Artık “Artık…” – Atölye Tiyatro

Melih Anık

Bir dönem Hegel, Marx, Politzer, Reed ‘olmazsa olmaz’dı; ‘diyalektik’, ‘sosyalist gerçekçilik’, tartışmaların vazgeçilmez kavramlarıydı; felsefenin başlangıç ve temel ilkeleri okunuyordu.

Şimdilerde felsefenin ‘ayrıntıları’ tartışılıyor, Adorno, Žižek, Habermas, Benjamin okunuyor. İdeoloji sorgulanıyor, akıl kuşkunun elinde. Yeni dönemde, eski unutulmadı tabii ama çağ da değişmekte. Marksistler ‘yeni’leşti, tarih kavramı değişti, “negatif diyalektik” gündemde, “kritik teori” konuşuluyor, ‘Post modern’, içimiz dışımız. Nihilizm başka bir yüzle çıktı ortaya. Eskiden ‘bireysel kaçış’ken şimdi ‘canavarlaştırıyor’, kale ve kulelerin yıkımıyla uğraşıyor. İnanç felsefeleri yaygınlaşıyor ve kökleniyor. Tiyatro, politik yelpazenin değişik renkleri ile boyanıyor. Bir dönemin ‘suratına tiyatrosu’nun şimdilerde anlamı başka. Amaç seyirciyi etkilemekti kuşkusuz geçmişte de. Biz ‘surata ayna tutan’ bir nesilden geliyoruz. Şimdilerde ayna, nerdeyse suratın tam ortasında kırılacak.

Galiba kırılma noktası 1980’li yıllara denk düştü. Türkiye gençliği bu kırılmadan payını aldı. 80’den önce politik söyleme oturan gençliğin tiyatrosu 80 sonrası felsefe ağırlıklı. Bu herkesçe kolaylıkla tekrarlanan bir cümleyi kurdurabilir bana: “Gençlik politikadan uzaklaştırıldı.” Nedenlerden birincisi belki de en önemlisi olabilir ama tek başına yeterli değil. Dünyanın değişimi, globalizasyon ve iletişimdeki ilerlemenin etkilerini dikkate almadan sonuca ulaşmak olanaklı değil.

Boğaziçi Üniversitesi’nden Tiyatro Boğaziçi, ODTÜ’den Tiyatro Oyunbaz, BÜ-İTÜ’den Seyyar Sahne, İTÜ’den Atölye Tiyatro, Yıldız Teknik’ten Tiyatro 0.2 ve diğerleri bu değişimin ‘yüz’leri. Hepsi kendine özgü, hiçbiri birbirinin aynı değil ama onları birleştiren ortak noktalar var (bence).

Üniversite kökenli tiyatroların tiyatro dünyamıza getirdiği atılımın akademik olarak araştırılması gerektiğini düşünüyorum. Şimdilerde 30’lu yaşlarda olan bu nesil muhtemelen orta öğretim döneminde müfredat içinde psikoloji, felsefe, mantık, sosyoloji okumadı. Üniversite yıllarında seçmeli ders olarak da almamışlarsa bugün ulaştıkları “felsefi duruş”lar onların kendi kendilerine buldukları, kendi aralarında birbirlerini besleyerek geliştirdikleri, ana meslek eğitimleri yanında özel ilgi alanları. Tiyatro, kendini ifade biçimi, felsefelerini tartıştıkları, dertlerini anlattıkları ve ülkeleri için bir değişimi sağlayabileceğine inandıkları bir ortam olarak ortaya çıkıyor. Ben onları toplumumuz ve tiyatromuz için büyük bir şans olarak görüyorum. Onların yaptıklarından öğreniyorum, ufkum açılıyor. Tiyatroya ayrılacak birkaç saat yüzlerce sayfa kitabı açar önünüze.

En son seyrettiğim Atölye’nin ‘Artık …’ isimli oyunundan çıktığımda eve doğru yürürken aklımda bunlar vardı.

ATÖLYE TİYATRO TOPLULUĞU

“Atölye, 2001 yılının Haziran ayında kurulmuş bir tiyatro topluluğu. Atölye üyeleri, tiyatro çalışmalarına 90’lı yılların başında İstanbul Teknik Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü Tiyatro Topluluğu (İTÜGSBTT) bünyesinde başlamış ve 2001 yılı ortasına kadar bu topluluk bünyesinde etkinliklerini sürdürmüş. 2001 yılı itibariyle kendini mezun-çalışan tiyatrosu düzleminde yeni bir yapı olarak konumlandıran Atölye, profesyonel uğraşı tiyatro olmayan, ama eleştirel ve entelektüel bir bakışla alternatif bir tiyatro iddiasını sürdürmeye çalışan üyelerin buluşmasıyla oluşmuş.”

10 Ocak 2005 tarihli “Hayatın provası TİYATRO” başlıklı söyleşide (Mutlucan Şahan) demişler ki:

“Bu bizim hayata dair bir şey söyleme aracımız. Hoşumuza gitmeyen şeyleri değiştirmeye çalıştığımız alan ve araç.” (Berk Ataman)

“Gündem çok çabuk değişiyor veya değiştiriliyor. Biz de buna hızla adapte olup cevap verebilmeliyiz. Şöyle bir ütopya içinde değiliz: Biz bir oyun oynayacağız ve izleyen herkes değişecek, yepyeni bir dünya olacak. Başka alanlarda mücadele edilmeden tek başına sanatla bu sağlanamaz.” (Özgürol Öztürk)

“Kitleleri arkasına katıp sürüklemese de toplumda bazı tartışmaları açmak için çaba gösteren öncü aydın, öncü sanatçı modeli önemli.” (Kerem Rızvanoğlu)

“Çünkü Atölye korumaya çalıştıkları bir kurtarılmış bölge biraz da. Çünkü tiyatro hayatın provası aslında…”

Dipsiz, Puntila Ağa ve Uşağı Matti, Eşek ve Hoşaf ya da Üç mü?, Yıktırmayız! Yıktırmam!, Ferhat ile Şirin, Güney Otoyolu, İki Erkek Ne Konuşabilir ki?, Ödemeli Arama, Üç Kuruşluk Opera (atölye çalışması), Artık…, topluluğun on yıldaki oyunları.

Üyelerinin başka işlerde çalışması nedeniyle, “çalışan tiyatrosunun gerekliliklerine uygun ve alternatif okullaşma pratiklerine önem veren yeni bir model arayışı da sürdürülmekte.”

ARTIK…

“Artık…” , üç hikâyeden oluşuyor:

Bekçi (Yazan: Natacha de Pontcharra- Çeviren: Berk Ataman); Ağız Tıkacı (Yazan: Eric-Emmanuel Schmitt- Çeviren: Sercan Gidişoğlu); Geri Çekilen Dünya (Yazan: Naomi Wallace- Çeviren: Berk Ataman)

Zamanın ‘çöplüğü’nden sahneye getirilen “geride kalan/unutulan hayatlardaki ‘öteki’ni anlarken bir ‘geri dönüşüm’ yaşanacak. Dinleme anlatmanın yarısıdır. Yaşama değer katacak hikâyeleri bulup çıkararak anlatılan, anneannelerin anlattıklarını sabırla ve şevkle dinleyen çocuğun açlığı ile dinlenirse “Artık…” denecek… (“Artık” kelimesinin çift anlamından yararlanmak istemişler.)

Üç hikâye, iki anlatıcının diyalogu ile birleştirilmiş. Çöp torbaları ile oluşturulmuş (Dekor ve Kostüm: Yasin Altıpat, Sema Öz Yalçıntaş, Ayşegül Dost, Betül Ay, Berrin Yüce) yığınlar arasından anlatıcılar bir torbayı açıp hikâyeyi sahneye getiriyor. Kahraman hikâyesini anlatıyor ve gidiyor.

“Yaşamımıza değer katan hikâyelerini”, “dönüşmemek için direnenlerin hikâyelerini” anlatacak, “söylenmeyeni duymayı, gösterilmeyeni görmeyi” arayacaklar… Çöpler, “tarihin önlemez akışını kısa bir süreliğine de olsa durdurup bize gizlediği yaşantıları anlatacak.”

İlk hikâye, depoda gece bekçisi Mickey’nin. Mickey, uykusuzluk çekiyor, vicdanı rahatsız. Elindeki fener ile gerçeğin izlerini karanlık duvarlarda soluklaştırıyor. “Çarpık bir fikir onu ele geçirdiği için” çöp toplamaya başlamış. Çöplerinden izlediği Lisbeth Riboulet’ye olan tutkusu ile ‘yoldan çıkar’. Bir tür Dr. Jekyll ve Bay Hyde, delilik ve şiddet arasında bir hikâye. Belki de Mickey’nin ‘deposu’ bir psikiyatri kliniği..

İkinci hikâyeye geçiş Kral Sam’ın oğlu, albino Zam ile yapılmış. Albino vurgusu, kişinin çevredeki ‘damgalı’ gibi algılanmasından kaynaklanmakta. Kendi cinsinden biri ile seks ilişkisi olan David, anlatır. Çığlığını batırmak için sevgilisi, ağzını ağzına dayar, ağız tıkacı olarak.

Üçüncü hikâyede yirmili yaşlardaki Iraklı bir genci tanırız. Ali, kuşçuluk yapmaktadır. Fonda Amerika’nın Irak’ı işgali vardır.

Seyretmeden önce okuduğumda oyun bana Susan Sontag’ın ‘Başkalarının Acısına Bakmak’ını hatırlattı. Her anlatım bir ‘bakış’tır çünkü. Hem dışardandır hem de içerden. Fotoğrafa ‘göz atarsınız’ ya da Ahmet Karcılılar’ın “Fotoğraf Hikâyeleri”nde yaptığı gibi uzun uzun derinlemesine, her ayrıntısı ile ezberler gibi bakarsınız. Tiyatroda dinleme esas, fotoğrafta bakma. Tiyatroda ‘anlatan’, fotoğrafta ‘bakan’ ön planda. “Görmek” için çaba göstermezseniz anlatılanın size ulaşmama riski var. Zor olan, ‘anlatanın’, seyirciyi kendi yolculuğuna ortak edebilmesi.

ANLATMA

“Anlatma” üzerinde bu kadar durmamın nedeni Atölye’den kaynaklanıyor. Atölye “anlatma”yı dert edinmiş bir topluluk. “Artık…” oyununda bunun ipuçları var. Her tiyatro sever için keyifli bir seyir, her tiyatrocu içinse eğitici bir deneyim olanağı sunuyor. Zira sahne düzeni, oyuncuların her replik üzerine düşünmüş olduklarını gösteren mizansen, mimik ve jest, kostüm, müzik, efekt rastlantısal değil. (Ses-Efekt: Serhat Güney, Sena Caner, Cemil Sağbaş, fotoğraf: Günseli Birol, sahne sorumlusu: İbrahim Topalfakıoğlu, Seda Hayal)

Oyun yaklaşık iki buçuk saat sürüyor. Süre, sona kalan için dezavantajlı bir durum yaratıyor. Bu nedenle Burak Üzümkesici’nin iyi oyunculuğuna rağmen son hikâyede sıkıntılı bir “sonu gelse”yi hissetmeye başlıyorsunuz. Bu sorun salt son oyunun kısaltılması ile değil özellikle birinci ve üçüncü hikâyeden budamalar yaparak çözülebilir, eğer üç hikâyeyi de aynı oyun çerçevesi içinde sunmayı sürdürmek istiyorlarsa tabii. Benim önerim ikinci hikâyenin kaldırılmasıdır. Zira oyunun genel kurgusunu destekleyecek olan imgelerin birinci hikâyedeki çöp ve üçüncü hikâyedeki kuş olduğu görülüyor. (‘Fener’ de kullanılabilirdi) Ama gene de anlatıcıların ‘çöp’ü ile birinci hikâyedeki ‘çöp’ün farklı olduğunu söylemem gerek. Kendi başlarına sahnelenmiş olsa hikâyelerin kendi içinde bir düzeni var. Ancak genel amaca uyan bir budama yapılması kaçınılmaz gibi duruyor.

Ben ‘geride kalanlar’ başlığı altında her insan hikâyesinin birleştirilebileceğine inanmakla beraber sahnede bütünleşme ve birleşmenin daha basit, somut ve kolay anlaşılır bir temada olmasını tercih ederim. Tiyatroda ‘anlatma’nın yalın olması gerekir. ‘Geride kalanlar/unutulmuşlar’, tema olarak çok yeterli gelmedi bana. Bu açıdan baktığımda üç hikâyeyi ben zihnimde ‘birleştiremedim’. Zira ‘zamanın çöplüğüne atılmak’tan başka ortak bir ‘sorun’ bulamadım.

Anlatmada taklit, tavır ve üslup çok önemli. “Artık…”ta taklit başarılı, tavır ve üslûpta ise sorunlu alanlar var. Üç hikâyeden birinde oyun karakterinin ölü olduğunu sona doğru anlıyorsunuz. Yani iki karakter hatırlıyor üçüncüsü ise mezardan sesleniyor. Üslûpları farklı. Bence hepsi tek başlarına ilginç oyunlar. Ancak onları bir bütünlük içinde eritme çabası riskli.

Atölye, onları çöplük kavramı altında ve iki anlatıcı ile bağlamaya çalışmış. Anlatıcılar geleneksel iken hikâyelerin üslûbu modern. İki hikâye dünyanın herhangi bir yerindeki acılara odaklı iken Irak odaklı olan, o algının dışında bir yerde. Zira hikâyedeki ‘öteki’, bir Amerikalının ağzından Iraklı olarak verilmiş. Ben ‘Geri çekilen Dünya’ yerine birinci ağızdan ‘Salam Pax’ın Bağdat Günlüğü’nü tercih ederdim. Zira Naomi Wallace ‘öteki’ni anlatmayı denemiş, Atölye de ‘öteki’ni anlatanın anlattığını anlatmış. Keşke Wallace’ın triolojisini oynamış olsalardı. Wallace retorikten kaçmak istediğini söylüyor ama metin ve oyun ‘retorik’ olmuş. Zira Wallace’ın ifadesi ile ‘hayvan (beast)’ içimizde. Ondan kurtulup kendimize karşı durum bulmak da çok zor. Wallace için anlattığı, bir kalıntı (residue) ve Atölye’nin “artık”ından farklı.

Ağız Tıkacı’nın yazarı, Eric-Emmanuel Schmitt bir Fransız. “Mösyö İbrahim ve Kuran Çiçeklerini” de o yazmış, “Ulysses from Baghdad”ı da. Dünya dinleri ile yakından ilgiliymiş. Atölye’nin sahnelediği hikâyesinde, etkilendiği söylenen Samuel Beckett, Jean Anouilh’i hissetmek olanaklı. Ağız tıkacını da oyundaki anlamı ile anlamsız buldum. ‘Dünya’ ve duygu olarak farklı bir yerde. Ayrıca olay değil karakter vurgulu bir hikâye ve bu nedenle diğer ikisinden ayrılıyor. Çıkarılması oyunun bütünlüğünde eksiklik yaratmaz diye düşünüyorum. Bence ilk yarının sonunda kalmış seyirciyi albino Zal hikâyesi ile Ağız Tıkacı’na bağlamak zorlama bir çözüm. Tek başına oynanırsa (neden olmasın!) oyuncunun ayrıntılara dikkat etmesi gerek.

Bekçi ismiyle çevirilen “Mickey La Torche”, Natacha de Pontcharra’nın bir oyunu. İnternette ararsanız değişik sahnelemelere ait videoları bulabilirsiniz. Bekçi, anlatımı ve konusu ile üçünün içinde en iyi metne sahip. Karakterden ziyade anlatılan hikâyeye vurgu var.

Atölye, oyuncu performanslarına yüklenmiş, anlatıyı denerken. Oysaki her üç oyunun mekân bağlamında oyunculuğu tamamlaması gereken ‘çerçeve’ gereksinimi var. Üç oyun için seçilen çöplük çerçevesi oyunların iletmek istediklerine yardım etmiyor. Kaldı ki bence çöplük bir ‘fon’ değil, seyircinin de içinde olduğu bir mekân! “Anlatı” salt sözde değil, mekân içinde tamamlanan bir eylem. Birbirinden farklı tatları olan bu üç oyunu üç çeşit lezzetli yemek diye düşünürseniz sunuldukları tabaklar da uygun olmalı derim. Ya da üç farklı içki ait oldukları bardaklarda sunulmalı. Viski, şampanya ve birayı çay bardağından da içmek olanaklı, hiçbiri itiraz etmez. Ama sorun, hepsini arka arkaya yemek ve içmekten kaynaklanıyor. Susan Sontag “Fotoğrafın anlamını belirleyen şey fotoğrafçının niyeti değildir; fotoğrafın da kendi kariyeri vardır ve bu kariyer bazen ondan faydalanan farklı kesimlerin arzuları ve sadakatlerine göre seyredilebilir pekala” diyor ama aynı anda değil herhalde! “Fotoğraflar yansıttıkları görüntüleri objektif kılarlar”. Tiyatroda nesnellik, mesafe ve kurgu ile ilintili.

Oyundaki sorunların reji, kurgu ve yazımın ekip çalışması ile ortaya çıkarılmasından kaynaklandığını düşünüyorum. (Proje Koordinatörü: Kerem Rızvanoğlu) Benim sevmediğim bir tarz. Ekip çalışması, bütünlük önünde engel. Çünkü her türlü rüzgâra açık. Tiyatroda tartışmanın yararına inanıyorum ama son kararı veren bir “yönetmen”in olması gerektiği konusunda kemikleşmiş bir yargım var.

OYUNCULAR

Tüm oyuncuları beğendim. Anlatıcılar, Berrak Yüce ve Burak Acıl’ı başarılı buldum. Samimi ve sıcak oynuyorlar. Ağız Tıkacı hikâyesinde Sercan Gidişoğlu’nun iyi oyuncu olduğunu ama hikâyenin oyunda ‘aykırı’ kaldığını düşünüyorum. Geri Çekilen Dünya’da Burak Üzümkesici’nin iyi oyunculuğunu beğenmekle birlikte yorumu ile hemfikir değilim. Bana kalırsa “savaş artığı” bir insanın gülümsemesindeki ‘acı’lık ortaya çıkmıyor. Özgürol Öztürk’e özel bir yer ayırmam gerekir. Tiyatro dünyamız onun oyunculuğunu biliyor da ben mi geç kaldım acaba? Ses tonu, telaffuzu, tonlaması çok etkileyici. Mimik ve jestlerindeki kontrol dikkat çekici ve başarılı. Çok iyi bir oyuncu.

Anlatıcıların geleneksel tiyatrodaki ‘muhavere’lerini hatırlatan girişleri ve yer yer -sopanın oluşturduğu hayali perde gibi- başarılı mizansenler oyuna hizmet etmiyor. Anlatıcıların girişteki “cevval” halleri oyunun sonuna doğru “sönüyor”. Oyunu bağlayan son sözün bu atmosferde ‘havada’ kaldığını düşünüyorum. (“eğer bir yerin üzerinde kuşlar uçuyorsa orada muhakkak yaşayan ve sesine kulak verilmesi gereken bir şeyler vardır”) Çöplüğün mekân olarak seyirciyi de içine alması ve anlatıcıların seyirci ile birlikte hikâyeleri dinlemesi nasıl olur acaba?

Çöp yığınlarının ipleri sarkan balonlar gibi düzenlenmesi; uçlarına askıdaki elbise naylonlarının asılması hoş buluşlar. İlk hikâyede karakterin sahneye girişinde fener ışığının kullanılması güzel. Çöp torbalarını kullanarak kanatlanan kuşu hatırlatmak, düğümü açılan çöp torbasından ses gelmesi de güzel ama bu trükün kullanılışında bir birlik olmasını, gazete haberlerinin tümünde seslerin fondan gelmesini tercih ederim.

Hayalimde sahneyi siyah beyaz bir fotoğraf gibi hayâl ettim. (“Dünya o kadar hüzünlü ki gökkuşağı bile siyah beyaz çıkıyor”-Galeano). Hatırlananın ‘renk’lenmesini, hikâyesi bitenin eski haline dönmesini düşledim. Artık…, farklı fotoğrafların bulunduğu bir albüm gibi; kendini oluşturan parçaları güzel ama ‘bütün’ olma üzerinde düşünülmesi gereken bir oyun. İki hikâye ve tek perde olarak yeniden düzenlense daha iyi (mi olur?)

“Herhalde acının en akıl almaz ve aşırı boyutlarındaki görüntülerine göz kırpmadan bakabilecek insanlar sadece o acıyı hafifletmek için bir şeyler yapabilecek konumdaki ya da o resimden bir şeyler öğrenmeye niyetli kişiler olabilirler. Onların dışında hepimiz –kendimize yüklediğimiz anlam ne olursa olsun- birer dikizciyiz.” (Sontag)

Atölye’nin Artık…’ı “dikizcilikten” kurtulma yolunda atılan adımlardan biri olabilir. Ama “Bu yaşamdan bize kalan ise, gün geçtikçe daralan kamusal iletişim zemini; bu kadar gürültünün, yüzeyselliğin, anlamsızlığın, duyarsızlaşmanın, yalnızlığın içinde bir arada yaşama uğraşı. Yoksa bu uğraşı sırasında anlatı işini, hikâyeyi yaşandığı ortamdan cımbızlayıp kendi istediği şekilde kurgulayan, tüm uyumsuzluklarını ayıklayıp süslü paketlerle bize sunan tüccarlara mı bıraktık? (Atölye Tiyatro)” ifadelerini yeniden düşünmekle başlamaları koşulu ile. Ben oyunda temel bir fikrin (“Hayatın bedeli arttıkça artıyor, hayatın değeri düştükçe düşüyor”-Galeano) vurgulanmasını bekledim.

Wordsworth: “Her gün meydana gelen ulusal çaplı büyük olayların, giderek kentlerde biriken insanların, bu insanların gündelik uğraşlarındaki tekbiçimliliğin olağanüstü şeylere karşı bir açlık, bir beklenti yaratması ve bu beklentinin aklın hızlı iletişimiyle saat be saat doyurulması, zihnin meseleleri ayırma yetisini bulandırıyor ve zihni nerdeyse vahşi bir tembelliğe sürüklüyor” demiş.

Unutulmasın ki seyirci bu vahşetten payını almış bir kitle. “Anlatma” seyirci ile tamamlanacak zorlu bir süreç. Atölye’nin yoluna devam etmesini dilerim.

Atölye, bana farklı ufuklara yelken açma fırsatı verdi. Tartışmayı ve düşünmeyi kışkırtan bir oyun, Artık…

İlgi:

Eduardo Galeano- “Biz Hayır Diyoruz” – Metis

Susan Sontag- “Başkalarının Acısına Bakmak”- Agora Kitaplığı

Ahmet Karcılılar- “Fotoğraf Hikâyeleri”-Doğan Kitap

“Salam Pax’ın Bağdat Günlüğü” – Güncel Kitaplar

http://www.brooklynrail.org/2008/05/theater/the-art-of-countering-despair-naomi-wallace

http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1105321726&year=2005&month=01&day=10

http://www.atolyetiyatro.com/atolye/

Melihanik.blogcu.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: