Kürtçe’den Değil Savaştan Kork!

(Geçtiğimiz günlerde İstanbul Caz Festivali kapsamında Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde düzenlenen “Suyun Kadınları-Mujeres de Agua” adlı konserde, Kürt kadın müzisyen Aynur Doğan, Kürtçe şarkı söylediği için protesto edilmiş; protestolar nedeniyle şarkılarını yarıda kesmek zorunda kalmıştı. Konuyla ilgili Yıldırım Türker’in yazısını yayımlıyoruz.)

Aynı yerdeyiz.

Genç ölülerini gömüyoruz bir kez daha.

Bir kez daha linççi cumhuriyet bekçileri ortalıkta. Aynur’un bir konserde başına gelenler, elbette hepimizin aşina olduğu linç provalarından biri. İnsanlara Ahmet Kaya’nın başına gelenleri hatırlatması kaçınılmaz.

Aynur, dünyanın her yerinde ayakta alkışlanan, benzersiz bir ses. Cumhuriyetin bekası adına kendisinin Kürtçe şarkı söylemesini protesto eden salyalı kitle, İstiklal Marşı’na başlarken ne hissediyordu? Artık bu kadarı da fazla, diyorlardı besbelli içlerinden. Onca genç memleketin dört bir yanına tabutlarla gönderilirken bir küstah Kürt kadını utanmadan çıkıp Kürtçe şarkı söyleyebiliyor. Yani bilinmeyen bir dilde fesat karıştırıyor, elitin müziği caz arenasına. Olur a, belki PKK’nin katlettiği delikanlıların ardından zafer marşı söyleyip nispet yapıyordur. Bir millet böylesi bir saldırı karşısında, ister caz sever, ister İsmail Türüt tüttürür olsun elbette galeyana gelecektir.

E ama Aynur da böylesi acılı bir günde Kürtçe söylemeyiverseydi, öyle değil mi? Bu milletin hassasiyetlerine biraz olsun özen göstermeliydi, değil mi? Kürtçe konuşmak, Kürtçe söylemek hala kışkırtıcı, karanlık bir imalar manzumesi, hatta savaş ilanı. Kürtler, Kürtlüklerinden usulca çekilmeyi bilmedikleri sürece aramızda yaşamalarına, eylemelerine göz yummayacağız. Hassasız anlayacağınız.

İşte tam da bu yüzden, bu savaş bir türlü bitmiyor. Ölen askerlerin de gerillaların da tabutlarına çiviyi çakan, işte bu muktedirler tarafından her fırsatta kışkırtılan seferberlik ruhudur.

Burada dikkat etmemiz gereken, 5 bin kişilik Açıkhava tiyatrosunda birkaç yüz kişilik bir hassasiyet timinin orada bulunan seyircinin tümünü terörize etmeyi, susturmayı başarabilmiş olmasıdır.

O gecenin mahcubiyetini yıllar boyu sırtında taşıyacak olan binlerce kişi, sonuçta Aynur’a sahip çıkamamış, onun sahneyi terk etmek zorunda bırakılışı karşısında eli kolu bağlı kalmıştır.

İşte zurnanın zırt dediği yer de budur.

Savaşseverlerden korkuyoruz. Onların linç girişimleri karşısında linçe maruz kalanları kışkırtıcı, hassasiyet tacizcisi, dolayısıyla başına geleni hak eden ilan etmek konusunda başbakan başta olmak üzere hemen herkes uğursuz bir yarış içinde.

Bu savaş şikeli

Bu zifiri günlerde benim içimi ferahlatan, işaret fişeği bir metinin dolaşıma girmişliğidir.
Kürtçenin işitildiği yerde susturulmasının, şehit düşen Kürt askerin ailesinin bile linçe maruz kalmasının bir milli refleks olarak müsamaha görmesi karşısında; kendini taraf görenlerin hırçın hassasiyetlerini bir Kürt sanatçı üstüne fütursuzca boşaltabilecek kadar gözü dönmüş hooliganlar olarak portresinin karşısına geçip bu metni üst üste okumanın yararı olacaktır.
Çarşı grubunun şike operasyonu üstüne yayımlamış olduğu metin, gerçekten de her yerinden kutuplara parçalanmış dünyamıza bir çözüm yolu gösteriyor.

Taraf olmanın, “Meclis tıkır tıkır yürüyor valla” manşeti atarak güçlü olana yamanma çabası olmadığını, ortak sorunlarımızı çözerken nasıl bir ahlaka çalışmamız gerektiğini açıkça dile getiriyor bu mükemmel metin.

“Bugün sevdalandığımız renklerin süregelen soruşturmanın sadece mağduru değil, zanlısı da olabileceğini öğreniveriyoruz…Mahkemenin kararını vereceği son güne kadar bu olayda ismi geçen bütün Beşiktaşlılar bizim için masumdur, onlara ön yargı ile bakmayacağız. Ancak diğerlerinin yaptığı gibi arkalarından peşi sıra gitmeyi de reddetmeliyiz. Acı ve sancılı da olsa doğrusu budur… Şimdi iki takım var. Biri namuslu ve dürüst olanların takımıdır. Diğerinde ise şikeci, düzenbaz ve hile ile çıkar peşinde koşanlar var. Biz Beşiktaşlılar ilkini temsil ediyoruz. Etmeliyiz. Onun içindir ki, masum olduğuna inandığımız, sonuna kadar inanacağımız ’zanlı’ Beşiktaşlılarla aramıza mesafe koymalıyız.”

“Kimse ’Beşiktaşk’ dediğimiz için her şeyi mubah göreceğimizi beklemesin. Biz sevdiğimiz renklerin sevdalısıyız, belalısı olmayacağız.”

Şimdi, herkesin, hangi taraftan olursa olsun, kendi içlerindeki savaş kışkırtıcılarını tasfiye etme, onlarla mesafeli bir ilişki kurma zorunluluğu vardır.

Diyarbakır’da ölen çocukları ne Kürt ne Türk savaşçıları öldürmüştür. Onları öldüren, bu toplumun içinde bir azınlık olarak kendi çıkarlarını, kendi toplum mühendisliklerini hepimizin hayatının üstünde tutan savaş tacirleridir. Savaşın kazananı olmaz.

Oturup şehit ölümlerini duyunca nasıl ağladığını anlatacağına, on yıllardır ağlayana, savaş sona ersin diye çırpınana kulak ver.

Binlerce Kürt siyasetçiyi hapse tıkan, aldıkları oyları gasp edenler, barış adına söz alamaz. Gencecik delikanlıları piyon olarak kullanıp, onların hayatını pek hassas bir kutsala armağan ederek; düşmanın burnunu sürtme çabasını sürdürerek sağlanmaz barış. Yazmaktan yorulduk. Barış barışarak kazanılır. Rakibinin burnunu sürterek değil.

Ölenler, bu toprağın çocukları. Savaşa onlar karar vermedi. Ama o yoksul canlar tümen tümen ölüme yollanıyor.

Bugün saat 11’de Cezayir Restaurant’ta bir grup sanatçının topluntısı var. Çağrı metinlerini kısaltarak burada yayımlamak istiyorum:

“Türküleri Değil, Silahları Susturalım..

İKSV’nin organize ettiği İstanbul Caz Festivali kapsamında gerçekleştirilen “Suyun Kadınları-Mujeres de Agua” adlı konserde sahneye çıkan Aynur Doğan, Kürtçe şarkılarını söylerken bir grup seyirci tarafından sloganlarla, sahneye atılan minderler ve pet şişelerle susturulmaya çalışıldı.

Aynur, sanatına, müziğine ve kimliğine yapılan hakaret üzerine sahneden indi. Ancak, sahneye yeniden dönerek de hem diline, kimliğine, hem de bu topraklarda yeşerecek barışa sahip çıktı……

Aynur Doğan’ın 15 Temmuz’da Açıkhava Tiyatrosu’nda yaşadıkları,Türkiye’de son dönemin bir özetini oluşturuyor. Tahammülsüzlüğü ve ölümleri kışkırtan bu anlayışı kınıyoruz. Herkesi ölümlerin önünü almak ve Kürt halkının demokratik taleplerini dikkate alarak barışın adımlarını atmak yönünde sorumlu davranmaya davet ediyoruz.

Tıpkı sahneden ve seyirci koltuklarından Aynur’a destek verenler gibi Aynur’a desteğimizi sunmak, barış talebimizi haykırmak üzere 18 Temmuz’da basın toplantımızla, 21 Temmuz’da ‘Barışalım Yeter’ yürüyüşümüzle sokaklarda olacağız.

Bunca acının ardından bizi barıştıracak olan şarkılarımız ve danslarımızdır…

Birlikte şarkılarımızı her dilde söyleyelim….

Birlikte dans edelim….

Barışalım Yeter yürüyüşü:

21 Temmuz 2011 Perşembe Tünel Meydanı, 19.00

Radikal