Tiyatro 0.2’de Gene Bir Philip Ridley: Kâinatın En Hızlı Saati

Melih Anık 

Philip Ridley’in “bana göre bir yazar” olmadığını Kürklü Merkür’ü (2005) seyrettikten sonra anlamıştım. (Ama bu, zamanımızın bir felsefesini sanatın nasıl kullandığını merak etmeme, görmeme engel değil.) Anlattığı çevre, kullandığı biçim ve iletisindeki öncelikler yönünden aramızda zihinsel ve estetik bağlamda bir dokunma olmayacağı kanısına sahip olduğum için Kâinatın En Hızlı Saati’ne de Ridley seyretme merakı ile gitmedim. Zaten gidecek olsam aynı topluluğun bu sezon tiyatro dünyamızda büyük ses getiren bir başka Ridley oyunu, Korku Tüneli’ne giderdim. Korku Tüneli (1991) üzerine mükemmel bir yazısını okuduğum Zeynet Öztunca’nın da bunda sorumluluğu var. Hem oyunu çok iyi ve ayrıntılı analiz etmişti hem de bana yeniden Ridley’i hatırlatmıştı. (http://www.tiyatrodunyasi.com/makaledetay.asp?makaleno=1577) Zeynet’in Ridley hakkında ‘sıra dışı yazar’ tanımı ile beraberim ama “Rahatsız eden, huzur bozan, kalp atışlarımızı hızlandıran ve belki de tüm iç korkularımıza ayna tutan bir yapıya sahip olmasıyla dikkat çeken Korku Tüneli, tiyatroyu sadece izlemek değil “yaşamak” isteyenler için kaçırılmaması gereken bir fırsat” görüşü ile tamamen ayrı düşüyorum. Öte yandan metaforları açısından Korku Tüneli’nin daha iyi bir oyun olduğunu -okuduğum oyun ve Zeynet’in analizine güvenerek- belirtebilirim. Kürklü Merkür karanlık bir atmosferde idi. Ayrıca uçları kullanma, ulaşılacak sınırı test etme çabasının kontrolsüz ve salt o gaye ile yapılmasının, benim anladığım ‘suratına tiyatro’ kavram ve çerçevesi içinde değerlendirilmesinin de doğru olmadığı kanısındayım.

Sezon içinde çok ses getiren Tiyatro 0.2’nin hem mekânını hem de oyundan seyrettiğim bir tanıtımda oyunculuğu dikkatimi çeken Iraz Yöntem’i seyretme bahaneleri ile Kâinatın En Hızlı Saati’ne gittim.

Mekân

Bir inşaat mühendisi olarak binanın döşeme sisteminin ilginçliğine (ve de eskiliğine) dikkatinizi çekerken aynı nedenden dolayı mekândaki esnemeleri de hatırlatmak isterim. Bu nedenle yapının kullanım amaçları dışında kullanılmasının gereksiz bir ‘zorlama’ olduğunu düşünüyorum. Ayrıca oyuna odaklanmayı bozan Beyoğlu gürültüsünün uzun vadede bu salonda tiyatro yapmayı güçleştireceğini belirtmeliyim. Oyunu seyrettiğim akşam yandaki eğlence mekânından gelen sesler, salonun tam ortasına atılmış bomba etkisi yapıyordu. Ridley’i de bir ‘bomba’ sayarsanız durumun vahametini anlatmış olurum. Ama bakış ve anlayışınıza göre bu ‘suratına tiyatro’nun öğeleri içine da dahil edilebilir, size kalmış. Mekânın mühendislik sorunlarını Tiyatro 0.2’nin ‘meslektaşım’ saydığım kurucularına havale ediyorum.

Iraz Yöntem

Oyundan etkileyici bulduğum güzellik, Iraz Yöntem’in oyunculuğu idi. Bu oyunu ikinci kez seyretme için bir neden sorarsanız tereddüt etmeden Iraz Yöntem’i seyretmek derim. Iraz Yöntem, 1983 doğumlu imiş. Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olmuş. Kadir Has Üniversitesi Film ve Drama Bölümü’nde oyunculuk yüksek lisansı yapmış. Tiyatro eğitiminin temelinde Şahika Tekand Tiyatro Okulu ve ‘gen’leri var sanırım. Kâinatın En Hızlı Saati, tiyatrodaki ikinci çalışması. Altı TV dizisinde rol almış. Onu dizilerden hatırlamıyorum, oynadığı ilk oyunu da seyretmemiştim. Her ne kadar daha kesin bir karara varmak için ikinci bir oyunda da seyretmek gerekiyorsa da benim gördüğüm, Iraz’ın yetenekli ve akıllı olduğu. Dilerim tiyatro ve hayat ona, o da tiyatroya şans verir ve tiyatromuz onun yeteneklerini daha da parlatmasına olanak sağlar.

Philip Ridley ve Kâinatın En Hızlı Saati

Kâinatın En Hızlı Saati, bize tiyatromuzda repertuar seçimi üzerine tartışma olanağı veren bir oyun. Oyun 1992 yılında yazılmış. Yazan 1967 doğumlu. Yazar, resim eğitimi almış, Avrupa ve Japonya’da sergiler açmış, resimleri ‘olay’ olmuş. 1986’dan itibaren hikâye ve roman, senaryo, radyo oyunu, gençler ve çocuklar için oyunlar yazmış, film yönetmenliği yapmış. Genç yaşlarından itibaren yaptıkları ile ‘adam olacak bir çocuk’un sinyallerini vermiş. Yaptıklarına bakınca ‘sıra dışı’ olanın aslında kendisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Sıra dışı olan yazarın oyunları da sıra dışı olacak tabii. Oyunlarında seçtiği konular, kişiler de sıra dışı.

Kâinatın En Hızlı Saati’nde yaşlanma takıntılı bir adam (Cougar Glass), onun kuş takıntılı ev ve hayat arkadaşı (Captain Tock), 15 yaşında yoldan çıkmaya hazır(lanan) bir genç erkek (Foxtrot Darling), onunla aynı yaşlarda, hamile nişanlısı (Sherbet Gravel) ve eskiden kürk fabrikası olan evin çok yaşlı sahibesi (Cheetah Bee). Kolay kolay bir araya gelmeyecek bir kadro, Foxtrot’un baştan çıkarılması için hazırlanan düzmece doğum günü partisinde buluşuyor. Buluşmaya Couger’ın kendini denemesi diye de bakılabilir. İsimlerde de metaforik göndermeler var. Glass- cam gibi kırılgan; Tock-saatin tik tak’ından; Darling sevgili; Gravel- yoldaki küçük taşlar; Cheetah- kürkü değerli, hızlı bir büyük kedi (çita). Semboller karakterlerin rollerini de çiziyor. Belki de İngiltere’de sıradan bir hayatın resmi. Seks ilişkisinin erken yaşlarda başladığı İngiltere için sıradan bir ‘görüntü’. (Bizdeki seks ilintili ilişkilerin İngiltere’den hiç de geri kalmadığını söylemekle birlikte açık bir yüzleşmenin daha yapılmadığı, net ‘görüntü’ alınamadığı bir dönemde olduğumuzu söyleyebilirim.)

Oyun Seçimi

Beni daha çok ilgilendiren oyun yazma atmosferi ve (Tiyatro 0.2’nin) oyun seçimi. (Bu oyunu konuyu ele alma ve işleme açısından çok da başarılı bulmadığımı belirtmeliyim.)

25 yaşında Türkiye’li bir yazar aynı konuyu yazabilir miydi? Yazamamasının nedeni oto sansür mü, hayâl gücü mü, yazma yeteneği mi, toplumun ilgisizliği mi, toplumun hazır olmaması mı, aldırmama mı, önemsememe mi? Yazılmış olsa, oyun tiyatromuzda oynanır mıydı?

Ridley’in Tiyatro 0.2 tarafından (hem de aynı sezonda iki kez) seçilmesindeki nedenler ne? Yazarı tanıtmak, mükemmel bir tiyatral modeli paylaşmak, yaşam biçimini tartışmaya açmak, oyundaki alt metnin toplumda bir ihtiyaç olduğunu düşünmek, ‘görünen’ vasıtasıyla oyunun içerdiği alt metni vermek, alt metninden yola çıkarak kendi kafamızdakini vermek, kendi toplumumuz için doğrudan söyleyemediğimizi ‘elin oğlu’nun ağzından söylemek vb. Ne?

Yazarın, ülkemizde tanımak isteyenlerce tanındığını söyleyebilirim. ‘Suratına tiyatro’nun da artık belli bir kesim tarafından (ama genellikle yanlış) anlaşılmış olduğuna da inanıyorum. Oyunun içerdiği alt metnin ‘değerini’ (?) kavrayamamak benim hatam (mı?) Ama anladığım kadarıyla aynı alt metni söyleyebilecek başka oyunlar da var. Böyle bir konuyu söylemek için bu oyuna ve de dışarıdan bir örneğe ihtiyaç mı var?

Bir tiyatro modeli olarak ‘Suratına tiyatro’nun salt bir biçim olarak algılanması ve sahnelenmesi sorun yaratmaya başladı. Bu anlamda tehlikeli buluyorum. Zira sahnede gösterilenler ‘örnek’ gibi de algılanabiliyor. Her tiyatro ekolü bir birikimin ve yaşanmışlığın sonucu. Bu birikim yıllar belki nesiller alıyor. Bir tiyatro oyunu, alt yapıdaki ayrıntılar ile tamamlıyor kendini. Oyun sahnelendiğinde yazarın ait olduğu toplumsal kökler kadar oyunu sahneleyenin, oyuncuların ve de seyircinin kökleri de işin içine giriyor. Biz dışarıda köklenmiş bir bitkiyi burada yaşatmaya çalışıyoruz. Bu Antalya sokaklarında ‘husky’ dolaştırmaya benziyor. Yorumlama ve sahneleme ve aynı durumdaki seyirciye iletme çabası, zor bir bilmeceyi çözmek gibi. Oyundan kendi anladığınız mesajı seyirciye ulaştırmaya çalışabilirsiniz. Bu durumda metni araç olarak kullanıp taksim ya da doğaçlama yapacaksınız demektir. Başarınız, vizyon ve ‘teçhizatınızla’ bağıntılıdır. Ama eninde sonunda bir “kluge” olma riski vardır. (Kluge: Derme çatma çözüm)

Zaman Ve Oyunun ‘Kök’leri

Oyunun yazıldığı dönemlerde bir gerçek yavaş yavaş ortaya çıkıyor. “Hızlı, daha hızlı” bir slogan değilse bile hayatın akışı için uyarıcı bir kavramdı. Sophokles “zaman ilâhtır” demiş. Goethe “Şimdiki zaman güçlü bir tanrıçadır” buyurmuş. Shakespeare “Acı, bir saati on saat yapar” demiş. Aşk da haz gibi zamanın nasıl geçtiğini hissettirmez insana. Zamanı kısaltan aşk, ömrü uzatır derler. Ne garip bir çelişki. Schopenhauer, yaşlanan insandan bahsederken “ait olduğu kuşak artık yaşamıyordur, yabancı bir kuşağın ortasında yalnızdır. Bu arada zamanın akışı da hızlanmıştır ve zihinsel olarak bundan yararlanmak istemektedir” diyor. “Zaman eski zaman değil, saatler zamanı söylemiyor artık çünkü zamanımız yok” diyen Auden’i ne kadar tanıyor, anlıyor, biliyorsanız ve de bu damarlarınıza nüfuz etmişse yorumunuz da o kadar farklı olur. Woody Allen gibi işi gırgıra vurup “Eiffel kulesinden atlayarak öleceğim. Concord’a binip Paris’e gitsem 3 saat önce ölürüm. Zaman farkını dikkate alırsam New York’ta 6 saat fazla yaşarken Paris’te 3 saatlik ölü olurum” da diyebilirsiniz.

Oyundaki Dorian Gray etkisi ve havası reddedilemeyecek kadar açık. Couger Glass’ın elindeki bıçak Dorian Gray’in ressam ve resmine sapladığı bıçak sanki. O bıçakla Cougar Glass, Kâinatın En Hızlı Saati’nde pasta kesiyor. Couger’i, ‘genç’leştiren doğum günü pastası Dorian Gray’in resminin yerini almış. Dorian Gray’de çirkinleşen ruh, resme yansır. Bu oyunda resim, hayatın kendisidir. Oscar Wilde’da toplumsal bir çerçeve vardır ama Kâinatın En Hızlı Saati’nde bireysellik daha ağır basıyor. Hayat o evden ibaretmiş gibi. Couger’ı yoldan çıkaran kötülük müdür haz mıdır? Oscar Wilde “Güzellik kâinatın en büyük olayı”, Ridley “Aşk kâinatın en hızlı saati” demiş.

Captain ve Couger’ı birleştiren hastalıklı bir nostaljidir. Nietzsche, nihilizmin karakterlere nostaljiyi ‘gerçek’ gibi algılattığını söylemiş. Ridley’e göre bu anlayış, insanı canavarlaştırır. Nostalji genç çiftler için de tatlı bir hayaldir. Couger, Sherbet’nin çocuğunu düşürmesine neden olur. Bu geleceği ve getireceklerini yok etme çabasıdır.

Oyunu W.H. Auden, Oscar Wilde, Sophokles, Nietzsche, Shakespeare, Goethe, Pinter, Beckett, Sartre ve absurd’un eşliğinde ‘okursanız’ Kâinatın En Hızlı Saati’ni kendi çeşitlemenizi yaparak zenginleştirmeniz olanaklı. Ama bu, seyircinin içselleştirmesine de bağlı.

Ridley zaman ile ilgili sorunu kendine göre anlatıyor ama bu anlatış biçimi onu okuyan için tuzakları da içeriyor. Oyunu şekilsel özelliklerine vurgu yaparak sahnelemek de riskli. Geniş bir vizyon ve de yerel algı ile desteklenmesi oyunu daha anlaşılır kılabilir. Ben Tiyatro 0.2’nin bu algıya dikkat ettiği algısını almadım.

Aşkın Gözü Kördür Masalı

Oyunu anlatılan ahlâki çerçeve nedeniyle değil, tiyatro olarak sevmedim. Bana seyirciyi şaşırtmak, ‘suratına tiyatro’yu örneklemek için zorlama yazılmış gibi geldi. Kâinatın En Hızlı Saati’ni anlatan masal, klişe ve anlamsız. Kendine tutkuyla bağlı, başkasını düşünmeyen bir prensin yüzü bir büyücü tarafından akbabaya dönüştürülür. Eski haline dönmesi ancak Kâinatın En Hızlı Saati’ni keşfetmesi ile olanaklıdır. Prensi yıllardan sonra bir kör kız kurtarır, prensin yüzü eski haline gelir. Oyunun sonunda Captain Tock “Prens ve kör kız uzun yıllar mutlu yaşadılar. Yıllar saat, saatler saniye oldu (Mutlu geçen zaman kısalır) Çünkü Kâinatın En Hızlı Saati …” Couger tamamlar: “Sevgi/aşktır.”

Gerçek sevgiyi bularak prens nasıl Kâinatın En Hızlı Saati bilmecesini çözmüşse Couger da çözmüş olur. Neyi çözdüğü açık değildir. Aşk, kördür ve ‘zaman’ı unutturur insana. Captain, Couger’ı sebep olduğu kötü şeyler için cezalandırmaz. Görünüşe bakılırsa 19. doğum günleri kutlanmaya devam edecektir. Captain, Couger’ın insanî olmayan vahşi gaddar davranışlarına karşı kör ‘sevgili’dir.

Geleneksel ile aşırılık oyunda yer değiştirmiş. Genç geleneksel, yaşlı aşırıdır. Bilinçli kurgulanmış bir zıtlık var oyunda. Apartman sahibesinin mevcudiyeti de eğer anlaşılmamış bir şey varsa onun dillendirilmesi için. Onun İlk girişi, son girişini anlaşılır kılmak için. Kâinatın En Hızlı Saati’ni anlatılan masala bağlamak ve oyunu sevgi ile bitirmek bana çok zayıf geldi. Oyundan ‘sanayi toplumunda, içindeki çocuğu kaybedenlerin içinde olduğu acımasız düzenin masalsı anlatımı’ gibi ‘süslü’ bir cümle kurmak, ancak çok zorlarsanız olanaklı. “Politik tiyatroya yeni anlamlar yüklemek”, “kapitalizmin pisliklerini sergilemek, saldırmak”, “yaşadığını sanan ölü insanları anlatmak” vb gibi bu oyundan kendi bilgi sınırlarınız ve saplantılarınız doğrultusunda sonuçlar çıkarmanın önünde bir engel yok. Ama oyunu sahneleyenler, oyun “Bedenin zamana ve yer çekimine karşı direncini ölçüyor. Zamanı yavaşlatma isteğinin sebeplerini soruyor” diye açıklamışken oyunu başka noktalara çekmenin ne anlamı var!

Couger’in birden masaldaki ‘kıssa’yı çıkarır gibi gerçeği haykırması (!), Captain Toke’un ona sarılması ile oyunun bitişi tüylerimi diken diken etti. Oyundaki gençliğin oyuna gelmesi ve zararlı çıkanın onlar olması umutsuzluk verici. Foxtrot için kurulan plânın ne olduğu çok açık değil. Yer çekimi, bedenin zamana direnci konuları yeterince ortaya çıkmıyor. Dramaturjik (Ebru Nihan Celkan, Nazım Özcan) bir zaaf mı var acaba?

Oyuncular

Iraz’ın (Sherbet) dışındaki oyunculukları beğenime göre sıralarsam Barış Gönenen (Foxtrot), Güçlü Yalçıner (Captain Tock), Banu Çiçek Barutçugil (Cheetach), Korhan Soydan (Couger).. Onları ikinci bir oyunda seyretme hakkımı saklı tutarak hepsini iyi oyuncular olarak gördüm. Oyundaki bazı anlara bakarak Korhan’ın oyunculuğunun iyi olduğuna inanıyorum. Oyundaki yorumun kabahati biraz da yönetmende (Eyüp Emre Uçaray) ve Korhan, kendisinden isteneni yapmaya çalışıyor gibi algıladım. Replikleri söylerken güvensiz. Couger sesini de yaşlanmasın diye idareli kullanmaya çalışıyor diye yorumlamak olanaklı. Oyunun ikinci perdesinde metin onu silikleştiriyor, başta çizilen hükmedici profili devam etmiyor.

Dekor, Işık, Müzik, Kostüm

Mekân kullanımını (Murat Mahmutyazıcıoğlu) sorunlu buldum. Seyircinin oyun mekânı içine oturtulması bence ihtiyaç değil, özel bir katkı sağlamıyor. Sokak penceresi çok geride kalmış. İtalyan düzeni öneririm. Banyo ve apartman kapıları yer değiştirebilir. Plastik bardak ve tabaklar gözüme battı. Onları destekleyen başka bir unsura rastlamadım. (Eğer kapitalist düzen eleştirisi değilse (D))

Oyunun karanlık olduğunu düşünüyorum. (Deniz Karaoğlu) 

Müzik efekt (Ersen Kutluk) ise Beyoğlu’ndan gelen Yedi Kocalı Hürmüz şarkısı nedeniyle güme gitti. (Can Merdan Doğan’ın olduğu gece Yıldız Tilbe çığırıyormuş!)

Kostüm (Meltem Tolan) Couger’i çok çok fazla gençleştirmiş. Onun dışındakileri beğendim.

Çeviri

Çevirenin (Özlem Karadağ) ilk işi değilmiş, daha önce de başka oyunlar çevirmiş ama bütüne baktığımda çeviri bana akıcı gelmedi. Çevirmen, oyunu oynayarak yüksek sesle okumamış gibi hissettim. Bunun sorumlusu oyunculuk da olabilir. ‘Kâinatın en hızlı saati’ aşktır demek ilk algı olarak yanlış ses veriyor. Buradaki saat (clock) zamanı gösteren alettir. 60 dakika anlamına gelen saatten (Hour) farklı. Türkçeye tercümedeki bu ayrıntıya dikkat etmek gerek. Belki de argodaki vurmak, patlatmak, çakmak gibi bir anlamı da olabilir. Yani insanı ‘çarpan’ en hızlı şey aşktır gibi.

Oyundan yönetmen sorumludur bence. Son sözü o söylediğine göre isteseydi değiştirirdi.

Afiş

Aslına bakarsanız anlayış farklarımızı gösteren en kesin delil oyunun afişidir. (Cemre Yeşil) Başın bacak arasına yakın olması da basit bir metafor. Genel algı, kuşun yürekte çırpınması ve oradan özgürlüğe çıkmak istemesidir. O nedenle afişteki kuş bana göre yanlış yerde. Kaldı ki bu yazara haksızlık. Ridley’in metni bu afişte yansıtılandan çok daha derin. Afiş, çağ farkını ve değişimi ortaya koyan kuvvetli bir göstergedir ama neye yaradığı da tartışılır. Seyirciye yönelik olarak tasarlanmışsa, tartışmaya hemen başlamak lazım. Zira o zaman oyun da yanlış seçimdir.

Oyun Seçimi İle Oluşan Strateji

Bu tür oyunlar algınızı, stratejinizi ve dolayısıyla seyircinizi belirler. Bu, Tiyatro 0.2’nin gerçekten inandığı bir yol ise yolları açık olsun. Benim kanım yerele dayanmadan bu yolu sürdürmenin kolay olmayacağıdır. Tiyatronun kurtuluşu kendi eserlerini vermekten kendi söylemini yaratmaktan geçiyor. Bu yolda esinlenmenin de zararı yok. Ayrıca bu tür bir oyunun sınırlarını deşerek, kolaya kaçmadan ve geniş ve tutarlı bir vizyon ile sahnelenmesine de karşı değilim. Oyunu sahnelemek, oyunun felsefesini sorgulamak, yargılamak anlamına da gelir. Ben Kâinatın En Hızlı Saati’nde bu duruşu göremedim. Sahneye koyma, hurdacı ile antikacı arasındaki farkı anlama/gösterme kadar ince bir duyarlık ister.

İngiltere’de de bu oyunu beğenmeyen insanlar olduğunu söyleyelim de onlara da ulusça bir haksızlık yapmayalım. Bu tür oyunlar, ilericilik, toplumun bir sanat anlayışını paylaştığının göstergesi değil. Bu tür yaşamların hayatımızı işgal ettiğini söylemek doğru değil. Oyunu seyrederek dünyanın böyle bir dünya olduğunu sanacaklara hatırlatmayı bir sorumluluk sayarım. İçinde yaşadığımız dünyanın ve ülkemizin zorlukları ve ıstırabı içinde bu konunun bastığı parmak, değişime katkısı ve önceliği nedir? Benim temel sorum bu kadardır. İsteyen istediği tiyatroyu yapar.

 

Kaynak:

Ghosts from an Imperfect Place: Philip Ridley’s Nostalgia- KEN URBAN http://www.kenurban.org/documents/50.3urban.pdf

Melihanik.blogcu.com

 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: