Sessizlikler, Kesintiler…

Dikmen Gürün

Théatre de la Ville, Norveçli yazar Jon Foss’un Ben Rüzgârım adlı oyununu Partice Chereau’nun yorumuyla sahneledi. Geçen hafta seyirciyle buluştu bu çarpıcı yapım. Eserin İngilizcesi, DOT’tan izlediğimiz Pornografi adlı oyunla tanıdığımız Simon Stephens’e ait. Young Vic’in her sözün, duruşun, bakışın, susuşun, hareketin hakkını veren iki genç oyuncusu Tom Brooke ve Jack Laskey, denizin ortasında bir teknede geçen bu bıçak sırtı yolculuğun kişileri.

Dansçı ve koreograf Thierry Thieu Niang uzun yıllar Chereau ile işbirliği yapan bir sanatçı. Oyuncuların dalgalarla boğuşan teknenin üstünde bedenlerini kullanma biçimlerindeki esneklik Niang’ın çalışmalarının sonucu. Başarı, kolay yakalanmıyor kimi sularda ve o nedenle de kalıcı oluyor galiba…

Richard Peduzzi’ye ait olan sahne tasarımıysa (yükselip alçalan dalgalarla boğuşan bir tekne, kara parçası, sular…) adeta bir tür hiçliğin orta yerinde iki genç adamın sonsuzluğa yolculuğunu en yalın haliyle anlatıyor… Tekniğin ötesinde geniş bir alan gerektiriyor. Dominique Bruguiere (ışık tasarımı) ve Eric Neveux (müzik) bu güçlü yorumu bütünleyen ve de Chereau ile sıklıkla çalışan kişiler.

Gizemli ve sanki o derecede de gerçekçi bir oyun Ben Rüzgârım. “Biri” (Tom Brooke) ve “Öteki” (Jack Laskey) arasında kısa, kesik cümlelerden oluşan diyalog bir anlamda onların kendi iç dünyalarını sorguluyor. Varoluşu sorguluyor. “Yapmak istemedim. Yaptım… Rüzgârla gittim” sözleriyle başlayan oyunda birbiri içine giren, ayrılan, yine buluşan iki hayatın izi sürülür. Seyirci de bir anlamda parçası olur çıkılan bu yolculuğun. Yolculuk, iki erkeğin aralarındaki yakınlaşma, paylaşma ile başlar (bu bir dostluk da olabilir tutku veya sevgi de), bu süreci teknenin denize açılması, koya giriş, mola, koydan çıkış, açık denize yöneliş süreçleri izler. Bir anlamda tekrar başa dönüş ve sonsuzluğa doğru ilerleyiştir bu yolculuk. “Gidiyorum. Rüzgârla gidiyorum. Ben rüzgârım” sözleri bir bitiş midir? Yolculuğun devamı mı? Biri, dalgaların arasından seslenirken Öteki, kucaklayıp çekemez onu tekneye. Bir kaza mıdır bu, intihar mı? Sonuçta, biri ölümü tercih etmiştir, diğeri yaşamayı…

Kelimelerle söylenemeyenler

İbsen’den sonra oyunları en çok sahnelenen Jon Foss, Norveç’in batısında bulunan Hardanger Fiyordu kıyısında küçük bir kasabada büyümüş olmasının yazım tarzını güçlü bir biçimde etkilediğini belirtir, 2004 senesinde Caridad Svich’le yaptığı bir söyleşide (“Sessizliğin Kelimeleri”). Yazılarını, genelde, Bergen’de fiyort manzarasına karşı olan eski evinde yazdığını söyler. “Yazım üzerinde bir şeyin doğrudan ve devamlı bir etkisi oldu, o da Norveç’in batısında yaşayan insanların konuşma biçimleri… Bu insanlar, benim yazılarımdaki karakterler gibi çok sessizler. Onlar aynı zamanda hislerini asla ifade etmemeleriyle tanınırlar ama aslında başka kelimelerde ortaya çıkan çok güçlü hislere sahiptirler… Dil, var olanın en küçük parçasıdır. Bu bana açık geliyor. Ve benim oyunlarımı açıklayabilecek şey de bu – en önemli şey kelimeler kullanılarak söylenilemez… Kelimelerle söylenemeyeni, sessizliklerle, duraklamalarla veya kesintilerle açıklayabilirim.”

Ben Rüzgârım’da da iki genç erkek, iki genç insan arasında kurulan güven, ilişki ötesinde bir derinlik taşır. Kısa cümleler, uzun aralar, sessizlikler pek çok şeyi anlatmaya yeterlidir. Foss’un sözünü ettiği sessizlikler, kesintiler, duraklamalar onların dünyalarının bir parçasıdır. Partice Chereau da yorumunda, “kelimelerle söylenmeyeni” nasıl ele aldığını şu sözlerle açıklıyor: “Rüzgâr var. Sertleşiyor. İkisi yalnızlar teknede. Kürek çekiyorlar. Bir koya sığınıyorlar. Bir şeyler atıştırıp bir kadeh schnapps içiyorlar. Biri daha da ileri gitmek, açık denize çıkmak istiyor… Ve açık denizdeyiz… Birdenbire. Sahnede bir deniz yolculuğunu yaşıyoruz, katedilen yolu, uzak koyları, sisi ve okyanusu… Önce sakin sonra azgınlaşan suları. Bir yandan dalgalar arasındaki mücadeleyi öte yandan giderek tırmanan ruhsal çöküntüyü -önceleri bastırılan daha sonra güçlü bir şekilde ortaya çıkan dostluk, tutku?- noktalayan bir kaza, sessizlik ve nihayet paradoksal bir hafiflik… Birbiri içine geçmiş iki yaşamın derinliklerine yapılan bir yolculuk, bir Odise.”

Ben Rüzgârım’ın yolu düşer mi 2012 İstanbul Tiyatro Festivali’ne bilinmez… Keşke o taraftan değil de bu taraftan kaynaklanacak çeşitli sorunları çözebilsek de, düşebilse…

Cumhuriyet



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: