“127 Numaralı Salon Önü”nde Antigone – Taşkışla Sahnesi (İTÜ)

Melih Anık

Yugoslavyalı bir inşaat şirketi ile ortak, Irak’ta iş almıştık. Gerçekleşmesi uzun süreceği bilinen proje için şirketler kendi şantiyelerini kurmaya başlamıştı. Yugoslavyalı şirket, üniformalı ve eldivenli garsonların hizmet ettiği bir barı olan basit ama çok işlevsel bir yemekhane, bir posta ofisi, oyun salonu ve futbol sahası yaptı önce. Biz onlara bakıp dudak büküyorduk. Öyle ya onlar eğlenmeye, BİZ çalışmaya gelmiştik. BİZİM için önemli olan iş yapmaktı, “oyun oynamak” değil. Davetli olduğumuz “onların” barının açılışında “şarap söyletir/gerçek şaraptadır”(“in vino veritas”)dan da destek alarak onların bu tutumunu eleştirmiştik. Yugoslav şirketten yaşlı bir mühendis “Bu iş en az 7 sene sürecek. Bu dağ başına (şantiye Türkiye, İran, Irak sınırlarının kesiştiği üçgen içinde idi) dayanabilmek ve işi iyi yapabilmek için çalışan insanın moralinin sağlam olması, kendini iyi hissetmesi lâzım” dedi. Gün geldi ihtiyaç oldu onların PTT’sini (sadece mektup değil eşya da taşınıyordu), barını kullandık, bizim personel de onlardan görerek futbol sahası istedi, daha iyisini yaptık, turnuvalar düzenlendi. Süreç öğretti!

İTÜ’de “sahnesiz” Taşkışla Sahnesi’nde Antigone’yi seyrettikten sonra aklıma geldi bunlar. Taşkışla Sahnesi, ilgisizliğe, yok sayılmaya ve hatta tüm engellemelere karşı zaman gelmiş üstünde projelerini çizdikleri masalardan yaptıkları sahnede tiyatro, zaman gelmiş 3 metrekarede prova yapmış. Yaratıcı olması beklenen “insanların kendini çeşitli yaratıcı faaliyetlerle beslemesi ve kendi entelektüel donanımını geliştirmesi gerekir.” Uzun uğraşlardan sonra “söz” almışlar gelecek yıl salonları olacakmış. Bunun bu kadar zor olması mı gerekiyor? Bir üniversitede tiyatro salonu bir ihtiyaç değilse nedir?

İTÜ kuruluşunu, Osmanlı Devleti’nde ilk kez Batılı anlamda mühendislik eğitimi vermek üzere 1773 yılında kurulan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun’a (İmparatorluk Deniz Mühendishanesi) tarihliyor. Bu hesaba göre 238 yıllık bir kurum. Zaten Taşkışla girişindeki üzerinde 237 yazan mavi bayrak da size hatırlatıyor. İçinde Mimarlık Fakültesi, Güzel Sanatlar Bölümü, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sürekli Eğitim Merkezi olan Taşkışla ise 1852 yapımı ve 1950’den bu yana İTÜ tarafından kullanılıyor. Turgut Özal döneminde otel yapılması için bir firmaya 49 yıllığına kiralanmış ama kararın iptali için bazı öğretim üyeleri tarafından dava açılmış. İdare Mahkeme, önce yürütmeyi durdurma kararı alıp, ardından 1989 yılında tüm idari işlemleri iptal ederek Taşkışla’nın İTÜ’de kalmasına karar vermiş. Sanırım bazılarının aklı orada kalmıştır, fırsatını bulsak da oraya bir otel yapıversek fikri halâ zihinlerde canlıdır. 90’lı yıllarda Taşkışla restorasyon projesini uygulayan şirkette, sorumlu yönetici olarak çalıştığım için binayı da tanıma şansı buldum, İTÜ’nün yaşadığı sıkıntılara tanık oldum.

Taşkışla Sahnesi, 2006 yılının Ekim ayında tiyatro faaliyetinde bulunmak için bir araya gelen İTÜ Mimarlık Fakültesi öğrencilerinin, Atölye Tiyatro Topluluğu’nun desteğiyle kurduğu bir topluluktur. 10. yılını dolduran Atölye Tiyatro ile Taşkışla arasındaki tiyatro bağı düşünülürse Taşkışla sınırları içinde tiyatro geleneğinin daha da eskiye gittiği söylenebilir. Sıradaki!, Nazım Hikmet’in Aristophanes’in oyunundan uyarladığı Kadınların İsyanı, Dario Fo’nun Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü, Heinrich von Kleist’ın Kırık Testi, Taşkışla Sahnesi’nin bugüne kadar sahnelediği oyunlardır.

Bir süre önce “Artık…” isimli oyunlarını seyretmiş olduğum Atölye Tiyatro’nun (destekçisi olduğu) çekirdeği saydığım Taşkışla Sahnesi’nden Antigone oyununu seyretmek için Taşkışla’ya gittiğimde koridorda kaldım. Zira İTÜ Yönetimi, Taşkışla’nın mekânlarını banka, konferans, reklam, dizi, sinema çekimine tahsis ettiği için mi bilmem Taşkışla Sahnesi’ne “127 Numaralı salon önü” kalmış. Onlar da yere şilteler, tabureler atmış; sahneyi siyah perdeler ile çevrelemiş, koridorun açık kalan kısmını bir paravanla kapatıp, koridor lambalarını söndürüp açarak ve tek ışık kaynağını kullanıp koca koca gölgelerini duvarlara çakarak kalabalık bir seyirci topluluğuna Antigone’yi oynadı. Mekân Sophokles döneminden bile geri.

Ben kendi gençliğimi halâ hatırlayabildiğim ve Taşkışla’lı gençlerin hissettiklerini anlayabildiğim için düşüncelerimi paylaşmak istedim.(Bizim salonumuz vardı!)

İnternet sayfalarında paylaştıkları dramaturgi notlarını okuduğumda katıldığım pek çok ayrıntı buldum. Taşkışla Sahnesi Antigone metnini aşağıdaki önermeden yola çıkarak yorumlama kararı almış: “Geleneksel değerlerin geçireceği dönüşüm, geleneği ve kültürü oluşturan öznelerle sağlanır. Siyasi irade, toplumun öznelerini birer nesne olarak görür ve özneler arası sorumluluk bağlarını ve değerlerini yok sayarsa, yıkılmaya mahkumdur.”

Antigone gibi klâsik bir oyunun sahnelenmesi öğreticidir. Yapılması gereken ve bence pratik olan zamanın bir (veya birden fazla) kitabına paralel “okumak”tır. Bu güncel olma hali ilgi de çeker. Ama en yararlı olanı “geniş okuma”dır. Salt oyunun konusunu değil oyun çerçevesi içinde kendini kısıtlamadan yapılacak bir okuma çalışmayı zenginleştirir, oyun “cımbızlanan” birkaç slogana dayandırılmamış olur. Kaldı ki profesyonel tiyatrolar klasik bir eseri güncele taşırken o tür cımbızlamaları yapıyor zaten. Üniversite tiyatrolarının daha “çılgın” daha “uçuk” olmaya, GENÇ olmaya hakları var. (Onların “çarpıtmasına” bile bence izin var.) Açıkça söylemem gerekirse Taşkışla Sahnesi’nin Antigone’si bu anlamda bir ufuk aramamış, oyuna bağlılığı ve oyunun tiyatral tanımına uygun bir düzlemi tercih etmiş. Bunda yanlış yapmama, “Başkası ne der?” korkusu var sanki. Dramaturgi Notları’nın Kaynakça’sı, özgün olana sadakati gösteriyor. Böyle olunca da Antigone, ebeveynlerinden duydukları nasihatlara benzemiş, yararlı ama anlamaya çalışmak gerek. Taşkışla Sahnesi’nin bir avantajı da üyelerinin “meslektaş” olması, yani aynı disiplinden gelmeleri. Bu nedenle kendilerinin de sözünü ettiği LOHA(s) bağlamında ve “Sosyal Bağlılık/İletişim” fikrinden yola çıksalar ve “mimarca” olaya baksalar ne ilginç bir deneme olurdu.

Akustiği berbat 127 Numaralı Salon Önü’nde ayakta ve duymak için pür dikkat kesilerek seyrettim oyunu. Ama net duyamadığım çoğu repliği, oyunu okuyunca anladım. (Teşekkürler Öykü Gürpınar!) İtalyan sahne kullandıkları için seyirci ile mesafeli idiler. Işık olanaklarının yetersizliğinde mumlu bir açılış riskli. Ayrıca sahnede mumun kullanılışı (yanılmıyorsam repliklere destek olarak kullanılıyor) anlam üretilmesine ve kaymasına da neden oluyor. Zira “ateşin” sunulması, karanlığın aydınlatılması güçlü metaforlar. Oyun karakterlerinin konumları –dramaturgi çalışmasında ayrıntılı olmasına rağmen- çok açık ve belirgin yansımadı. Giysilerde harmaniyelere (“Toga”lara) gerek var mıydı? Yönetenlerin ayakları çıplak ve sandallı, koronun ise ayakkabılı idi. (Uzaktan ve loşlukta(!) yanlış görmediysem) Kreon ve Haimon’un, ellerinde yumurta sarısı konservesi, gemi, AVM, residans maketleri ile son moda giysiler (yazılı fanila vb) ve ayakkabılar ile sahneye çıkması ve “öteki”nin gömüsü için gayrimenkulün (2B de kalması nedeniyle?) mezar yeri bulunamaması çılgın bir proje olurdu bana göre. Ben olsam siyah fon önünde koroyu beyazlatır yönetimi silikleştirirdim. Kreon ve avenesi karanlık içinden kendilerini anlatmaya çalışsınlar bakalım! Dışarı yansıyana göre, Kreon “klişe”, Teiresias “buğulu” bir cam, Haimon “kararsız”, İsmene fazla “korkak”, Antigone gücünün farkında değil gibi görünüyor. Sahne plastiğinde, (yani resim veren duruşlarda) karakterler arası ilişki ve denge anlaşılmıyor. Koro çok geride kalmış, pekala seyirci arasından çıkabilir onlar arasında dolaşabilirdi. Antigone koro içine saklanabilir, “mağarası” seyirci olabilirdi. Tirat üzerine müzik kullanmak özel dikkat ister. Tiyatroda o tür kullanılan müzik şiire fon değil repliğe arkadaş/yandaş/karşıt olmalı. Müzisyenlerin de sahne üzerinde oyuncularla birlikte olmasını tercih ederdim. Arada kullanılan danslar “bulunsun” diye konulmuş sanki, oyunla bütünleşmemiş, hem yerel hem değil. Sahneler arası geçişi ve devamlılığı sağlamıyor. Mekânın koşullarına göre oyun tam meydan sahnesine uygun. Belki de başka salonları düşünerek ortada oyunu tercih etmediler. Oyunu budarken yararlı dalları fazla kesmemek lâzım. O zaman oyunun ruhu yok oluyor. Bir saat içinde “toparladı”lar oyunu.

Taşkışla Sahnesi belli ki tiyatro için çok zaman ve emek veriyor. Her yılın ilk yarısını tartışmaya ayırıp oyunu iskeletine kadar soyarak ikinci yarı sahneye çıkıyorlarmış. Benim önerim her dönem en az bir oyun sahnelemesinin hedeflenmesidir. Böylelikle tartışmalar uzamayacak, oyuncu tabanı genişleyecek ve katılım çoğalacaktır. Üniversite tiyatrolarında oyunculuktan ziyade “duruş”u önemsiyorum. Zihinsel olan tartışa tartışa, tiyatral duruş yapa yapa gelişir ve ikisi arasında denge olmalıdır.

Antigone yerinde bir seçim. Dokümanlara bakılırsa masa başı çalışması da iyi yapılmış. Sorun kağıtta olanın sahneye yeterince yansımaması. İsterdim ki aynI sene içinde bir başka (yerli?) oyun üzerinde öğrenilenler pekiştirilsin. Ama gene de sahneden yansıyan “duruş”un heyecan ve kararlılığını sevdim. Daha doğal bir oyunculukla daha da iyi olur. Afiş tasarımını beğendim.

Taşkışla Sahnesi, tiyatro ile ilgili girişimlerin etkin ve örgütlenme vb çalışmaların “düşünen” ve yazan üyelerinden. Kurulduğu günden bu yana sahne özleminin dinmesi çabasında hedef yakın gibi. 2011-2012 eğitim yılından itibaren bir sahneye kavuşacakları sözünü almış, gayret sürüyor, umut yeşermekte. 80’li yıllarda İdari Mahkeme’den otel yapımını durdurma kararı aldıran ve Taşkışla’ya sahip çıkan öğretim üyelerine sahip bir kurum, sözünü tutacaktır diye düşünüyorum. Taşkışla Sahnesi’nin “tutunma”nın en önemli öğelerinden biri olacağı hiç unutulmamalıdır. Meslekleri gereği projenin hazırlanmasına katkı veren mimarlık kökenli Taşkışla Sahnesi’nin tiyatro salonu açılışını merakla bekliyorum.

127 Numaralı Salon Önü’ndeki Antigone, bir “Sophokles” olmasının ötesinde –kalabalık katılıma da bakarak-  anlamlı bir direnişe sahip çıkış ve mesajdı bana göre. Tiyatro salonuna kavuşsalar bile, gölgelerini ve seslerini emmiş duvarları ile 127 Numaralı Salon Önü’nde bu haklı mücadelenin bir izi kalsa keşke.

Oyun sonunda tabureler daire şeklinde sıralandı. Ben çıkarken oyuncular ve seyirciler o daire düzeninde oyunu ve hayallerini tartışıyorlardı. Gözlerim doldu.

Bu kadar fedakârlık ile yapılanı Sophokles bile hoş görür!

Aferin gençler!

KÜNYE

Dramaturji: Ekip Çalışması

Sahne Metni ve Reji: Ekip Çalışması

Tasarım: Arda Bakıryol, Atıl Aggündüz, Bilge Coşkun, Güneş Ünal, Hazel Çetin, Nihan Acar, Öykü Gürpınar

Müzik: İbrahim Tekin, Onur Güngör, Uygar Önder Şimşek, Tunç Aydoğmuş

Afiş Görseli: Erkin Gören, “Loha”

Afiş ve Broşür: Atıl Aggündüz, Burak Acıl, İrem Seyhan, Selim Tanrıseven, Senem Gökçe

Oyuncular: Arda Bakıryol, Atıl Aggündüz, Ayten Karadeniz, Bilge Coşkun, Dilara Bekiroğlu, Güneş Ünal, Hazel Çetin, İrem Öker, İrem Seyhan, Onur Yılmaz, Orhun Üzer, Öner Gündoğdu, Özgür Işık, Selim Tanrıseven, Tunç Aydoğmuş

http://www.taskislasahnesi.net/

www.melihanik.blogcu.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: