Koltes’in Çölü: Ormanlardan Hemen Önceki Gece

Domus Sanat Çiftliği Eleştiri ve Dramaturgi Grubu’ndan

Utku Akgün

Bir başka “yabancı” meselesidir Koltés’inki. Koltés’in yabancısı, öteki denen zayıf belirlenimi darmadağın eder; onun yabancısı tekil bir sese hapsolana kadar itelenmiş, kendisi gibi yabancı olanlarca bile dinlenmeyen bir anlatının tekrarına kıstırılmış, yabancıya da yabancı olarak çok başlı bir sürgünlüğün derinine kaymıştır: Orası, sadece, müthiş bir yalnızlığın sayıklamasıyla doludur.

Ayberk Erkay, Ormanlardan Hemen Önceki Gece’yi çevirmiş[1]; “diyalogun küllerinden doğan monologun arzusunun ve şiddetinin ateşi” diyor önsözünde. Öyle değil mi OHÖG’nin yabancısı, “sokağın köşesini dönüyordun, seni o zaman gördüm(…)” diye, yani yalnızlığını parçalama ihtimalini alıkoyarak başlıyor konuşmaya. Nasıl bir konuşma bu, bu kesintisiz akışın içinde patlayan ne? Anlatmak, nedir? Tüm zamanları, en çok da geçmişi çağırarak sözün hareketini eşeleyen bu edim bize ne söyler? Biri çıkar, bir şeylerden konuşur çığlık atar gibi, yazıklanır, söylenir, geçmişi çağırır, geleceği söz olarak önümüze yığar, zamanı dilin sıkıştırılmış evreninde yoğurur; anlatmak, parçalar, parçalarla kombinasyonun uzayıp giden düzeninde bir oyuna girişir: Yan yana getirir, ayırır, kümeler, iç içe geçirir ve zamanın akışına gömülen bir yoğunluk parça parça, kaba bir bütünden sıyrılarak yükselmeye, parlamaya başlar. Tarih, zamanın derinliğine gizlenmeye çalışan sinsiliğinden koparılır, üstünde bir çalışma, bir kazı başlar. Sözün geometrisi yarayı, söküğü, eklemi, çelişkiyi… tozlarından silkelemeye, görünür kılmaya çalışır. Anlatmak, zamanın geçiciliğine karşı girişilmiş tuhaf, takıntılı ve aslında sonsuzlukla dolu bir girişimdir. Ve bilir ki kendisi de geçicidir, tıpkı içine gömülü olduğu ses gibi – anlatının yazıda kuruluşundan değil, bir sahne hareketi olarak anlatmaktan bahsedildiğinde – Bu geçicilik, onun mükemmeliğidir aynı zamanda. Zamanın içinden bir bağlantı şimşek gibi yükselir, bir düşünme biçimini örseleyerek ölür, tarihin bir yerindeki noktayı kaldırır, oraya bir belirsizlik işareti kor; zaman, eğilip bükülmeye başlamıştır. Geçicilik ve değişim, birer kavram olarak anlatının doğasından geçerek muhteşem sorulara açılır. Anlatı, zamanda zıplar durur; bu zıplayış katı sanılanı dağıtır, bakış yeniden, hep yeniden kurulmak zorundadır artık. Koltés’in uzun monologu, kendini diyaloga çevirecek “birader”i konuşmak için ararken, mahkûm olduğu kendi kendine söyleyiş içinde diyalogun yönlü işleyişinden koparır kendini; çıkıp gelmeyen birader’e yakılan bu ağıt, kendi içinde bir oraya bir buraya savrulur, kendi içinde kaybolur, kendini tırmalar, kendinden kurtulmaya çalıştıkça kendini açık eder.

Monologun ve anlatının tiyatro metinlerinin ortasına neden çöktüğünün olabilecek en basit açıklaması bu metin. Yabancının kendi ağzıyla kulağı arasına sıkışmış konuşmasının, onu dinleyecek bir başkasını arayan öfkeli kuruluşunun hemen içinden diyalogu patlatarak metinlerin sesini değiştiren bir tarihin yalın görüntüsü beliriyor. Oyun kişisi anlatırken, arkadan bir tiz ses sürekli bir başka şey soruyor: Sağır bir zeminde bir şeyler anlatmanın anlamı ne? Bütün bu konuşmaların, metinlerin anlamı ne? Hem korkunç bir yalnızlıktan geçen bir anlatma isteği hem de anlatmanın imkânı üzerine konuşan çok gürültülü bir metin bu; üstelik tekil sesin güçsüzlüğüne doldurmuş hepsini; merkeze toplandıkça merkezi yıkan bir imha projesi. Aracını, kendini mümkün kılan tek aracı (monolog), oyun kişisinin varlığında olumsuzlayan, konuşmanın anlamını boşalttıkça kendini bir sayıklamaya yığan kanlı bir yazma biçimi: Sönmemek için “sokağın başı”nda belirecek bir olası birinin hayalini sürekli alıkoymak zorunda olan lanetli bir uğraş. Laneti, yabancı söylüyor: “.. o loş ışığın altında herkeste aynı bakış, aynı dertler, herkes kan kardeşi, ama derdi başka olanları bile gizler o ışık, başka dertleri olanları bile, onlara yabancı olanları bile gizler o boktan ışık..” Bütün yabancılar, yabancılığın yaralı görünümünden kaçmakta, birbirlerini devirerek, öldürerek, yok sayarak kaçmakta, onları “yabancı” yapan düzenin beyazına yerleşmeye çalışmakta. Asıl yalnızlık burada; yuvasız bırakan, örseleyen, iteleyen babanın kanatları altına toplanmaya çalışan çirkin, siyah ördeklerin iğrenç bağlanışında. Yabancının bir şeyler anlatmak için sokağın köşesinde bekleyen biraderi kovalaması bundan. Çirkinliklerini birleştirip sahtekâr bir ışığın üstüne çullanmayı başaramamış bütün yabancı ördeklerin; eşcinsellerin, orospuların, façası dağıtılmış ana kuzusu “delikanlı”ların… yüzergezer karanlıklarının gücünü, yerleşik, aşağılık bir beyaza satışında, bu büyük ihanette. Azınlığın çoğulluk olduğunu unuttuğu yerden başlıyor anlatının kendini diyaloga çevirme gayreti. OHÖG’nin yabancısı işte bu lanetin içinden konuşuyor. Yüksek binaların sıcak evlerini, o evlerin sahiplerini umursamıyor ki, konuşmak istediği otellerin uykusuzluğunu paylaştığı diğerleri. Oturup, çirkinliklerini büyütmeliler, anlatarak ve dinleyerek çirkinliğin esasını güzelliğin çatlak sesine yüklemeliler. Parçalamalılar.

Kirlerini geride bırakarak kaçan yabancılardan geriye kalanlar da birikiyor yabancının sesinde; saçılmış bir söz evreni gibi görünmesi bundan. Birader, sokağın köşesinde belirmeli ve dinlemeli, sözün ve kirin bir parçasını sırtlanmalı. Kendini bir anlatma fantezisinin içine yerleştiren, konuşmayı, bu basit pratiği bile bir düş gibi çağıran, karşılıklı konuşma hayali peşinde kendini çarpıcı bir monolog olarak kuran metnin fişeği bu: Yokluk. Dolayısıyla şimdi’yi kocaman bir imkânsızlık olarak görüyor Koltés; sahne metni, geçmişin şimdi’nin çaresizliğini açıklayan dökümüyle kuruluyor. Öyle şiddetli bir anlatı ki, şiddetin daimi bir şimdide sıkışıp zamansızlaşması gibi.

Koltés’in toplum-dışı deneni sorunsulaştırması önemli; çünkü toplum denen bir kalabalığa işaret ediyorsa tam olarak o “dış” denenin nüfusuna göndermede bulunmalı; bu yüzden önemli “dış”ın bilgisi. İçerisi, her zaman o “dış”ın dehşetinden korkuyor, bütün beyaza çağrılar dış’ı sahte bir içe çevirmek için değil mi? Bütün dışlar ağızlarının suyu akarak içeriye koştuklarında buldukları üvey yüz, tatlı gülümseyişinde güven’in tehlikeli uçurumunu taşımıyor mu? Orası bir “sus bölgesi” değil mi? Bunun için o dış’ın dilini sürekli eşelemek, o dilin arkeologu olmak zorunda Koltés. O dili, metinde anlatılan şu ormanla beraber düşünmeli. Hani bir komutan varmış, askerlerine de öğretmiş ormanda farklı bir biçimde kımıldayan her şeyi vurmayı; işte bunla beraber düşünmeli o dili. Çünkü, yabancı da susarsa, her şey buz kesecek. Bununla titriyor Koltés. O lanetli ışığa yakalanmamak için sürekli toprağı eşelemek, çamurlu bir dille ısınmak zorunda. Hep yeniden anlatmalı ki, zaman olan bitenin üstünü kapatmasın.

Hem bu nasıl dünya? Kime sorsan yabancıyım, sokağın başında belirecek biraderi bekliyorum diyor, kime sorsan birader benim, yabancı gelsin anlatsın… O zaman niye sonrası bir gürültülü sessizlik?

Kaynaklar

Bernard-Marie Koltés, Ormanlardan Hemen Önceki Gece. Çev. Ayberk Erkay ( İstanbul: Mitos-Boyut Tiyatro Yayınları, 2011)

 


 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: