Kevin Spacey İstanbul’dan İkonlaşmış Rolle Geçti: III. Richard

Üstün Akmen

İstanbul Tiyatro Festivali (İKSV) ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT), Vodafone Red sponsorluğunda ekim ayında çok özel bir ortak yapıma ev sahipliği yaptı. The Bridge Project kapsamında gerçekleştirilen, Sam Mendes’in yönetmenliğini ve Dünyaca Ünlü Oyuncu Kevin Spacey’nin başrolünü üstlendiği “III. Richard”, beş özel gösteri için İstanbul’a geldi. Dünya prömiyerini 29 Haziranda Londra’da yapan ve büyük ses getiren “III. Richard”ı izleyebilmemizi sağlayan sponsora, ama özellikle İstanbul Tiyatro Festivali Yönetmeni Prof. Dr. Dikmen Gürün’e, tiyatroseverler olarak ne kadar teşekkür etsek elbette çok az şey ifade eder. Haydi teşekkürü boş verin, Dikmen Gürün’ün değerini bilelim şimdilik o bile yeter!

Shakespeare’in En İyi Oyunu mu, En Kötü Oyunu mu?

“Kral III. Richard’ın Trajedisi”, pek iyi bilindiği gibi William Shakespeare’in (1564-1616) Kral III. Richard’ın kısa yaşamını anlattığı bir oyun. 1592-1593 yılları arasında yazıldığı varsayılmakta. “III. Richard” (Üç bölümden oluşan VI. Henry oyunları ile birlikte) Shakespeare’in tarihi oyunlar dörtlüsünün sonuncusu olup, pek çok edebiyat ve tiyatro otoritesi tarafından Shakespeare’in en önemli oyunlarından biri olduğu söylenmekte. Öyle midir, değil midir, Shakespeare uzmanları varken tartışmak bana düşmez herhalde! İyisi mi, “III. Richard”da, kardeşi Edward’dan sonra kral olmayı aklına koyan Gloucester Dükü Richard’ın, türlü hile ve cinayetlere başvurarak tahtı ele geçirişi ve sonunda Lancaster’lerden Richmond’a karşı savaşırken ölüşü anlatılmakta diyerek konuyu “tiridine bandım” biçiminde özetleyivereyim ve bu hususta kendimi kenara çekeyim.

Sam Mendes’in Rejisi

“III. Richard”ın yönetmenliğini üstlenen Oscar Ödüllü İngiliz Rejisör Sam Mendes, yazarın nemesis (Yani kader ya da Tanrının, yapısal bir kötülüğün öcünü alması) ilkesine mükemmelen sadık kalmış. Oyunun yapısı içinde yer alan nemesis olaylarını dekor ve ışığın da yardımını alarak modernize etmiş. İki saat süren birinci bölümde 13 (III. Richard’ın yükselişi), bir saatlik 2. Bölümde 5 (III. Richard’ın düşüşü) tablo ile anlattığı öykünün daha dördüncü tablosunda, Clarence’in ölümünün yalan yere yeminlerin, ihanet ve benzeri günahların cezası olarak izleyiciye geçmesini sağlamış.

Bu arada, Clarence’in öldürülme emrini vermiş olan IV. Edward, hasta halinde kardeşinin ölüm haberini alınca vicdan azabı duyacak ve ölecek; Kraliçe ve akrabaları “işlere” fesat karıştıracak, başkalarına kötülük edeceklerdir. Oysa Kral ölünce, bu kez de onlar başlayacaklardır suçlarının cezalarını çekmeye. Diğer taraftan, öldürülenler için bayram eden Lord Hastings, bu bayram sevinci içinde 9. tabloda bilmeden ölümüne doğru yürüyecektir.

Shakespeare’in Nemesis İlkesi

Mendes, York soyunun kişileri arasındaki bu nemesis örneklerini olabildiğince hızlı ve dinamik bir sahne diliyle anlatmış. Ama daha geniş bir planda, diğer oyun karakterlerini de kapsayan bir nemesis ilkesini, yani York ile Lancaster soyları arasındaki Güller Savaşı’nı neden bilmem ince ve kesik çizgilerle dahi olsa çizmemiş ya da çizmek istememiş. Lady Anne’ın iktidar hırsını fevkalade flu, yetmezmiş gibi son derecede silik vermiş. Kraliçe Margaret karakterini bu nemesisleri daha geriye bağlamak ve oyunda felakete uğrayanların Lancaster’lere yaptıklarını ödemekte olduklarını anlatmak için kullanmış. Tom Piper’in 17 adet açılır kapanır kapılı dekoru üzerine, Kraliçe Margaret’e her ölüm sonrası bir “X” çizdirerek simgesel iletiler denemiş.

Oyunu izlerken Beşar Esad’ı, bizim “Arap Prensi”ni, Zeynel Abidin bin Ali’yi, Muammar Ebu Minyar el-Kaddafi’yi, Adolf Hitler’i, Benito Mussolini’yi anımsamamak elbette mümkün olmadı, zaten Mendes de eminim bunu amaçlamış. “Bosworth” tablosunda, savaşı kaybeden III. Richard’ı ayaklarından astırarak, Il Duce’nin kurşuna dizilmesinden sonra Milano’da halka ayaklarından asılarak teşhir edilmesini vurgulamış. Oyuncu kadrosu için klasik Shakespeare oyunculuğunu yeğlemiş, rejisinde biraz da Beckett, Grotowski, Peter Brookvari biçimlerden bir buket yapmış.

Shakespeare’in Siyasi Ahlak Kavramı

Prof. Dr. Dikmen Gürün’ün program kitapçığında (sayfa 16) dediği “… Gloucester Dükü tamamen Makyavelist bir tip değildir ve farklı karakter özellikleriyle çok yönlü bir kişiliğe sahiptir” görüşüne katılmadığımı söyleyerek yazımı devam ettireyim ve Mendes III. Richard’ı, yani “kötü gücü”, rejisinde bence tam Makyavelist bir karakter olarak algılamış diyeyim. Mendes, III. Richard’a bakışını biraz dağınık belirlemiş ve oyuncusunu da bu kafa karışıklığıyla yönlendirip biçimlendirmiş tamam da, Elizabeth tiyatrosunda karşımıza pek sık çıkan Makyavelist karakteri III. Richard’la adeta özdeşleştirmiş. III. Richard yalan, hile, cinayet, daha ne kadar kötülük varsa uyguluyor. Hıristiyan düşünürlere göre, iyi hükümdarın iyi ahlaklı olması gerekirken, Mendes, Shakespeare’in III. Richard’ının iktidar uğruna başarı sağlamasının yolu olarak bireysel ahlak kurallarını çiğnemesi gerçeğini kullanışını vurguluyor. Dikmen Gürün’ün aynı program kitapçığında (sayfa 17) söylediği gibi Mendes, bütün bunları “sahne üstünde birbiri içine örmüş, yazarın siyasi ahlak kavramını sorgulayan söyleminin de altını çizmiş”

Sözüm yok!

Hatta diyebilirim ki çizmekle de yetinmemiş, yüzyıllar sonra dahi evrenselliğinden hiçbir şey yitirmeyen koca Shakespeare’in bu oyununu büyük ölçekli düşünmüş ve oyun boyunca uç noktalarda dolaşmaktan çekinmemiş.

Ortaya, metindeki karmaşaları çözen, ama detaylarda çok katmanlı bir reji çıkmış. İki Genç Erkek rolü için kadın oyuncular kullanarak da oyuna güzel bir renk katmış.

Dekor, Kostüm, Işık, Müzik…

Oyunda bir de Tom Piper’in, koltuğunda oturan izleyicinin yaratıcılığını tahrik eden sahne tasarımını alkışladık. Gerçi “görülmemiş”, “olağanüstü”, “bir ilk” tasarım değildi, minimalistti, ama Sam Mendes’in rejisinin gölgesi, röflesi, rengi, çeşnisi gibiydi. Catherine Zuber’in giysilerindeyse belirli bir giyim biçemi yoktu belki, ama Zuber’in içinde yaşadığımız çağın, II. Dünya Savaşı yıllarının felsefesinin ve kültürünün etkilerini amaçladığı belliydi. İlk tabloda III. Richard’ın kafasındaki taç neden öyle kartondandı, yani amiyane tabirle dandikti, acaba bir ileti miydi doğrusu anlamadım, dolayısıyla yorumlamama gerek yok! Paul Pyant’ın ışık tasarımı ise oyunda derinlikler yarattığı gibi, yeri geldiğinde sahneyi böldü, parçaladı, özellikle “Richard” ve “Lady Anne” tablolarında duvarlara alt ışık dizgesi kullanıp özel gölgeler düşürerek sanki yeni karakterler, kalabalıklar yarattı.

Mark Bennett’in müzik tasarımı, Klavyede Curtis Moore ve özellikle Vurmalılarda Hugh Wilkinson’un icralarıyla oyuna değer kazandırdı.

Oyunculuklar

Üç ayrı karakterde izlediğimiz Chandler Williams, oyun içinde iki ayrı tipi canlandıran Haydn Gwynne, özellikle Kraliçe Margaret’te Gemma Jones, Gwynne ve Jones gibi iki ayrı tiplemesinde de beğendiğimiz Maureen Anderman oyuna kuş kondurmadılar, ama görevlerini fazla teatral de olsa başarıyla yerine getirdiler. Diğer taraftan, Buckingham Dükü’nde Chuk Iwuji abartısız, akıl çelmeye, göz boyamaya yeltenmeyen, olabildiğince ekonomik bir oyun verdi. Diğer rolleri paylaşan 20 oyuncu birbirleriyle iyi anlaşmış takım oyunculuğu örneği sahneleyerek alkışları alıp kabul etti.

Lady Anne’da Annabel Scholey’in özellikle öldürülen kayınpederi VI. Henry’nin cesediyle dertleşirken ve: “Lancaster soyunun sönmüş külleri/O soylu kanın kansız kalmış sonu/Hayaletini uyandırmam kanuna uyar mı” diye başlayan tiradını “atarken”, sanki içinden geçenleri cesetle paylaşırcasına doğallığıyla dikkat çekti. Kevin Spacey ile “düet”inde de iyi idi.

Veee Kevin Spacey…

İki kez Oscar ödülü kazanmış Amerikalı Tiyatro-Sinema Oyuncusu, Yönetmen Kevin Spacey (1959)’e gelinceee…

III. Richard’ı çok mu büyük oynadı?

Evet, büyük oynadı, örneğin “The Citizens”, “The Council”, “The Tower” ve “Margaret” bölümlerinde III. Richard’ı pek bir köpürttü. Can verdiği karakterin kendinden (bile) nefret ettiği gerçeğini seyirciye vermedi. Gel gelelim, program kitapçığında (sayfa 27) Prof. Dr. Özdemir Nutku’nun ifade ettiği gibi “… bazen bir bukalemuna, bazen da istediği biçime girebilme yeteneği olan eski Deniz Tanrısı Proteus’a” benzetilen, “Sık sık ikili bir oyun içinde” olan, “Seyirciye gerçek yüzünü, gizli planlarını gösterirken, oyundaki karakterlere maskeli yüzünü gösteren” III. Richard’a başarıyla can verdi, ete kemiğe büründürdü.

Sözcüğün Sözcüğe Karşıtlığı

Kevin Spacey sık sık karakterden çıktı, eleştirilecek oranda bağıra çağıra oynadı, ama fevkalade devingen bir oyunculuk örneği sergiledi. Uzun tiratlarda yer alan çatışmayı ortaya çıkararak, izleyicinin dikkatinin yitip gitmemesini sağladı. Tiratlarında partnerinin durumunu/duruşunu savsaklamadığı gibi anlam, seslendirme, ritim ve dramatik yönlendirmeyi iç içe yoğurdu. Belki III. Richard’ı yorumlamadı, metne yaklaşım falan getirmek için de uğraşmadı, ama metnin kendisine sunduğunu izleyiciye iyi yansıttı.

Velhasılıkelam “III. Richard”, İstanbullu tiyatroseverlerin beyinlerinde, yüreklerinde olumlu izler bıraktı.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: