalıştı.

Ne var ki, onlarca devrimcinin işkencelerden geçirildiği, onlarca aydının gözaltına alındığı, polisin ilk kez öğrenci öldürdüğü DP dönemi, politik tiyatro yapmayı riskli bir iş haline getirmişti. Bu riski alabilecek cüretli sanatçılar henüz olmadığı gibi, bu cüreti sanatçılarda yaratabilecek netlikte bir ideoloji, bir siyasi örgütlenme de henüz ufukta görünmüyordu. Bu koşullar sanatçıları daha apolitik bir sanata iterken, günlük yaşamlarında da daha bohem ve örgütsüz olmaya zorlayacaktı onları.

27 Mayıs ve Sonrası

27 Mayıs 1960 darbesi, toprak ağaları ve ticaret sermayesi ile arası iyi olan DP’yi iktidardan etti. Oluşan ortamda yeniden saflaşan sanayi burjuvazisi de çareyi ordu, üniversite, bürokrasi ve yargı içindeki unsurlarla ittifaka girmekte buldu. Bunlardan bazıları daha solda ve halktan yana duruyor, kimisi ise daha muhafazakar bir yerden, milliyetçiliğin ve Amerikancılığın ağır bastığı bir yerden konuşuyordu. Bu burjuvazi-bürokrat/entelektüel ittifakı, darbeden sonra krizlere neden oldu ve kendi iç çelişkileri nedeniyle parça parça dökülürken, “sol-Kemalist” kişiler CHP’den ve devlet kurumlarından ya toplu olarak istifa ettiler ya da tasfiye edildiler.

27 Mayıs’ın öğrenci eylemleri tiyatrocular üzerinde bir militanlaşma yarattı. Örneğin Mehmet Akan bir söyleşisinde “Hepimiz öğrenci olaylarının içindeydik… Hatta bir kısmımız içeri girdi, daha sonra bıraktılar,” diyecektir. 1960-65 arası dönem Kemalizmin, 27 Mayıs’ın entelektüeller üzerinde etkili olduğu bir dönemdi, ancak bu düşüncenin ilerici varyantları tiyatro alanında önemli çalışmalar yapıyordu. Kadrosunda Genco Erkal, Asaf Çiyiltepe gibi tiyatrocuları, daha sonra TİP milletvekili olacak Çetin Altan gibi yazarları barındıran İstanbul Şehir Tiyatrosu 1963-64 sezonunda Brecht’in Sezuan’ın İyi İnsanı adlı oyununu sahneledi. Adalet Partisi hükümetiyle birlikte bu ilerici odak dağıtılırken, Ankara Sanat Tiyatrosu öne çıktı, Brecht’in pek çok oyunu ve yazısı Türkçeye aktarıldı. Haldun Taner “Brecht ve Epik Tiyatro” adlı yazısını kaleme aldı.

Halk hareketi Türkiye’de 1965’ten sonra ivme kazandı. Tülay German, Genco Erkal, Ruhi Su, Yılmaz Güney, Fethi Naci ve Fakir Baykurt gibi solcu entelektüeller CHP’den uzaklaşırken, TİP’e (Türkiye İşçi Partisi) yöneldiler. Bu durum ve TİP önderliğinde kurulan Fikir Kulüpleri, genç entelektüellerin solculuk anlayışında etki yarattı. Artık bohem sanatçı figürünün yerini örgütlü ve halkının dertlerine ortak bir sanatçı figürü aldı. Örgütlülük entelektüel için önemli bir kaygıydı artık.

1965 yılında Türkiye Öğretmenler Sendikası, 1967 yılında ise DİSK kurulduğunu ilan etti. Küba ve Vietnam’daki mücadele ise çoktan sloganlaşmıştı: “Daha Fazla Vietnam, Ernesto’ya Bin Selam!” Marksist-Leninist klasiklerin hızla Türkçeye aktarılması, yükselen işçi ve öğrenci direnişleri, faşist saldırıların artması, TİP reformizmi etkisizleşirken, Leninizm’in öne çıkması gibi pek çok faktörü de göz önünde bulundurduğumuzda, 1960’ların ikinci yarısının neden devrimci tiyatronun beşiği olduğu anlaşılabilir.

Tiyatro sanatçısı bunca hareketliliğin ortasında duruyor ve soruyordu: “Kime tiyatro yapmalı?” Ardı ardına yazılan yazılar, sahnelenen oyunlar bu soruya yanıt gibiydi: “Bir emekçi neden sendikaya girer, neden yurdunun sorunları üzerine kafa yorar, bunu sanatçılarımız bilmek zorundadır,” diye yazıyordu Çiğiltepe, bir trafik kazası onu alıp götürmeden birkaç sene evvel.

1966 yılında içinde Sermet Çağan, Mehmet Ulusoy, Aydın Engin gibi sol eğilimli tiyatrocuların olduğu, Fakir Baykurt’un desteklediği Tiyatro TÖS kuruldu. Mehmet Ulusoy daha sonra 1968 yılında kurulan Devrim İçin Hareket Tiyatrosu’nda da rol üstlenecek ve DİHT’le birlikte sokak tiyatrosu alanına önemli yenilikler getirecekti. 1967 yılında Tuncel Kurtiz, Aydın Engin, Vasıf Öngören ve Umur Bugay gibi isimlerle Halk Oyuncuları, 1969 yılında ise Genco Erkal’ın girişimiyle Dostlar Tiyatrosu kuruldu.

Dönemin tiyatro adına gerçekleşen bütün gelişmelerini burada aktarmaya imkan yok. İsimlerini anmayı unuttuğumuz ustalar bizi affetsinler. Ama bir şey var ki söylemeden geçmek olmaz: Sosyalist tiyatrocular işkence, dayak, kundaklama ve tehditler arasında bu sanatı yapmaya ömürlerini adadılar. Ve yıllar sonra bile hatırlanmaya değer birçok eser bıraktılar geriye.

Onların miraslarına sahip çıkmanın en iyi yolu, herhalde onlar kadar cüretli olup onları aşmaktır. Sanatı halkını korkulu düşlerden uyandırmak için kuşananların Dünya Tiyatrolar Günü kutlu olsun!

Birgün



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: