Tahta Gözlerle Bakmak

Şebnem Sözer

“Naif” sıfatını bugün genellikle olumsuz bir sıfat olarak algılıyoruz. Bize saflığı, iyimserliği, bilgisizliği, çocuksuluğu ifade ediyor. Olumsuz bir sıfat, çünkü bir sanat eserine, bir kitaba, bir oyuna, birinin ağzından çıkan sözlere “naif” dediğimiz her an, gizlice kendimizin onun yanında ne kadar bilgi ve hayat tecrübesi sahibi olduğumuzu da belirtmiş oluyoruz. Foucault’nun “bilgi iktidardır” demiş olduğunu çok iyi “biliyor” olmamız bile bunu yapmamıza engel olmuyor.

Carlo Ginzburg Tahta Gözler: Mesafe Üzerine Dokuz Düşünce kitabında edebi bir teknik olarak yadırgatmayı tartışırken “naif” teriminin anlamına dönüp bir kez daha bakar: “Tam anlamıyla anlayamamak, açık yürekli olmak, şaşkınlığı üzerinden atamamak.”[1] Ona göre naifliğe özgü bu tepkiler bizi “alışkanlığı kırma kavramının kalbine götürür”, naifçe bakmak daha fazlasını, derinde yatanı görmeyi sağlayabilecektir.[2] “Şeyleri görebilmek için önce onlara hiçbir anlamları yokmuş gibi… bakmamız gerekir.”[3]

Aslında bu clown’ın, soytarının bakışıdır. Clown çoğu zaman gördüklerini ilk kez görüyormuş gibidir. Verdiği sahne dersinde “A’nın da dediği gibi” ya da “dramaturjik olarak” diye konuşmaya başladığımız zaman bizi anında çarpan ve bir duruma, bir repliğe, bir karaktere ilk önce olduğu gibi, kendimiz gibi, bildiğimiz her şeyi unutarak bakmamızı talep eden hocam Müge Gürman’ın tarifiyle, clown’lar çocuklar, deliler ve hayvanlar gibi davranırlar: Herkese çok aşina olan şeylere çok şaşırabilir, herkese garip gelen şeylere hiç tepki vermeyebilirler, kimsenin ilgilenmediği ayrıntılarla ilgilenir, herkesin ilgi gösterdiği şeylere dönüp bakmazlar; bir sandalyenin ayağı kırıldı diye deli gibi ağlayıp, birinin ölümüne gülebilirler.

Clown’ın bakışı, hicvedenin bakışından çok ama çok uzaktır. Victor Turner From Ritual to Theatre: The Human Seriousness of Play [Ritüelden Tiyatroya: Oyunun İnsani Ciddiyeti] kitabında hicvi tutucu bir janr olarak tanımlar. Hiciv, ahlaksızlık, ahmaklık, aptallık ya da kötüye kullanma olarak gördüğü şeyleri göz önüne sunarak, onlara saldırıp onlarla alay ederken, yargılama ölçütü genelde normatif düzendir. Eleştirdiği düzeni, ters yüz eden bir ayna gibi yansıtır, ama genelde onu yıkmaya çalışmaz. Sonuç olarak ters yüz edilerek de olsa tekrar edilen normatif düzen bu sayede daha da güçlenir.[4] Çünkü ters yüz etme bir yandan düzenin yarattığı sıkıntılardan kaynaklanan olumsuz enerjiyi boşaltırken, diğer yandan “normal” sayılanın daha da normalleşmesini sağlar. Daha da önemlisi hiciv aslında hep “bilen” kişinin konumundan yapılır. Hicveden kişi olayların iç yüzünü bilmekte ve dünyaya tepeden bakmaktadır, hiç de şaşkın değildir. Zaytung’u[5] ya da son dönemde erkeklerin dört karısı olmasını savunan aile danışmanı kadın hakkında twitter’da şurada burada yapılan şakaları düşünün. Oysa clown’lar “bilmezler”, onlar daha ziyade şaşkındırlar.

Tom Stoppard, Hamlet’in iki “önemsiz” karakterini başrole yükselterek yazdığı Rosencratz ve Guildenstern Öldüler oyununda, onları iki clown olarak çizer. Rosencratz ve Guildenstern, amcası tarafından “garip” davranışları ve “esrarengiz” dönüşümüyle ilgili bilgi edinmek üzere saraya çağrılan Hamlet’in iki eski dostudur. Oyun boyunca garipsedikleri ve pek de anlayamadıkları olayların geçtiği sarayın içinde tümüyle amaçsız bir şekilde dolaşırlarken, onlara verilen görevi yerine getirebilmek için Stoppard’ın ruhbilimsel karakter çözümlemesini alaya aldığı bir konuşma yaparlar. Biri Hamlet olur, diğeri ise ona sorular sorar; böylece Hamlet’in “dönüşümü”nü anlamaya çalışırlar.

– Saygıdeğer Lordum!

– Sevgili dostum!

– Nasılsınız?

– Acı içindeyim!

– Gerçekten mi? Nasıl?

– Değiştim.

– İçiniz mi dışınız mı?

– Her ikisi de.

– Anlıyorum. Burada yeni bir şey yok.

– (oyundan çıkarak) Hayır, ayrıntılara gir, kaz. Geçmişi deş, durumu sapta.

– Demek amcan Danimarka Kralı?

– Evet öyle. Ve ondan önce de babam kraldı.

– Şunu bir açıklığa kavuşturalım. Baban kraldı. Sen onun tek oğluydun. Baban ölüyor. Yaşın müsait. Amcan kral oluyor.

– Evet.

– Alışılmadık.

– Sonuç olarak! Çok sevdiğin baban, ölüyor, veliahdı sensin, geri geliyorsun ve görüyorsun ki kardeşi cesedinin soğumasını beklemeden tahtına ve çarşaflarına   kuruluvermiş, böylece hem yasal hem doğal uygulamaları ihlal etmiş. Şimdi… tam olarak neden böyle garip davranışlar sergiliyorsun?

– Bilemiyorum![6]

Bu eğlenceli diyalog aslında Hamlet’in durumunun son derece açık olduğunu söyler gibidir; onu Oedipus kompleksi, vs. gibi terimlerle karmaşıklaştırmanın hiç gereği yoktur. Aslında Rosencratz ve Guildenstern saraydakilerin başına gelenleri yadırgadıkça biz Hamlet’in trajedisini daha iyi anlamaya başlarız. Humor trajediyi silmek için değil, aksine ortaya çıkarmak için oradadır.

Bugün yadırgamaya/yadırgatılmaya şiddetle ihtiyacımız var. Bundan birkaç yıl önce İsveç’te bir Türk kızı ailesinin istediği adamla evlenmeyi reddettiği için babası tarafından öldürüldüğünde, İsveçliler bu duruma büyük bir tepki göstermişlerdi. Çünkü ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyorlardı. Ama biz bu olaya onlar gibi şaşırmadık. Biz bu işlerin böyle olduğunu ZATEN BİLİYORDUK. Geçen ay bir erkeğin dört kadınla evlenmesinin iyi olduğunu, kadının kocası tarafından dayak yemesinin dilinden kaynaklandığını, vs. vs. vs. söyleyen aile danışmanı kadın ile karşı karşıya kaldığımda, ona nasıl tepki vereceğimi bir türlü kestiremedim. Üzerine konuşmak, hicvetmek onun varlığını daha da sağlamlaştıracak, durumunu normalleştirecekti. Onu yadırgatacak bir araç aradım, ama bulamadım. Belki de yapılacak olan, en naif tepkileri vermek, en aptalca görünen soruları sormaktır. Ya da bir hikâyeyi en basit şekliyle tekrar anlatarak ona dönüp bir kez daha bakmamızı sağlamaktır. İşte size sahnelemek için bir hikâye: Bir ülkede bir adamın yaşadığı yerdeki su artık akmaz olur. Adam önce ne olduğunu anlayamaz. Sonra bir takım adamların gelip suyu boruların içine koyup oradan akıtmakta olduğunu görür. Ülkenin kralı adamın yaşadığı yere geldiğinde, adam kraldan bu adamlara neden izin verdiğini sorup, onları kovmasını ve sularını geri vermesini isteyecektir. Fakat adamın krala ulaşması için kralı koruyan askerleri aşması gerekmektedir. Askerler adam krala yaklaşamasın, kaçıp gitsin diye üstüne duman atarlar. Fakat adam dumandan ölür.

Ginzburg kitabına Pinokyo’dan bir alıntıyla başlar: “Tahta gözler, bana neden kötü kötü bakıyorsunuz?”[7]


[1]Carlo Ginzburg. Tahta Gözler: Mesafe Üzerine Dokuz Düşünce. Aysun Şişik (çev.). 1. Basım. İstanbul: Metis Yayınları, 2009, s. 28.

[2] Ginzburg, s. 28.

[3] Ginzburg, s. 22.

[4] Victor Turner, From Ritual to Theatre: The Human Seriousness of Play, New York: PAJ Publications, 1982.

[5] www.zaytung.com

[6] Tom Stoppard (Director). Rosencratz & Guildenstern are Dead [Motion Picture]. Metro-Goldwyn-Mayer Studios, 1990.

[7] Ginzburg, s. 7.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: