‘War Horse’dan Myanmar Kukla Tiyatrosu’na

Melih Anık   

War Horse’u New York’ta “National Theatre of Great Britain” prodüksiyonu olarak seyrettim. Tamamı dolu salona oynanan oyunda seyircinin ilgisi sahnedeki gerçek ölçülerdeki kukla  atlara (Handspring Puppet Company)  idi, oyunun konusuna değil. Oyunun bir çocuk hikâyesinden alınan konusu  çocuğun at sevgisi üzerine idi. Atı, savaş atı olarak kullanılmak üzere elinden alınan çocuk atının peşinden savaşa gidiyor ve atını arıyordu. Bir çocuk hikâyesinden uyarlanan eserde aslında vurgulanması gereken husus Birinci Dünya Savaşı sırasında atların rolü ve büyük sayılardaki kaybı olmalıydı. Yaklaşık on milyon insan, sekiz milyon at ölmüş savaşta.  Zamanla atların yerini tanklar almış. Savaş tarihindeki bu değişim de ilginç. Oyun dergisinde bu konuya dikkat çekilmesine rağmen oyun sonunda salondan çıkan seyircinin aklında nerdeyse canlı sanılacak kadar gerçek olan atlar vardı. İnternet ortamında (youtube) War Horse üzerine çeşitli videolar var. Özellikle yapımcıların kendileri tarafından ve kukla at ile ilgili yapılan çalışmaların aşamalarını anlatan video çok öğretici. (http://www.ted.com/talks/handpring_puppet_co_the_genius_puppetry_behind_war_horse.html)

Bu konudaki görüşlerimi Prof. Dr. Dikmen Gürün ile paylaştım ve Broadway prodüksiyonunun değil ama kukla atın bir benzerinin Türkiye’ye getirilerek bizim sanatçılarımız için bir atölye düzenlenmesi ve de özellikle finansman açısından alışveriş merkezlerinde halka sunulmasının iyi bir düşünce olacağı hususuna dikkat çektim.  Ben atın tasarımından sahne üzerinde hareketlerine kadar ulaşılan düzeyi mükemmel bulduğumu belirtmeliyim, tam bir mühendislik harikası. İkisi atın içinde olmak üzere üç kişi tarafından kontrol edilen ipsiz kukla atın sahne üzerindeki kullanımı batı tarzı tiyatro anlayışını da yansıtmaktaydı. Bunu Myanmar’da bir gece gösterisi sırasında Asya tarzı kukla gösterisini seyrettiğim zaman daha iyi anladım.

Kukla genellikle sahnedeki bir karakterin yerini almıştır. İster üstten iplerle, ister ayakla, ister parmak, el ya da kol içine geçirilerek oynatılsın, kuklalı gösterilerin, oyunculu oyunlardan farkı karakterlerin başkaları tarafından hareket ettirilmesi ve seslendirilmesidir.  Zamanımızda eskiyen bundan beklenen eğlencedir.  Zira salonların yapılması, oyuncu sayılarının artması, seyircinin ayağına (örneğin kahvelere) gidilen yerine seyircinin ayağına gittiği gösterilerin yapılabilmesi,  gerçek büyüklük yerine onun ufaltılmış bir taklidinin sahne alması, kısıtlı sayıda hatta bazen bir kişi tarafından ses değiştirilerek oynanan gösterilerin “ilkel” görünmesine ve modasının geçmesine neden olmuştur. Tabii ki bunda tiyatroyu oluşturan öğelerdeki ayrı ayrı uzmanlaşmanın da rolü büyüktür. Zamanımızda tiyatro sahnede birden çok disiplindeki uzmanın bir araya gelerek işbirliğinden doğmuş zengin bir görsel sanat haline gelmiştir.  Kuklanın “küçük” görüntüsü, her şeyin “büyük” olduğu bugünün dünyasında kuklayı oyuncak ya da duvar süsü mertebesine indirmiştir. Batı kuklayı “büyüterek” çekim noktası haline getiriyor.

Geleneksel tiyatromuzdan söz edildiğinde bugüne kadar benimsenen söylem maalesef belli bir anlayışın ötesine geçememektedir.  “Geçmişi Orta Asya ve Mezopotamya’ya kadar uzanan ve Anadolu topraklarından Osmanlı imparatorluğuna geçen ve asıl gelişimini bu dönemde gösteren kuklacılık, günümüzde birkaç sanatçıyla yaşamaktadır. Ancak bu sanat dalının yaşatılması ve geliştirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle kukla yapımını gerçekleştiren kişiler tespit edilmeli, bu alanda çalışan kişilere destek verilmelidir. Bunun için üniversiteler, diğer ilgili kurum ve kuruluşlar birbiri ile koordineli çalışmalı ve hem çeşitli ulusal ve uluslararası yayınlarla desteklenmeli hem de çeşitli festival, yarışmalar düzenlenmelidir. Yapılan araştırma ve çalışmalarla, kaybolmaya yüz tutmuş ya da diğer bir ifade ile geliştirilmesi için fazla çaba gösterilmeyen bu eski Türk sanatının ülkemize tanıtım ve ekonomik açıdan yarar sağlayacağı inancındayız”  ifadeleri (doğru olmayan tespitleri bir yana koyarak), kaybolup giden eski sanata nostaljik bir yaklaşımın sonucudur ve ne yazık ki eski sanatların kaybolmasına engel olamamaktadır. Eski bir sanatı yaşatmak için yapılması gereken onu birebir aynen taklit etmek değil, içerdiği olanaklardan yararlanarak çağdaş şekillerde kullanılmasını sağlamaktır.

Myanmar’da seyrettiğim gösteri, yukarda belirtildiği gibi kuklanın içine sıkıştırılmış bir anlayışın çok daha ötesine geçilmesi ve kukla başta olmak üzere geleneksel tiyatro öğelerinin çağdaş tiyatro içinde yeni bir vizyon ile kullanılması gerektiği hususunda yeni ufuklar açıyor.

Önce Myanmar’da yapılanı anlatayım.

Karşınızda birbirinden uzaklığı 5-6 metre olan aynı yükseklikte iki sahne var. İki sahne arasına ise orkestra oturmuş. Sahnelerden biri boş, diğerinde ise kukla perdesi kurulmuş. Boş sahneye dansçı(lar), kukla sahnesine ise kukla(lar) aynı anda çıkıyor. Kimi oyunlarda  dansçı ve  kuklası sahneye çıkıyor; kimi oyunlarda ise dansçılara eşlik eden, kukla oyun arkadaşları oluyor. Bazen dansçı tek ama kuklası birden fazla, sanki dansçı çoğalmış.  Kuklaların fon perdesine bakarak dansçının  olmayan fon perdesini “görüyorsunuz”. Dansçının fon perdesi gökyüzü, karanlık ya da deniz yani açık havada arkasında ne varsa o ama kukla sahnesinin perdesi size ışık tutuyor. Müzikle birlikte kimi zaman dansçı(lar) ile kukla(lar) aynı dansı yapıyor; kimi zaman ise aynı müziğin farklı dans yorumunu oynuyorlar. Bir başka gösteride ise kukla perdesi önünde yere oturmuş dansçı kukla ile dans (sohbet vb) ediyordu. Kuklacılar ise yarı bellerinden yukarısı görünür şekilde göz önünde, gizli saklı bir şey yok.

Dansçı ile kukla aynı karakter olduğunda, iplerle yönetilen kuklalar, ipleri görünmeyen dansçının mı yoksa dansçı, kuklanın taklidi mi diye düşünüyor insan. Dansçının görünmeyen ipleri kimin elinde? Onun kuklacısı kim? Anlatımda kullanılan metaforlar sizi çok derin düşünmeye davet ediyor. Sahnelerdeki karakterler farklı olduğunda ise dansçı ve kukla yin/yan zıtlığından besleniyor; dansçı ve kukla birbirini tamamlıyor, antitez ortaya konuyor. Hangisinin öne çıktığı ise seyircinin anlayışına bırakılıyor.  Anlatımda ulaşılan bu zenginlik şaşırtıcı bir yaratıcılıktan besleniyor ve yaratıcılık ortaya koyuyor.

Metin And “Geleneksel Türk Tiyatrosu”  isimli eserinde (s.88-89) Hüseyin Vaiz Kâşifi’nin (ölümü 1504) Fütüvvetname-i Sultani eserinden bir alıntı yapar:  “Kuklalar hareketlerimizin tıpkısıdır. Bu tevhidin birinci aşamasıdır ki buna hareketlerin görünmesi belirmesi derler. Dervişe bir gerçek belli olur ki Tanrının izni olmadan hiçbir hareket taklit edilemez. Hareketlerin bir anlamı vardır. Dış evren bir oyuncağa benzer, bu oyuncağın hareketi büyük bir ustanın elindedir. Hayyam’ın bir rübaisi: “Biz Tanrının elinde oyuncak kuklalarız”. Bu bir gerçektir mecaz değildir. Bir gün birkaç kişi rollerimizi oynadık, gene birer birer yokluk dünyamıza döndük” der. Bu da gösteriyor ki sessiz, kımıltısız, ruhsuz varlıklar ki dilleri yoktur, yaptıkları hareket karşısında insan hareket eden ve konuşan yalnız onlardır sanıyor. Oysa hareket ettiren ve konuşan başkasıdır. Mevlana’nın bir şiiri de bunu gösterir: “O ustalıkta bir ateştir ben bir putum, ben onun yaptığı şey olurum ancak. Eğer beni şarap testisi yaparsa testi olurum, eğer beni hançer yaparsa hançer olurum, eğer beni ırmak yaparsa su veririm, eğer beni ateş yaparsa yakarım” Buradan da anlaşıldığı gibi kuklanın derin anlamı ülkemizde yıllardır  biliniyor ama nedense tiyatromuz yeterince kullanmıyor.

Gösteri sonrası sahne arkasına geçip, gösterinin bulabildiğim yaratıcılarını kutladım ama ne kadar anlaştık bilemiyorum. Onlar İngilizce bilmiyordu ben de onların dilini. Dikkatimi çeken ise çok genç oldukları idi. Onlar için yaşadıkları hayatın ayrılmaz bir parçası olan bu durum karşısında ben hissettiğim coşkuyu anlatamadım (sanırım).  Myanmar yıllardır bir cunta tarafından yönetiliyor. Ama sanatın eşsiz dili cunta munta dinlemiyor.

Gelelim bizim geleneksel tiyatromuzun sahneye nasıl çıkarılması üzerine yapacağım öneriye.

Gölge oyununun sahnedeki dramayı tamamlar nitelikteki versiyonlarını daha çok biliyoruz ama kuklanın (gölge oyununun da) Myanmar’dan verdiğim örnekteki yöntemi ile kullanışı üzerinde çok da kafa yormadığımızı düşünüyorum. Karakterin iç dünyasının anlatımı, karşıtlığın zenginleştirici yaratıcılığının sahneye getirilmesinde pek alâ kullanılabilir ve bu yolla kukla alışılmış kalıpları dışında anlatımı zenginleştiren bir araç haline gelebilir.

İBB Şehir Tiyatroları’ndaki Sûrname (Yiğit Sertdemir – Candan Seda Balaban) batı tarzı eğlendirici kuklayı hatırlatan çok özel ve önemli bir gösteri idi ancak hak ettiği gibi kullanılamadı. Sarah Kane’nin Tiyatro Pot tarafından oynanan “Psikoz-4:48” isimli oyunu da bana doğu tarzı kuklanın kullanımı için ideal bir oyun gibi görünüyor.

Sanıyorum kukladan öğrenilecek çok şey var, yeter ki ufuklar geniş olsun.

Not:

Myanmar kuklacılarının bir resmini görmek için :

http://www.facebook.com/photo.php?fbid=10150436110378324&set=a.107049348323.95087.616588323&type=1&theater

Melih Anık Düşünceler

 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: