Muhsin Ertuğrul’un Ruhu

Zaman Gazetesi yazarı Beşir Ayvazoğlu’nun 21 Temmuz  tarihli yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Bilgisayarda en sevdiğim fonksiyon, binlerce musiki parçasını yükleyip istediğim eseri, istediğim zaman, istediğim şekilde -çalışırken, dinlenirken, yemek yerken vb- dinleyebilme imkânı vermesidir.

Böylece konser salonlarının samimiyetsiz ortamlarından, kalabalığa uyup beğenmediğim bir sanatçıyı yahut icrayı alkışlar gibi yapmaktan kurtulmuş oluyorum. Aramızda kalsın, beğensem bile, şak şak alkışlamak pek hoşuma giden bir takdir tarzı değil. Bu tamamen şahsî bir tutumdur; musikiyi konser salonlarında, canlı canlı dinlemeyi sevenlere saygı duyarım. Hatta belki de doğru olan, onların tercihidir.

Konser ve tiyatro salonlarını benim için itici kılan, Türkiye’de kendilerini ‘aydınlanmacı’ zannedenlerin bu salonları halkın adam edildiği ‘kutsal’ mekânlar olarak dayatmalarıdır. Muhsin Ertuğrul’un vaz’ettiği tiyatro âdâbına göre, “eğlence yeri” değil, “büyüklerin mektebi” olan tiyatroya mümkün mertebe temiz elbiseler giyilip gürültüsüzce oturmak, “perdenin açılacağını ihbar eden işaretten sonra, perde kapanıncaya kadar bir kelime bile konuşmadan” yalnız eseri dinlemek gerekiyordu. Çünkü “Bir milletin bilgi ve anlayış seviyesi sanat eserlerine ve sanatkârlarına gösterdiği alâka ile ölçülür”dü.

Peki, sanat eserini ve bu eseri icra eden sanatkârı beğenmemişseniz, ne yapacaksınız? Bunun cevabı yok! Muhsin Ertuğrul, sadece alkışlamama tercihini lütfediyor. Ama kendisini alkışlamak zorunda hissedenlerin sahte memnuniyet gösterisine katılmamak da cesaret ister. Kısacası aydınlanmacı seçkinlerin istedikleri, oyunu veya konseri beğenmeseniz de sonuna kadar seyredip -dışarı çıkmak yasak- sonunda alkışlayan pasif bir seyirci kitlesidir. Herhangi bir şekilde protesto etmeye kalkışırsanız, kara kaplı solcu-batıcı suçlama sözlüğünü açıverirler. Yıllar önce, inandığı değerlerin aşağılandığı bir oyunu protesto etmek isteyen bir gencin başına gelmedik kalmamıştı.

Şimdi tuhaf bir durumla karşı karşıyayız. Aynı kesim, yani Beyaz Türkler, geçen hafta İKSV İstanbul Caz Festivali çerçevesinde düzenlenen bir konserde Kürt sanatçı Aynur’u Kürtçe şarkı söylediği için minder, pet şişe gibi maddeler atarak ve “Burası Atatürk’ün Türkiyesi” diye bağırarak protesto etmiş, hatta İstiklâl Marşı okumuşlar. Kadim dostum Ahmet Turan Alkan, dünkü yazısında, “sanatın ve demokrasinin ruhu” olarak gördüğü eleştirinin bir hak, alkış ve “bis” ne kadar tabii ise eleştiri ve protestonun da o kadar tabii olduğunu belirterek bu protestoyu yapanlara faşistlik yakıştıranları ayıplamış. Star’daki yazılarını beğenerek okuduğum Osman Can ise, Aynur’un konseri yarıda kesmesine sebep olan protestoları farklı bir açıdan ele alarak faşizmin bir tezahürü olarak görüyor. Bir araya gelseler, rahatlıkla anlaşabileceklerini zannettiğim bu iki değerli yazarın aynı hadiseye bu kadar farklı açılardan bakmalarına çok şaşırdığımı söylemeliyim.

Bana sorarsanız, iki yazarın da haklı oldukları noktalar var. Evet, eleştiri ve protesto bir haktır; Aynur’u protesto edenleri mazur gösterecek gerekçeler pekâlâ bulunabilir. Aynı konsere ben de gitseydim, minder veya pet şişe fırlatmaz, fakat sahneye beyaz elbiseyle çıkan sanatçıyı, kısa bir süre önce Diyarbakır’da şehit edilen gencecik askerleri düşünerek ayıplar ve alkışımı kendisinden esirgerdim.

Anladığım kadarıyla Açıkhava Tiyatrosu’nu karıştıran protestocular, demokratik haklarını kullanmaktan ziyade, bu acıyı kullanarak farklı olana tahammülsüzlüklerini ifade etmişlerdir. Çünkü aynı kesimin mesela başörtülülere karşı da aynı şekilde öfke duyduklarını ve onları her vesileyle aşağıladıklarını bilmeyen yok. Bu tahammülsüzlüğe işaret ederek yapılan protestonun “masum” olmadığını ve faşizan nitelik taşıdığını söyleyen Osman Can’ın şu tesbitine de katılmamak mümkün değil:

“Jazz’ın ırkçılığa karşı bir zenci başkaldırısı olduğu bilgisi de çok umurlarında değil. Bunu artık yadırgamıyoruz, zira yüz yıldır batıda üretilen tüm değerler, Kapıkule’den geçince hep aksine bir içeriğe kavuşturuldu. Demokrasi, azınlığın uzlaşmaz hegemonyası veya veto yetkisi; hukukun üstünlüğü tek parti ve darbe fermanlarının tartışılmaz üstünlüğü; erkler ayrılığı, devlet ile milletin ayrılığı; milli egemenlik ise ‘millete’ egemen olma olarak anlaşıldı ve uygulandı. Batıda caz moda ise, bunu Türkiye’de felsefesinden koparıp seçkinciliğin sembollerine dönüştürmek de şaşırtıcı olmamalı.”

Söz konusu konserde başörtülü kızlar var mıydı, bilmiyorum. Eğer varsa, küçümseyici bakışlarla, iğneli lâflarla rahatsız edildiklerinden adım kadar eminim. Geçen yaz Metallica konserinde ve bu yaz Bach ve Handel gibi bestecilerden parçaların çalındığı Aya İrini’de başörtülü kızlar göremediğini yazarak bundan müthiş sosyolojik sonuçlar çıkaran Cehenneme Övgü yazarının nedense fazla ciddiye alınan yazısı, aslında, kelimenin tama mânâsıyla bir Tek Parti devri adamı olan Muhsin Ertuğrul’un ruhunun tiyatro ve konser salonlarında hâlâ mütehakkimane gezindiğini gösteriyor.

Zaman