Hamburg’da Amatör Göçmen Tiyatrosu: Theatermensch

Mimesis Söyleşi- Naci Özarslan’ın yarım kalan Türkisches Theater projesinin devamı niteliğinde olan Theatermensch projesi, sanat yönetmenliği ile idari işlerin yönetiminin birbirlerinden ayrılarak profesyonelleşmeye doğru biraz daha yaklaşılması ve tiyatro seyircisi sayısının arttırılması açılarından özel önem taşımakta. Theatermensch’in idari yöneticisi Hasan Erdoğan’la yapılan söyleşide tiyatronun kuruluşu, oyunların sahneye konuluş öyküleri, seyircilerle olan ilişkileri üzerine anlattıklarını kendi ağzından hazırladık.

Hasan Erdoğan: Benim tiyatroyla tanışmam tesadüflerle oldu. Naci’yle [Naci Özarslan] burada yirmi yıl kadar önce tekrar karşılaştık; karşılaştık diyorum, çünkü biz Ankara’da aynı okula gitmiştik. Naci’nin burada tiyatro yaptığını biliyordum, onbeş sene kadar önce de izlemiştim, ama o kadar.

Bundan dört yıl kadar önce, 2007’de eşim ve arkadaşları Hamburg Türk Kadınlar Derneği diye bir dernek kurdular. O dernekte birtakım projeler yaptık. Örneğin ben bilgisayar kursları düzenledim, bir başka arkadaşımız resim kursları düzenledi vb. Bu arada o sıralar altı haftalık bir radyo programı düzenleyecek olan bir arkadaşımız edebiyat programları hazırlama fikrini ortaya attı. Biz edebiyat programları için çalışmaya başladık. Bu çalışmalarımız sırasında çevirmen Süreyya Turhan dedi ki,  “Ben bir zamanlar geleneksel bir düğünü anlatan bir metin yazmıştım. Bir düğün nasıl başlar, ritüeller nelerdir, nasıl ilerler, nasıl biter…” Gerçekten Ege Bölgesi’ne ait, üç gün süren bir düğün; birbuçuk sayfalık bir metin. Süreyya Turhan metni Almancaya çevirdi, radyoda sunduk. Çok büyük bir ilgi gördü. Benim de çok hoşuma gitmişti; çünkü benim annem babam da Egeli.

Üç beş ay geçtikten sonra dedim ki bunu neden tiyatro yapmayalım. Tabii bu birbuçuk sayfalık metinden bir senaryo çıkması gerekiyordu. Dernekteki arkadaşlarla oturduk çalışmalara başladık. Bölümler yazdık. Bizim tiyatro ile bir ilgimiz olmadığı için “Biz yaparız” zannediyorduk. Fakat iş ilerledikce gördük ki biz bu işin altından kalkamıyacağız. Böyle kara kara düşünürken bir gece aklıma “pat” diye Naci geldi. Naci’yi aradım, durumu anlattım. Biz oyunun yaklaşık yarısını yazmıştık ve iki dilli oynamak istiyorduk. Buna da bir çözüm bulmuştuk. Oyun iki-üç dakika anlatılıyor, anlatılar Almanca, sonra Türkçe oynanıyor.

Naci iki gün sonra geldi; heyecanımızı gördü, hikâyeyi okudu. Onun da çok hoşuna gitti. Bu arada biz Hamburg Volkshochschule’den (VHS) oyunun sahnelenmesi için gün almıştık. O sıralarda VHS’nin bir „Türkiye projesi“ vardı; bizim “Düğün” oyunu da o proje içinde sahneye konacaktı. Bir ay zamanımız vardı. Ortada prova yok, metin tam bitmemiş, oyuncular belli değil, bir ay sonra oynayacağız. Naci’nin işe el atmasıyla, rejisörlüğüyle, benim de organizatörlüğümle o bir ay içinde oyunu hazırladık ve sahneledik. İşte bende orada tiyatro heyecanı başlamış oldu. Ama “Düğün” çok ani bir olaydı. Naci’nin gelmesinden itibaren herşey aniden oldu bitti. “Düğün”ü daha sonra üç-dört defa daha oynadık. Oyun özellikle ikinci, üçüncü kuşak gençlerin çok ilgisini çekti. Çünkü onlar bu gibi gelenekleri bilmiyorlar.

Bu arada Naci Denge Tiyatrosu’nda “Lütfen Kızımla Evlenir misiniz”i hazırlıyordu. Orada da çalışmak isteyip istemediğimi sordu. Ben de böylece ekibe katılmış oldum. Bu oyunda teknik ve tanıtımda yardımcı oldum. Daha sonra Naci’nin Theatermensch projesi başladı. Esas olarak orada görev aldım. Şöyle diyebiliriz, benim işim genel menecerlikti. Önceki iki oyunda, “Düğün” ve “Lütfen Kızımla Evlenir misiniz”de edindiğim deneyimlerimle, bir oyunun ilk düşünülmesi anından itibaren nasıl hangi aşamalarla sahneleneceğini, nerede ne zaman oynanacağını planladım. Burada özellikle bilgisayarcı olmanın büyük yardımını gördüm. Olaya bir bilgisayar programı hazırlar gibi yaklaşıp, olasılıkları, olabilirlikleri göz önüne alarak, tanıtımdan bilet satışı da dahil olmak üzere her şeyi planladım, hazırladım. „Hülleci“nin daha provaları başlamadan, oyuncuları seçilmeden önce prova takvimi hazırlanmış, oynanacağı yer olan Steiner-Haus’tan sekiz oyun için sahne kiralanmıştı. Provalar sırasında oyuncular sadece prova takvimini değil, ne zaman nerede sahneye çıkacaklarını da biliyorlardı.

Provalar için VHS’nin odalarını kiralamıştık. Çalışmalar sırasında oyuncuların ve teknik ekibin tüm ihtiyaçlarını karşılamaya dikkat ettik. Oyuncular gelip sadece hazırlanıyor ve çalışmalarını yapıyorlardı. Öncesinde sonrasında, dekor taşımak, eşyaları düzenlemek gibi işlerle uğraşmıyorlardı. Ayrıca bütün ekibin motivasyonu ve kendi arasındaki uyum için gerekli ortamın ve şartların var olmasına büyük özen gösterdik.

Afişlerimizi üç ay önceden bir sanatçı arkadaşımıza sipariş verdik. Hem “Hülleci”de hem de daha sonra “Lütfen Kızımla Evlenir misiniz”de bir hafta önceden fotoğraf çekimi için basını davet ettik, basın açıklaması yaptık. Oyun sırasında fotoğraf çekimini yasakladık. Sponsor bulduk. Bir medya grubu oyundan önceki haftalarda parasız ilanlarımızı yayımladı. Bütün bu işleri ben üstlendim. Böylelikle Naci’ye de oyunun, oyunların sahnelenmesinin sanatsal sorunlarını halletmek için çok daha rahat bir ortam sağlanmış oldu. Her iki oyuna da bu şekilde hazırlandık ve iyi bir sonuç aldık. Üç senelik emeğimizin ürününü, Schauspielhaus’a davet edilerek gördük.

Bizim asıl amacımız iki dilli insanlara ulaşmaktı ve bunu nasıl yapabileceğimizi düşünüyor, aramızda tartışıyorduk. “Hülleci” Türkçe oynanacaktı; aramızdaki konuşmalar sırasında içimizden birisi, filmlerde alt yazıyla çeviri veriliyor, biz neden yapmıyoruz, diye sordu. Bunun üzerine düşündük, Almanca çevirileri bimerle yukarıdan göstermeye karar verdik. Bütün oyunun diyaloglarını bire bir çevirmedik; konuyu anlatacak şekilde bir metin hazırladık, oyun sırasında bu metni Almanca olarak yukarıdan duvarda gösterdik. Böylece Türkçe bilmeyenler veya az bilenler de oyunu takip edebildiler. Bu yöntem büyük bir ilgi gördü. Bunun üzerine Türkçe bir oyunu Almanca oynamaya karar verdik. Süreyya Turhan “Lütfen Kızımla Evlenir misiniz” oyununu Almanca’ya çevirdi, böylece oyunu Almanca sahneledik.

Oyunları Türkçe-Almanca ve Almanca sahnelerken düşüncemiz Almanları da oyunlarımıza çekmeye çalışmak değildi. Olaya bir de şöyle bakacak olursak bunun nedeni kendiliğinden anlaşılır; Almanlar niye gelsin? Hamburg’da çok sayıda Alman tiyatrosu var, bizim oyunumuza niye gelsin? Evet, oyunlarımıza Almanlar da geldiler, ama hangi Almanlar? Benim tanıdığım, arkadaşım birkaç kişi, Naci’nin tanıdığı, arkadaşı birkaç kişi hatır için geldiler. Yoksa, işte burada Türk oyunu oynanıyor diye kimse gelmez; olmaz!

Bir de bizim düşüncemizde hiç bir zaman şu olmadı: aman biz tiyatromuzla Hamburg’da entegrasyona katkı sağlıyalım, Türkleri ve Almanları bir araya getirelim; bizim böyle bir niyetimiz olmadı. Dolaylı yoldan bir katkı olmuş olabilir, fakat böyle bir  amacımız yoktu. Bizim amacımız ikinci, özellikle de üçüncü nesil çocuklara bir şeyler sunabilmekti. Bence senede üç kere, Türkçe olsun Almanca olsun, tiyatroya giden birisinin toplumla entegrasyon diye bir sorunu olmaz. Bu açıdan bizim düşüncemiz şöyleydi: Hamburg’da yaklaşık 600-700 kişi kadar düzenli olarak tiyatroları takip eden bir kesim var. Bunların yüzde seksenini de ikinci ve üçüncü kuşak gençler oluşturuyor. Onun için bir oyunu iki kere, üç kere sahnelediğinizde seyirci kapasitesi bitiyor. Dördüncü kere oynayamıyorsunuz, çünkü seyirci yok! Bunları düşünerek ikinci ve üçüncü kuşağa, gençlere yönelik birşeyler yapmayı ve onlardan yeni seyirciler kazanmayı amaçladık. Bu kesim günlük hayatında daha çok Almancayı kullanıyor. Ama Türkçeyi de kullanıyor; realite burada her iki dilin az ya da çok konuşuluyor olması. Bu nedenle iki dillilik bizim oyunlarımızda az ya da çok, şöyle ya da böyle bir şekilde yer almalıydı. Dil konusunu bir sorun olarak görmedik; çevirilerle bunu halledebilirdik. Bizim için düşündürücü olan nokta içerikti; bu kesime ne kadar hitap edebilecektik. Ama içerik de seyirciyle buluştu.

Dil ve içeriğin yanına bir de oyunları sunma biçimimizi eklemek gerekiyor; oyunlarımızı sahnelemek icin pahalı ve lüks yerleri tercih ettik. Bu pahalı ve lüks yerlerde iyi bir oyun ve iyi bir atmosfer sunmaya çalıştık. Seyirciye, “Sizler bunu hak ediyorsunuz!” duygusunu vermeye çalıştık. Böylelikle seyirci sayımızı altıyüz, yediyüzlerden ikibine çıkardık. O ikibin seyircinin abartısız bindokuzyüzünü kapıda karşılayıp hoş geldiniz demişim ve tokalaşmışımdır. Bu karşılama ve oyun sonrası seyirci ile kurulan ilişki önemliydi. Oyun sonrası seyircilerin önemli bir bölümü verdiğimiz kokteyllere katılıyordu. Onun için de erkek seyircilerin büyük bir kısmı oyunu izlemeye takım elbiseli, kravatlı geliyordu. Seyirci biraz da birebir ilgi bekliyordu ve biz bu ilgiyi ona gösterdik. Seyirci sayımızı ikibinlere çıkarmamız onlara verdiğimiz değerle oldu; tekniğe önem vermemiz ve seçtiğimiz yerlerle oldu. Halk ne ister’den daha çok, ben ne isterim diye yola çıktık. Bizler burada yaşıyoruz. Hikâye de buradan olursa benim daha çok ilgimi çeker. O zaman seyircinin de ilgisini çeker! İleriye yönelik olarak, buradaki yerel yaşantımızı yansıtacak hikâyeler bulmamız gerekir. Bizleri heyecanlandıracak güzel bir yerel hikâyemiz olduğu zaman, projemiz ivme kazanacaktır.

Hasan Erdoğan: 1961 Ankara doğumlu. Ortaöğrenimini Türkiye’de tamamladıktan sonra 1979 yılında işçi çocuğu olarak Almanya’ya geldi. Burada Yüksek Okulda Bilgisayarcılık öğrenimi gördü; uzun yıllardır bu alanda özel bir şirkette çalışıyor.

M.Kemal Adatepe

www.theatermensch.com

Yorum


işlemi tamamlayınız: