Köklerini Arayan Gençler: Wajdi Mouawad’ın “Le Sang De Promesses” (Kan Yeminleri) Dörtlemesi

Mehmet K. Özel

“…

Sawda peki sığınmacılar neden çocukları kaçırdılar?

Doktor öç almak için. Çünkü iki gün önce milis, kampın dışında dolaşan üç genç sığınmacıyı astı. Peki neden milis üç genci astı? Çünkü kamptan iki sığınmacı Samira köyünden bir kıza tecavüz edip öldürdüler. Peki neden iki sığınmacı kıza tecavüz ettiler? Çünkü milis bir sığınmacı ailesini taşa tuttu da ondan. Neden taşa tuttu? Çünkü sığınmacılar Timyan tepesinin yakınlarında bir evi yaktılar da ondan. Peki neden sığınmacılar o evi yaktılar? Çünkü açtıkları kuyuyu tahrip eden milisten öç almak istediler. Peki neden milis kuyuyu tahrip etti? Çünkü sığınmacılar nehir kenarındaki tarlanın ekinlerini yaktılar da ondan. Peki neden ekinler yakıldı? Mutlaka bir nedeni vardır, ancak hafızam oraya kadar, daha geriye gidemiyorum, ama tarih böyle daha çok geriye gidebilir, birinden diğerine, bir öfkeden diğer bir öfkeye, bir acıdan diğer bir acıya, tecavüzden katliama, dünyanın yaratılışına kadar.

…”

-“Yangınlar”dan (Incendies), Wajdi Mouawad

Son yılların önemli tiyatro adamlarından yazar, yönetmen ve oyuncu Wajdi Mouawad’la Türkiye seyircisinin ilk karşılaşması 2010’un Kasım’ında düzenlenen beş günlük “Rotterdam İstanbul’da” etkinlikleri kapsamında Hollandalı bir tiyatro topluluğu sayesinde oldu. Ro Theatre Mouawad’ın, onu üne kavuşturan “Kan Yeminleri” (Le Sang De Promesses) dörtlemesinden “Yangınlar”ı (Branden/İncendies) Felemenkçe sahneledi.

Wajdi Mouawad adını ilk olarak 2008’de “Seuls” adlı kendisinin rol aldığı tek kişilik oyunuyla ilgili bir söyleşi vesilesiyle duymuştum; daha sonraysa Avignon Tiyatro Festivali’nin 2009 yılı “danışman sanatçısı” (artiste associé) olduğunda. Mouawad o yıl Avignon’da dörtlemenin ilk üç bölümünü (“Littoral”, “Incendies” ve “Foréts”) ilk defa arka arkaya kurgulayıp festivalin onur mekanı papalar sarayının avlusunda güneş batarken başlayıp güneş doğarken biten 11 saatlik bir maratonla sergilemiş, ertesi hafta da dörtlemenin son halkası “Ciels”in dünya prömiyerini yapmıştı. Ertesi yıl Eylül başında dörtleme hem ayrı ayrı hem de aynı Avignon’daki gibi 11 saatlik versiyonuyla Paris’te Theatre National De Chaillot’da sahnelenmişti.

1992’den beri tiyatro dünyasının içinde olan, ünlendiği dörtlemesinin ilk bölümü “Littoral” 1997’den beri dünyanın belli başlı kentlerinde sahnelenen, 1968 Lübnan doğumlu, önce Fransa daha sonra Kanada vatandaşı Wajdi Mouawad’ı hadi ben bir tiyatro izleyici olarak takip etmemiş, bilmiyor ve çok geç keşfetmiş olabilirim. Ancak nasıl olur da, yapıtlarına konu olan olaylar, durumlar, duyarlılıklar ülkemde yaşananlarla oldukça paralel olan ve tiyatro sanatı açısından da biçimsel olarak yeni bir şeyler söylemeye çalışan bu coğrafyalı, Ortadoğulu bu tiyatro yazarını ülkemin tiyatro kurumları -özellikle de ödenekli olanlar (çünkü Mouawad’ın oyunları bayağı kalabalık kadrolu)- şimdiye kadar fark etmezler! Genel sanat yönetmenlerimiz, dramaturglarımız, oyun seçici kurullarımız nasıl olup da bu kadar yıl atlarlar, görmezler bu coğrafyayla bu kadar ilişkili oyunlar çıkaran bir yazarı.

Ro Theater’ın “Yangınlar”ı (Branden) hakkında bir yazı kaleme almıştım. Oyunun rejisinin mükemmelliği ve yaratıcılığı bir kenara, “Yangınlar” içerik ve kapsam olarak bir tiyatro eserinden daha öte bir seviyedeydi bana göre; arasız yaklaşık üç saatlik oyun bittiğinde, neredeyse tuğla kalınlığında bir roman okumuş gibi hissetmiştim. O akşamdan sonra Wajdi Mouawad zihnimin bir köşesine yerleşti.

Birbirinden yaratıcı reji fikirleriyle dolu oyunda sahneye ve oyuncuların mimiklerine mi bakıyım yoksa tek bir kelimesi bile aşina gelmeyen Felemenkçeden dolayı hikayeyi kaçırmamak adına üst yazıyı mı okuyayım gerilimiyle geçen üç saatten sonra, ne yapıp edip Mouawad’ın metinlerini bulup okumalıydım. Tahmin ettiğim üzere Türkçeye çevrilmemişlerdi. Amazon’dan “Yangınlar (Incendies) ve “Ormanlar”ın (Foréts) Almanca çevirilerini (“Verbrennungen” ve “Waelder”) edindim; dörtlemenin ikinci ve üçüncü ayakları.

Oyunları okumak için sakin bir dönemimi beklerken, bu esnada “Yangınlar”ın film uyarlaması İstanbul Film Festivali’nde gösterildi ve ardından vizyona girdi.

Yönetmenliğini Dennis Villeneuve’ün yaptığı Kanada yapımı film, benim seyrettiğim oyundan uyarlanmıştı ama hiç de “bir sahne yapıtından” uyarlanmış gibi değildi; Kasım ayında oyundan çıktığımda bana “bu bir oyun değil, sanki roman” dedirten duygum bu filmle daha da pekişti; gerçekten de Mouawad’ın metni kapsamıyla bir tiyatro oyununun sınırlarını fersah fersah aşan, oldukça geniş bir ufka sahipti. Herhalde, yazarlığı ve yönetmenliğiyle Wajdi Mouawad’ı son yılların en önemli tiyatro adamlarından biri yapan özelliklerinden biri bu olmalıydı.

İşin daha ilginci; metinleri okuyunca Mouawad’a bir kere daha hayran kaldım. Hikaye, katmanları ve örgünün kuruluşu etkileyiciydi; farklı zaman ve mekanlar arasında serbestçe gidip gelen girift kurguda ustaca, sarkıtmadan ve ilginç fikirlerle bağlantıların sağlaması ise nefes kesiciydi. Ve tam da bu nedenle Mouawad’ın metinleri çok tiyatraldi; sanki ancak sahne üzerinde var olabilirlerdi.

Uyarlama filmin son jeneriğinde yönetmen Villeneuve, Mouawad’a teşekkür ediyordu, oyununu büyük bir güven ve özgürlükle kendi ellerine bıraktığı için. Bu teşekkür yazısını yakalamış olmama rağmen, film sonrasındaki soru-cevaplarda, salondan neredeyse kimse bir şeyler sormayınca (çünkü herkes filmin etkisiyle donup kalmıştı) filmin baş kadın oyuncusu Lubna Azabal’e (yönetmen İstanbul’a gelememişti) yönelttiğim “Mouawad sürece ne kadar dahil oldu?” Sorusuna Azabal “bizi bütünüyle serbest bıraktı, hiç karışmadı; ne senaryo çalışmalarına ne de çekimlere geldi.” diye cevap verdikten sonra “Mouawad’ın metni o kadar katmanlı ki, bundan 10 ayrı film çıkarabilirdiniz. Denis orijinali üç saat olan oyunu 130 dakikaya indirdi” diye eklemişti.

İşte o çok katmanlı, satır araları dopdolu metni okumak büyük bir keyif.

Tiyatro yönetmeni olup da bu metni sahneye taşımak ise apayrı bir keyif olmalı; ucundan tutup öne çıkarılabilecek o kadar çok ve verimli ipucu var ki; hayran olunası.

“Yangınlar” bir noter bürosunda başlar; sanki tarafsızlığın mekanıdır noter; nötr bir yerdir.

Noter memurunun karşısında ikizler (bir halin iki ayrı yüzü: erkek ile kadın, ağlayan ile gülen, asi ile uyumlu, cahil ile eğitimli; birbirini tamamlayarak tekleşen, 1 + 1 = 2 değil, 1 + 1 = 1 olan) oturmaktadır; Jeanne ile Simon.

Anneleri Nawal 1 vasiyet bırakmıştır onlara: 2 mektup. İlki, öldü zannettikleri babalarına. İkincisi, varlığından haberdar olmadıkları ağabeylerine.

İkizler ancak bu mektupları muhataplarına ulaştırdıklarında, annelerinin mezarına ismini yazabileceklerdir…

“Ormanlar” ise garip, buruk bir kutlama ile başlar; Aimée’nin yaş günü aynı zamanda onun, karnındaki kızı uğruna ölümü seçtiği gündür.

Hemen ikinci sahnede 16 yıl sonrasına gideriz; çocuk büyümüştür, adı Loup (kurt)’tur, Aimée beş yıl önce ölmüştür ve ölürken ona bir yemin ettirmiştir: Bedeni, özellikle de kafatasının arkasındaki esrarengiz kemik parçası hiçbir şekilde bilimsel bir araştırmaya malzeme olmayacaktır.

Ancak, bir paleontolog vardır ve Aimée’nin kafatasındaki kemik parçasını incelemek istiyordur ve Loup’tan izin almaya çalışmaktadır çünkü babasından ona miras kalan bir gizemi çözmesi gerektir. Loup başta isteksiz ve isyankardır ama zamanla razı olur. Paleontolog’un Loup’a sorduğu şu soru belirleyici olur: “Nereden geldiğini öğrenmek istemiyor musun?”

Yine bir anne vefat etmiştir ve çocuğun aydınlatması gereken bir geçmiş duruyordur önünde. Hikayede yine ikizler vardır; hem de birkaç nesil boyunca karşımıza çıkan ikizler. Aimée’nin ikiziyle başlar hikaye: Karnındaki cenin (sonradan Loup olacaktır) ve kafatasındaki kemik aslında ikizlerdir; kemik Aimée’ye genetik olarak annesinden veya anneannesinden geçmiş bir ceninin parçasıdır.

“Yangınlar” kökenlere, köklere, kaynağa, başlangıca doğru bir yolculuk hikayesidir. “Ormanlar” da aynı şekilde.

“Yangınlar” bir insan hayatı sürecinde kökleri kazarken, “Ormanlar” birkaç nesil boyunca deşer geçmişi.

Oyunlar arasında kişi, yer, zaman bağlantısı yoktur; ancak onları bir dörtlemenin parçası kılan genel bir kavramda birleşirler: köken.

“Şimdi”yi anlayabilmek, “bugün”ü huzur içinde yaşabilmek için öğrenilmesi, anlaşılması, barışılması gereken “geçmiş”in, “dün”ün deşilmesi gerekir. Tarihte gittikçe daha da geriye giderek kaynağa, “ilk hikaye”ye ulaşmaya çalışılır. Bu noktada bir çok geçmiş hikayeden de esinlenir Mouwad; İbrahim’den, Musa’ya, Nuh’tan Oidipus’a esinler açıktır.

“Yangınlar”da ikizler matematikçi Jeanne ile boksör Simon, abi ve babalarını bulmak üzere anneleri Nawal’in geçmişine ve ülkesine yolculuk yaparlarken, biz de Nawal’in 14-19, 40 ve 60’lı yaşlarına gideriz.

“Ormanlar”da ise daha da gerilere gidilir; tek bir hayatın zamanını aşıp, birkaç nesil öncesine ve birkaç nesil boyunca süren karmaşık ilişkili geniş bir karakterler galerisinde dolaşırız. (Oyunun arasız süresi 195 dakikadır.)

İki oyunda da (büyük ihtimalle, dörtlemenin okumadığım diğer iki oyununda da) hikaye ilerledikçe mekanlar, zamanlar ve kişiler çoğalır, iç içe girer.

Paralel kurguda aynı zamanın farklı mekanları, farklı zamanların farklı mekanları, farklı zamanların aynı mekanları üst üste bindirilir. Aynı konu hakkında farklı zamanların farklı kişileri sanki aynı zamanı ve mekanı paylaşıyormuşçasına paralel kurguda sohbet ederler.

Örneğin “Yangınlar”da: Şimdiki zamanın Jeanne’i annesi Nawal’in 19 yaşındaki haline seslenir… Jeanne ile Simon şimdi ve burada, annelerinin 45 yıl önce ve başka bir coğrafyada ölmüş anneannesini toprağa verirler… daha da ötesi; Mouawad “Yangınlar”ın kilit karakteri Nawal’i, farklı yaşlarında aynı anda, aynı sahnede yan yana getirir.

Mouwad’ın metinlerinin çok katmanlı ve satır araları dolu demiştim; peki, ne hakkında bu metinler?

Diller, kelimeler ve harfler hakkında; kelimelerin ifade ettikleri ve edemedikleri, dilin kifayetsizliği ve gücü, harflerin aydınlığı, kelimelerin tanımlama yetisi hakkında…

İsimler hakkında; coğrafya değiştirince, taraf değiştirince, zaman değişince değişen isimler hakkında… Jannanne’ken Jeanne, Sarwane’ken Simon, Abou Tarek’ken Nihad olmak hakkında…

Susma, suskunluğu seçme ve sessizlik; gerçekler karşısında dilin tutulması hakkında…

Cahillik ve eğitim; okuma, yazma, çarpma, bölme, çıkarma, toplama hakkında…

Görmek ve körlük; görüş açıları hakkında… Matematik; kesinlik ve muğlaklık; bir artı birin her zaman iki edemeyeceği hakkında…

Hatırlamak ve unutmak hakkında; “unutmak dışında hiçbir seçme şansımızın olmaması”, “unutmak istesek de unutamıyor olmamız” hakkında… Bilmek istememek hakkında…

Söz vermek; sözünü tutmak ve tutamamak hakkında… Güvenmek; başka bir hayat için verilen hayatlar hakkında…

Aramak hakkında; aramak ve bulmak! Gerçeği aramak ve bulmak! Gerçek karşısında sessizliği seçmek hakkında… Bir yapbozun parçalarının yan yana getirilmesiyle yavaş yavaş ortaya çıkanlar hakkında…

Gerçekler ve efsaneler hakkında… Gerçeklerin efsanelere dönüştüğü coğrafyalar; efsaneye dönüşen kişiler, kahramanlar hakkında…

Ölüm hakkında; defalarca ölmek, öldüğü halde yaşıyor olmak; ölümün dilinin, milletinin, tarafının olmaması hakkında… Taraf olmak, taraf değiştirmek, taraf diye bir şeyin olmaması, tarafların her an değişmesi hakkında… Kardeşin kardeşi öldürmesi, kimin kimi ne için öldürdüğünün bilinmediği savaşlar hakkında…

Yağmur hakkında; her şeyi silen, temizleyen, yenileyen yağmur; duyguları tazeleyen, geçmişi silen, kişileri arındıran yağmur hakkında…

Zaman hakkında; “başı kesilmiş tavuk gibi oradan oraya çılgınca koşan zaman”; ve boynundan fışkıran kanda boğulan bizler” hakkında… Kurtlar hakkında; kırmızı kurtlar, ağzı kan içinde kurtlar, kapkara dişi kurtlar hakkında…

Ve sevgi hakkında; her şeye rağmen, ne olursa olsun sevmek hakkında; intikam hissini, öfkeyi yenen sevgi hakkında… Ve dostluk; özellikle de kadınlar arası dostluk, dayanışma hakkında…

“Simon

Ağlıyor musun?

Ağlıyorsan, yaşlarını silme,

Çünkü ben de benimkileri silmiyorum.

Çocukluk insanın boğazında bir bıçak gibidir.

Ve sen onu ağzından çıkarmayı başardın.

Şimdi yeniden, tükürüğünü yutmayı öğrenmen lazım.

Jeanne

Gülümsüyor musun?

Eğer gülümsüyorsan, sakın vazgeçme

Çünkü ben de gülümsemekten vazgeçmedim.

…”

-“Yangınlar”dan (Incendies), Wajdi Mouawad

İki oyunda da öne çıkan “ikilik” halleri; bir elmanın iki yarısı olmak, “birlikte olmak”; bir yanın ağlarken diğer yanının gülmesi, bir tarafın eğitimliyken diğer tarafının cahil olması… “Yangınlar”da, birbirlerini tanımadıkları için, Nawal’in oğlu tarafından tecavüz edilmesiyle ikizlerin doğmasını Nawal’in “bir kötülük bir iyiliği getirdi” diyerek yorumlaması gibi… “Ormanlar”da da Aimée kendi ölümünü seçerek karnındaki bebeği aldırmayıp “her şey o kadar üzücü de olsa, nefes almamı sağlayacak bir sevinç” diyerek… Aynı kaynaktan çıkan, yan yana olan mutluluk ve kızgınlık halleri…

Ve “ikizlik” hali; birbirini tamamlayan iki hal; antikiteden beri tiyatronun simgeleri gülen ve ağlayan maskeler gibi; ve “Yangınlar”da bu ikizliğin birleştiği, kesiştiği, hikayenin kilit noktasını oluşturan nesnenin de yine tiyatroya dair bir obje olması: Bir palyaço burnu; hüzünle sevinci bir arada yaşayan, için için ağlarken dışındakileri güldüren palyaço. Nawal’in üç çocuğu; palyaço burunlu Nihad ve Nihad/Abou Tarek’in hem çocuğu hem de kardeşi olan ikizler Jeanne ile Simon…

Wajdi Mouawad’ın oyunlarını yaratma/yazma süreci de ilginç.

Metinler provalar sırasında oyuncularla birlikte ortaya çıkıyor. Mouawad oyuncuyu rolle, rolü de oyuncuyla keşfettiğini söylüyor. Oyuncularıyla onların geçmişlerine, korkularına, çocukluk-gençlik fantezilerine dair çalışmalar yaparak çalıştığını, örneğin “Yangınlar”da Simon’un boksörlüğünü Simon’u ilk oynayan Réda Guérinik’ten aldığını, Marie-Claude Langlois olmasaydı Sawda’nın o kadar öfkeli olmayacağını belirtiyor. “Yangınlar” on aylık bir prova süreciyle oluşmuş, “Ormanlar”ın metni ise oyun kırk kere oynandıktan sonra kesinleşmiş.

Wajdi Mouawad bu yaz üç Akdeniz festivalinde; Avignon, Atina ve Barcelona-Grec’te yeni projesi, 6 saatlik “Des Femmes; Les Trachiniennes, Antigone, Electre” (Kadınlar; Deianeira, Antigone, Elektra)’yı sahneleyecek.

Mouawad’ın, Sofokles’in oyunları üzerine kurguladığı üç bölümlü projenin ilk ayağı olan “Kadınlar”ı, 2013’te “Des Héros” (Kahramanlar), 2015’te “Des Mourants” (Ölümlüler) izleyecek.

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı iki yıl önce Avignon, Atina ve Barcelona festivalleriyle Kadmos’u kurmuştu ve sıcağı sıcağına Jeanne Moreau’lu Amos Gitai projesini Rumelihisarı’nda konuk etmişti. Wajdi Mouawad’ın projesinin künyesinde Kadmos’un adı geçiyor.

Bu yaz artık geçti, ama umarım önümüzdeki yılki tiyatro festivalinde, “yerleşik bir adresim yoktur, göçebeyimdir; seyahat etmeyi severim, okumayı, yazmayı… bunlarla beslenirim…” diyen Mouawad’ı şehrimizde konuk ederiz.

Danzon



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Okuyucu Yorumları

“Köklerini Arayan Gençler: Wajdi Mouawad’ın “Le Sang De Promesses” (Kan Yeminleri) Dörtlemesi” yazısına3 birden fazla yorum var.

  1. Melis Altınkaya dedi ki:

    İyi günler Mehmet bey, saatin farkındayım ancak bu saatte yazmakta olmamın utancından dolayı iyi günler diyorum… Tiyatromuzda “yanık” olarak çevrilerek segilenen, bundan sonra başka nasıl bir oyun bunun üstüne çıkabilir endişesiyle ayrıldığım bu eşsiz(kelimeler, metnin duygusal ve düşünsel etkileyiciliği karşısında sonsuz kere yetersiz kalmakta) oyunu iki hafta içinde her bir kelimesini hafızama kazımak umuduyla 2 defa izledim. Tahmin edersiniz ki bu olamayacak birşey ve bana kalan duygu ve düşünce yoğunluğuyla metne ulaşmaktan başka birşey düşünemiyorum. Yazınızla öğrendiğim bu oyunun bir dörtlemenin parçası olduğu ve sizin bu eserleri ya okumuş ya da izlemiş olma şansına eriştiğinizi görmek,ayrıcalığınızı kıskanmama sebep olmakla birlikte umudum oldu. Sizin de ifade ettiğiniz gibi salondan her çıkışımda satır araları dopdolu, duygu ve düşünce dünyama kök salan bir romanla karşı karşıya olduğumu düşündüm. Neden diye soracak olunursa bunun gibi yüzlerce neden söyleyebilirim. Bu yüzlerce neden adına bu metin ve metinlere nasıl ulaşabileceğimle ilgili yardımınızı tüm yüreğimle rica ediyorum… İyi çalışmalar.

  2. mehmet k. özel dedi ki:

    merhaba melis hanım,
    geçen sene ben oyunun metnini okumak istediğimde türkçe çevirisini bulamadım, fransızca bilmediğimden dolayı mecburen almanca çevirisi okudum.
    şimdi artık, oyun devlet tiyatrosu’nda oynandığına göre, çevirisi yapıldı. umarım en kısa zamanda yayınlanır.
    bu tür yayınları çoğunlukla mitos/boyut yapıyor; onları takip etmenizi öneririm…

  3. Melis Altınkaya dedi ki:

    Merhaba Mehmet bey,
    ilginiz için çok teşekkür ediyorum,ulaşana kadar takip edeceğim.
    iyi günler iyi çalışmalar…

Yorum


işlemi tamamlayınız: