“Tiyatro Ciddi Bir Şakadır”

Mimesis Söyleşi / Tiyatro Ti’den Hakan Pişkin ile yaptığımız röportajı yayınlıyoruz.

Bize biraz Tiyatro Ti’den bahsedebilir misiniz? Nasıl kuruldu?

1994 yılında kuruldu. Temel kaygı, bir üretim alanı oluşturmaktı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan arkadaşlarımın desteğiyle, yarı amatör bir topluluk olarak tiyatro dünyasına girdik.

Neden yarı amatör?

Profesyonelin ne olduğunu konuşmak gerek önce. Tiyatroda profesyonel dediğimizde, yaptığı uğraştan para kazanan, belli bir birikimi ve deneyimi olan birisi geliyor aklımıza .  Temel uğraşı tiyatro bu insanların. Öte yandan bizim öncelikli kaygımız sanatsal kimliğimizi oluşturmak kendimizi ifade edebileceğimiz ve yaşayabileceğimiz bir alan oluşturmaktı para kazanmak tiyatro yapmamız için gerekliydi , tiyatronun doğasındaki zorunlu imece ilişkisi gereği bu böyleydi bizim için. Bu nedenle kendimizi yarı amatör olarak tanımlıyorduk ve hala da öyle tanımlıyoruz.

Peki neden Tiyatro “Tİ”?

Bunu anlatabilmek için önce kuruluşumuza gitmek lazım. Topluluk bir üretim alanı oluşturma kaygısıyla bir araya geldiğinden ilk üretimi “Ada” önemli bir yerde duruyordu. Bir prodüksiyon üzerinden kurulması bizim için anlamlıydı. Oyunun ilk yönetmeni, Macit koper, bu çabanın bir tiyatro topluluğuna evrilmesinde bize büyük destek oldu. Tiyatro Ti’nin de isim babasıdır. Neden Ti? İlk oyunumuz “Ada” iki mahpusun hikâyesini konu alır. Bu iki mahpus iki kuyu kazmaya çalışırlar ancak her ikisi de kazdıkları toprağı diğerinin kuyusuna dökerler böylece kuyular hem kazılır hem de  hiçbir zaman kazılamazlar. Bu olgu, hayatın paradoksuna dair önemli bir yaklaşım sunuyordu. Bir bakış açısı, bir hayat felsefesiydi. Hayatta karşımıza çıkan sıkıntıları büyütürsek onları hafifletecek mizahi bir bakış geliştiremezsek çok yıpranırız.  Buradan yola çıkarak Müşfik Hoca’nın dediği gibi “Tiyatro ciddi bir şakadır” noktasına vardık ve bu da topluluğun adına yansıdı.

“Ada” oyununun ardından Tiyatro Ti, ne tür oyunlarla tiyatro hayatına devam etti?

Brecht oyunları, Getto, özgün metinler… Özgün metin çalışmalarımızdan “Bekleme Odası” üzerine biraz konuşabiliriz. Bu oyunun metin tasarımını Ümit Kıvanç yaptı, biz de doğaçlayarak sahne metnini oluşturduk. Oyun insan ve terör ilişkisini konu alıyordu. Toplumsal yaşantının kişiler üzerinde yarattığı baskıyı tartışıyor ve en sonunda da devlet terörüne değiniyordu. Oyunun adı da, işkence öncesi odada beklemenin yarattığı gerilimden geliyordu.  Bekleme odası, işkenceye girmeyi bekleyen insanların işkence çekenlerin seslerini dinlediği yer olarak işkencenin kendisinden bile beter bir baskıyı çağrıştırıyordu.

Nasıl bir ilgiyle karşılandı?

Seyirci ilgisi zayıftı. Bu oyunu oynadığımız zaman sene 1997. Oyunda bazı yeni arayışlar var, dramatik bütünlüğü kırıyoruz, alışılmış olanın dışına çıkıyoruz. Ama o dönemde alternatif tiyatronun a’sı yok ortada, haliyle seyirci de popüler oyunlara yöneliyor. Yine de bu oyunla Polonya’daki alternatif tiyatro festivaline gittik ve çok güzel bir ilgiyle karşılaştık. Performans çok beğenildi öyle ki başka bir Festivalin bir art direktörü bizden konusunu bizim belirleyeceğimiz bir performans istedi, iki büyük festivalden de oyun için davet aldık, ama maalesef bu fırsatları değerlendiremedik.

Peki bu durum topluluğun tiyatro yaklaşımını nasıl etkiledi?

Hemen pes etmedik. 2000-2001 döneminde yeni bir proje çalışmaya başladık. “Adamın Biri” adında bir absürd kabare denemesi. 12 Eylül döneminde Beyaz Renault içinde kaybolan insanların hikâyeleri aklımızda, rus yazar Daniel Charmsın  tiyatral epizodik hikayeleriyle de birleştirerek  eğlenceli bir kaybedilme öyküsü anlattık. O dönemde maddi açıdan sıkıntıdaydık, dizilerde oynayıp kazandığımız parayı bu oyuna yatırıyorduk. Ama yine seyirci ilgisi düşüktü. Kendimizi yurt dışındaki festivallerde tatmin edebiliyorduk, harcadığımız emeğin hakkını aldığımızı ancak böyle hissediyorduk. Bu oyunla da Almanya’da bir festivale katıldık ve olumlu değerlendirmeler aldık.

Buradaki seyirci sorunu için neler yapıyordunuz peki?

Bizim oyunun orkestrası vardı. Bir keresinde ilgi çekmek için orkestrayla birlikte sokağa çıktık. Yoldan geçenlere çalıyor, oyuna çağırıyorduk. Polisin müdahalesi ile karşılaştık biz de gidip izin çıkarttık böylece her hafta oyun öncesinde verilen küçük bir konser  bir  sokak performansı doğmuş oldu .biraz reklam alanımızı geliştirdik Ama bu kalıcı bir çözüm olmadı tabii.

Süreç nasıl devam etti?

Tiyatro aktivitesi devam etti ama sanatsal hedefimizde bir kırılma oldu. Daha popüler oyunlara yöneldik, gişe kaygısı oluştu. Tabi bu arada türkiyede sürece satış-pazarlama, insan kaynakları ve halkla ilişkiler gibi bileşenler  dâhil oldu fısıltı gazetesi eski etkisini kaybetti bu yeni mekanizmayla ilişkilenerek  adaptasyon sancıları yaşadık. Biz, ofis çalışanlarımız dışında gelirini başka işlerden sağlayan tiyatrocularız. Hepimizin dışarıda başka alanlarda oyunculuk, eğitmenlik gibi çalışmaları mevcut. O dönemde bu uğraşları Tiyatro Ti’nin içine taşımaya başlamıştık. Mesela ben 1994′den beri eğitmenlik yapıyordum. Toplulukta da drama kursları, yaratıcı drama eğitimleri, şirketlere konuşma ve beden dili eğitimi gibi alanlar açarak gelir sağlamaya başladık. Bu süreç bir yeniden yapılanmayı da beraberinde getirdi. Bu yeni yapıya da Ti Performans adını verdik, Tiyatro Ti’yi de içine alan daha büyük bir yapı tahayyül ettik. Bir mekan açtık ve burada belli bir okullaşma hedefi de güdüyoruz. Dramanın farklı disiplinlerden beslendiği  bir performans okulu oluşturmayı  planlıyoruz.daha bütünsel bir yaklaşım şimdilik fena gitmiyor.

Oldukça sıkıntılı deneyimler geçirmişsiniz. Özel tiyatrolarda yoğunlukla karşılaşılan sorunlar bunlar. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tiyatro camiasında yaşanan sorunların büyük çoğunluğunun kaynak ihtiyacından ortaya çıktığını düşünüyorum. Bunu aşabilmek için birlikte hareket etmek, kaynakları paylaşmak, üretim üzerinden birliktelikler kurarak ilişki geliştirmek gerekiyor. Mekan olabilir, seyirci olabilir, tiyatral paylaşım olabilir; önemli olan üretilenler üzerinden bir birliktelik ve dayanışma ortamı yakalayabilmek. Örgütlenmeye dair deneyimlerimiz bizi doğrudan eylemde bulunamadığımız ilişkilerden soğuttu açıkçası. Farklı platformların biraraya gelmesinde ciddi sıkıntılar ortaya çıkıyor. Kişisel benlikler devreye girdiğinden örgütlenme tartışmaları bir yere varamıyor. Onun yerine somut dayanışma pratikleri üzerinden kurulan ilişkilerle kaynak sorununa çözüm aramayı tercih ediyoruz.

Tiyatro alanındaki örgütlenme arayışlarının tartışmaya açıldığı yeni bir platform var: Sahne İstanbul. Burada tiyatro insanlarının, topluluklarının deneyim ve görüşlerini paylaştığı bir tartışma ortamı hedefleniyor. Siz neler söyleyebilirsiniz?

Geçmişte örgütlenme tartışmaları içinde bulundum. Günlerce tartıştık ve hiçbir noktaya varamadık. Onun yerine oyun oynayabilirdik, tiyatro konuşabilirdik. İş üzerinden birliktelik kurmayı daha anlamlı buluyorum. Bütünlük sağlanmalı ama önce kendi yerelinde; sonra daha büyük arayışlara gidebilirsiniz. Ama bunu başaramıyoruz. O zaman olmadı, şimdi de olmuyor. Bu nedenle tiyatro örgütlenmelerine uzaktan bakmayı tercih ediyorum. Olgunlaşıp belli bir noktaya gelmelerini gözlemlemek istiyorum. Evet, aktif olmak gerek belki de. Ama işler birdenbire sarpa sardığında ne yapılacağını iyi düşünmek gerekiyor. Bu birliktelikle ortaya çıkacak mekanizma nasıl çalışacak? Her şeyden önce buna kafa yormamız gerek. Herkese çalışmalarında güçlü enerjiler dilerim çünkü ihtiyaçları olacak. Sevgiler…

Sena Caner, Öykü Gürpınar / MİMESİS

Yorum


işlemi tamamlayınız: